“Biz de ne iyi eğlendik. Bilseniz, bugün matmazelin bütün tuhaflığı üstünde idi. Bülent’e kendi çocukluğunda tanıdığı bir dilencinin hikâyesini anlatıyordu. Ne tuhaf! Bu bir ihtiyarmış ki bir büyük parça ekmeği…”
Nihal anlatırken ince, arasından güneş geçebilecek zannolunan nahif ellerini birbirine birleştiriyor, ağzına götürerek güya koca bir parça ekmeği küçük ağzının renksiz dudaklarıyla yutuyordu.
“İşte böyle! Matmazel yaparken görmelisiniz ki… Bülent’i bilirsiniz ya? Çıngırak gibi kahkahasıyla gülerken bütün bahçe halkı bize bakıyordu. Matmazele söyleyelim de sofrada size de yapsın babacığım…”
Şimdi babasının dizlerine dayanarak halının üstüne diz çökmüş, Bebek Bahçesi’ndeki seyranlarını, en küçük tafsilata kadar, fikri oynak bir kelebek gibi oradan oraya sıçrayarak anlatıyordu. Sonra birden lakırtısının arasında ciddi bir çehre ile sordu:
“Siz nereye gittiniz, söyleyiniz bakayım, siz bizden gizli nereye gittiniz?”
Düşünmeksizin “Hiç!” dedi, sonra bu cevap, bu yalan ağzından çıkar çıkmaz zapt edilemeyen bir utanç ile kızardı, düzeltmeye lüzum gördü:
“Kalender’e!”
O, birden, sinirleri hastalıklı çocuklara mahsus garip bir sezgi ile bu yalanı keşfetti.
“Değil babacığım, işte, işte, kızarıyorsunuz, demek bizden saklamak istiyorsunuz.”
Ayağa kalktı, sahte bir küskünlük vaziyetiyle başını eğerek, dudaklarını kabartarak, gözlerinin eğri bir bakışıyla babasına bakıyordu. Şimdi, hemen şu dakikada, hiçbir şey hazırlamaksızın, hiçbir ihtiyata teşebbüs etmeksizin bu masum çocuğun karşısında, semavi bir mahluk huzurunda vicdanını temize çıkarırcasına, hepsini söylemek, göğsünün üzerinde bir taş ağırlığıyla duran hakikati bu zayıf kızcağızın önüne atmak için kaçınılmaz bir ihtiyaç duydu. Elini uzatarak Nihal’in bileğinden tuttu; bu ince, içinden bir kadın vücudu çıkabileceğine ihtimal verilmeyen nazik bir dala benzer nahif çocuğu kendisine çekti; parmaklarını küçük başının üstünde ipekten bir bulutu andıran saçlarına soktu. Bir saniye evvel neşeli öterken birden asabının hassasiyetiyle yuvasının sükûnundan bir kış nefesinin geçeceğini duyan kuş gibi şimdi çehresinde bir endişe manasıyla bekliyordu. O vakit kendisini zapt edemedi, sordu:
“Nihal! Beni seviyorsun, değil mi? Çok, pek çok seviyorsun, değil mi?”
Çocuklara mahsus bir hilekârlıkla bu sualin içyüzünü anlamadan evvel cevap vermek istemedi. Babası devam etti:
“Nihal, senin için bir şey düşünüyorum…”
Bu yalanı söylerken kalbini bir pençe sıkıyordu:
“Fakat bana vadet bakayım, yemin et ki itiraz etmeyeceksin, kabul edeceksin; beni sevdiğin için, evet, beni sevdiğin için…”
Tamamlayamıyordu, kendi sesinde öyle bir şey fark etmişti ki soğuk bir titreme ile vücudunu titretiyordu. Cinayetini itirafa kuvvet bulamayan bir suçlu korkaklığıyla bu çocuğun karşısında sustu. Nihal yavaşça elini çekmişti, babasından bir adım uzaklaştı; sessiz, sapsarı dudaklarında bir sualin çekingenlik nefesi titreyerek babasına baktı. Bu suali sormadı. Niçin? Bilinemez. Hiçbir şey fark etmeyerek, babasının sözlerinde hiçbir fikir keşfetmeye çalışmayarak birden hissetmişti ki şu dakikada dünyada her şeyden ziyade sevdiği bu adam, bu baba, birinci defa olarak, her vakitkine benzer bir hiç için ufak bir yalanla değil, hayatını hemen orada kırıverecek müthiş bir yalanla kendisini aldatmak istiyor.
Şimdi oda karanlıktı, birbirlerini bir gölge arasından görüyorlardı, aralarında bir gecenin sinirleri üşüten soğuk rüzgârı uçuyor gibiydi. Baba kız, bir kelime söylemeyerek, sinirlice bir çekingenlik hissiyle hareket etmeyerek bakışıyorlardı. Başlandıktan sonra mutlak devam etmesi lazım gelen bu konuşma birden bir sekte ile kopmuş, kesilmiş oldu fakat bu sükûttan çıkmalıydı. Adnan Bey şimdi kendisini tenkit ediyordu; evet, hemen bugün, henüz bir şey yapılmadan, henüz bir cevap bile alınmadan niçin söylemeye lüzum görmüştü?
Birden sofada Bülent’in bir çıngırağa benzeyen kahkahalarıyla koştuğunu işittiler, arkasından birisi kovalıyordu. Bülent kaçıyor, kâh kahkahalarıyla minimini ayaklarının gürültüleri bu sessiz facianın kenarına kadar gelip yuvarlanıyor kâh sofanın uzak köşelerinde kayboluyordu. Adnan Bey bir şey söylemiş olmak için “Yine Bülent’i Behlûl kovalıyor galiba…” dedi.
Nihal “Zannederim.” dedi. “Söyleyeyim de bıraksın. Çocuk yorgun, bugün bütün gün yürüdük…”
Nihal, şüphesiz kaçmak için bir sebep arıyordu. Fakat bu konuşma orada bırakılamazdı, şimdi o noktada durmayı daha fena bularak Adnan Bey mutlak söylemek ve Nihal’e söyleyemezse başka birisine söylemek için o anda karar verdi.
“Nihal!” dedi. “Mürebbiyene söyler misin kendisini görmek istiyorum…”
Nihal, karanlıkta beyaz bir gölge gibi hafifçe silinerek çıktı. Sofada gürültü devam ediyor; Bülent kendisini sanki tutamayarak kovalayan Behlûl’den kaçmak için, artık yorulmuş nefesi kahkahalarına yetemeyerek, koltukların arkasına, köşelere sokuluyor, ardından gelenin hamlesine hazır, heyecanla bekliyor; hamle vuku bulunca bir çığlıkla tekrar sofada cevelan başlıyordu.
Nihal çıkar çıkmaz ciddi bir sesle Bülent’e bağırdı:
“Bülent!.. Yeter artık, yine terleyeceksin, seni böyle azdıranlarda kabahat!..”
Bu, Behlûl’e karşı açık bir itirazdı. Nihal, Behlûl’ün yüzüne bakmıyordu. Onlar -bu iki kardeş çocukları- evin içinde iki düşman idiler. Yine üç günden beri Nihal, olmayacak bir sebepten, mürebbiyenin şapkasına dair Behlûl’ün bir itirazından doğan müthiş bir kavgadan sonra onunla lakırtı etmiyordu.
Behlûl onu görünce durdu, dişlerinin arasından çıkardığı diliyle ince sarı bıyıklarını ıslatarak alaycı gözlerle yandan bakıyordu. Nihal Bülent’i elinden yakalayarak yukarıya götürürken Behlûl burnunun ucunu kaşıyarak arkasından bağırdı:
“Mlle de Courton’a samimi saygılarımı sunarım.”
Heceleri çekerek ilave etti:
“Ve o güzel şapkasının latif çiçeklerine…”
Nihal karşılık vermedi, her zaman bu kadar bir istihza saatlerce kavga için yeterken bu defa şüphesiz içten bir karşılığa tercüman olan latif bir dudak burmasıyla kanaat etti. Hâlâ salıvermemek için bileğinden tuttuğu Bülent’le koşarak çıkıyordu. Bülent artık zapt olunamayan, tutuşmuş taze kanıyla, şimdi ablasının elinde, sıçrıyor, basamaklardan hopluyordu. Yukarıya, sofaya çıkınca bileğini kurtardı ve birden serbest kalmış bir tay sevinciyle koşmaya başladı. Nesrin avizenin iki mumunu yakıyordu, yetişebilmek için bir iskemlenin üstüne çıkmıştı, “Aman paşam, bana çarparsan düşerim…” diyordu. Bülent ona cevap vermiyordu. Arkalarından, sessiz, takip ederek yukarıya çıkan Beşir’i görmüş, ona koşarak ancak beline yetişen minimini kollarıyla, kızlığa yakışan zarafeti henüz on dört senelik tazeliğiyle daha ziyade belli olan bu zarif, ince Habeşi’nin vücuduna sarılmıştı. Ona yalvararak, Peyker’in hoşuna giden yumuk yumuk gözleriyle Beşir’in insana öpmek hevesini veren süzgün, narin çehresinden bir kabul cevabı bekleyerek “Haydi!” diyordu. “Yine arabaya binelim, hani, biliyorsun a, geçen gün nasıl koşmuştuk! Haydi, Beşirciğim, haydi!..” Ona tırmanarak, artık biraz kabule razı görünen bu çehreyi buselerle örtmek için yükselmeye çalışarak yalvarıyordu. Beşir, şimdi gözleri Nesrin’in yaktığı avizenin fanuslarına dikilmiş zihninin dağınıklığı içinde yukarıya ne yapmak için çıktığını arayan Nihal’e bakıyor; ondan bir emir, bir küçük işaret bekliyordu.
Onun böyle nefes almak için rızasını bekleyen bir teslimiyet nazarıyla, itaat etmekten, emir almaktan, hayatının idare edilmesinden bahtiyar olan gözlerle Nihal’e bakışları vardı ki bu, biçare mahlukun ruhunu genç kızın ayaklarının altına sererdi.
Birden Nihal hatırladı, kendi kendisine “Matmazel!..” dedi. Nesrin şimdi elinde mumlu fitil ile yukarı katın işini bitirmiş aşağıya inmek için gecikiyor, artık serbest kalan iskemleyi Beşir’in önüne getiren Bülent’e “Aman paşam, o iskemle bana lazım, daha aşağıki sofanın avizesini yakacağım.” diyerek fakat asıl araba oyununu seyretmek için sırıtıyordu. Nihal geçti, sofanın bir kapısından yatak odalarına giden bir koridora girilirdi. Üçüncü odanın kapısını vurdu.
Mürebbiye her seyrandan dönüşte çocukların elbiselerini değiştirdikten sonra odasına kapanır, soyunmak, yıkanmak, tekrar giyinmek için saatlerce orada kalırdı. Bu esnada ihtiyar kızın özel odası çocuklara, herkese karşı kapalı idi.
Nihal bağırdı:
“Matmazel! Babamın yanına gider misiniz? Sizi görmek istiyor…”
Sonra, cevabı işitmeden kaçtı, tekrar sofaya çıktı.
Sofada şimdi araba cevelanı başlamıştı. Seyirciler bile çoğalmıştı. Nesrin hâlâ elinde mumlu fitiliyle iskemlenin serbest kalmasına bekliyordu; Şakire Hanım’ın kızı Cemile -henüz on yaşında bir çocuk- oyuna iştirak etmek için hevesle dolu gözleriyle seyrediyordu; Nesrin’i çağırmak için yukarı çıkan Şayeste -Şakire Hanım’ın izdivacından sonra başkalfa olan- ara sıra, “Kız, ne duruyorsun? Aşağıda göz gözü görmüyor, beyefendi ne der?” sualini fırlatarak Bülent’in seyranına bakıyordu.
Nihal oturdu. Evvela biraz tereddüt ederek oyuna ufak bir fasıla veren Beşir, onun itiraz etmediğini görerek tekrar üzerinde Bülent’le iskemleyi çekmeye başlamıştı.
Ara sıra Mlle de Courton çocukları Beyoğlu’na indirir; onları, öteden beriden bin türlü şeyler almak heveslerine serbest bir cevelan vermek için mağazadan mağazaya dolaştırırdı. Bu seferler esnasında Bülent’i en ziyade çıldırtan araba seyranıydı. Yaz kış mahkûm oldukları yalı hayatından böyle nadir vesilelerle kurtularak arabada gezmek onun için bir bayramdı.
Şimdi Beşir’le beraber Beyoğlu’nda böyle bir araba seyranı yapıyorlar, koltukların önünde durarak mağazalara uğruyorlar, ufak tefek alıyorlardı: “Arabacı!” diyordu. “Şimdi Bon Marche’ye!.. Ah! Geldik mi? Evet, geldik! İşte camlığın5 içinde bir kılıç… Baksanıza, bu kılıç kaç lira?.. Beş lira mı?.. Hayır, pahalı! On beş kuruş… Amma iyi sarınız… Hazır mı?.. Ne kadar da uzun! Arabaya sığmayacak…”
Kim bilir bu, hayalhanesinde o kadar büyüyen kılıç, ne kadar uzun bir şey oluyordu ki Bülent güya elinde tuttuğu paketi koyacak bir yer bulamıyordu. Sonra nihayet arabanın bir köşesine sıkıştırarak bir itminan6 nefesiyle arabacıya o tekrar emir veriyordu:
“Şimdi şekerlemeciye, Lebon’a!.. Biliyorsun a, arabacı, Şekerlemeci Lebon’a!..”
Araba hareket ediyordu. Cemile nihayet dayanamamış, iskemleyi arkadan itmek suretiyle oyuna karışıyordu; Nesrin “İlahi paşam, beni işimden alıkoydun!” diyerek iskemlesinden vazgeçmiş, aşağıya inmişti. Şayeste öteden bağırıyordu: “Beşir, çok koşma!.. Çocuğu düşüreceksin!”
Nihal, hareketsiz, sessiz, asabına çöken bir gevşeklikle Bülent’in gevezeliklerini dinleyerek dalgın gözlerle duruyordu. Bülent şimdi şekerlemeciye diyordu ki:
“Hayır, hayır. Anlamadınız. O değil, öteki sepet, görmüyor musunuz? İşte üstünde torbası, kurdelelilerinin arasında bir kuşu var… Onu ağabeyime götüreceğim. Bildiniz ya? Behlûl Bey… Hani ya bana her vakit çikolata getirir… İçine fondan koydunuz mu? On tane de kayısı koyunuz… Tamam!.. Aman bozulmasın…”
O vakit büyük bir ihtiyatla güya şekerlemecinin elinden sepeti alıyor, “Burada dursun, dizlerimin üstünde!..” diyor, sonra arabacıya tekrar emir veriyordu: “Köprü! Köprüye! Artık alınacak bir şey kalmadı… Çabuk ol, vapura yetişemeyeceğiz, koş koş… Geç kalırsak bey babama ne deriz?..”
Öteden Şayeste, Beşir’e yine bağırıyordu:
“Şimdi konsola çarpacaksın! Sen de çocuğun dediğine bakıyorsun!”
Bülent artık Mlle de Courton’un taklidini yapıyor, iki elleriyle başını tutarak ihtiyar kızın Fransızcasıyla “Oh! Aman ya Rabbi!.. Zannolunacak ki bir kasırga içinde yuvarlanıyoruz…” diyordu.
Sonra birden Türkçeye, fakat Mlle de Courton’un Türkçesine çevirerek arabacıya bağırıyordu:
“Ağabacı, duğ! Duğ!”
Bülent ihtiyar mürebbiyenin tavrını, edasını, telaşını o kadar güzel taklit ediyordu ki Nihal’in ince dudaklarında bir tebessüm beliriyordu; birden yanı başında Mlli de Courton’un sesini işitti:
“Nihal! Kapıma siz vurdunuz, değil mi?”
Sıçrayarak, derin bir hülyasından birdenbire uyandırılmış gibi ayağa kalkarak, bir saniye cevap veremedi; sonra hatırlayarak ve birden kalbinde meçhul bir musibetin önsezen korkusu uyanarak haber verdi:
“Bey babamın yanına inmenizi söylemiştim, sizi görmek istiyor…”
Bir şey daha ilave etmek istiyormuşçasına duruyordu, sonra o ilave olunacak şeyi bulamayarak ve gözlerini Mlle de Courton’un yüzünden ayırarak oturdu.
İhtiyar kız aşağıya inerken o, gene Bülent’i seyretti. Bülent arabacıya köprü için emir verdiğini unutmuştu. Şimdi Taksim Caddesi’nden iniyorlardı. “Hah! Burada duralım.” diyordu. “Biraz bahçede gezeriz.”
Nihal, gözleri Bülent’in arabasına dikilmiş fakat artık kardeşinin ne dediğini işitmiyordu; küçücük dimağında siyah bir bulut parçalanmış, orasını gecelere boğmuş gibiydi.
Bu akşam sofrada Behlûl’den başka hep sükût ettiler. Bülent yorgun, vaktinden evvel uykusu gelmiş, somurtuyordu. Behlûl tuhaf bir hikâye anlatıyordu galiba… Söylerken gülüyor hatta kahkahaları ötede, Nihal’in arkasında duran Beşir’e bile ulaşıyordu.
Nihal onun yüzüne bakmıyordu. Bir aralık gözlerini bir kuvvet cezbetti; Behlûl’ü dinliyor görünmek için gülümseyen babasının garip, güya ifadesinden merhametler saçılan bir nazarla kendisine baktığını gördü. Bu nazar onu sıktı, gözlerini çevirdi fakat hep bu gözlerin bakışındaki ağırlığı hissediyordu.
“Kızım! Bu akşam yine etlerini yemiyorsun?”
Bu her sofrada tekrarlanan bir nakarattı. O, zorla et yerdi, Adnan Bey için bu bir daimî dertti. Boğularak cevap verdi: “Yiyorum babacığım!” Ağzında lokma büyüyor, mümkün değil yutmak için kuvvet bulamıyordu. Gözlerini kaldırdı, karşısındaki Mlle de Courton’a baktı. İhtiyar kız dalgın ve güya bir facianın matemini tutuyor zannolunacak kadar gamla dolu bir nazarla ona bakıyordu. Birden, tayin edilemez bir acıma, babasıyla bu ihtiyar kızın iki taraftan merhamet nazarı, o kendisine ağlıyor gibi bakan nazarları arasında bulunmaktan doğan derin bir mazlumiyet yeisi duydu. Bu iki nazar ona babasıyla mürebbiyesinin görüşmesinin neticesi göründü, daha mahiyetini keşfedemediği musibetin orada açık bir delilini okumuş oldu. Lokmasını hâlâ yutamıyordu, birden boğazına bir şey tıkandı ve oraya, sofranın üzerine kapanarak, zapt olunmaya vakit bulunamadan coşan gözyaşlarıyla, şiddetli hıçkırıklarla ağladı…
Ertesi gün, sabahleyin, babasının iş odasına girdi. “Baba!..” dedi. “Bugün benim resmime çalışacak mısınız?..” Sonra, oraya girmek için bir vesile olan bu sualin cevabını beklemeyerek koştu, kollarıyla babasının boynuna sarıldı, başını omuzuna koydu. “Baba!..” dedi. “Beni yine seveceksiniz, şimdi nasıl seviyorsanız öyle seveceksiniz, değil mi?”
Babası, dudaklarına sürülen bu yumuşak saçları öperek mırıldandı:
“Elbette!..”
Nihal, bir saniye, güya söyleyeceği şeye kuvvet bulmaya çalışarak durdu; sonra başını babasının omzundan, güya ziyasıdan korkup da kaçınmamak istediği bu dayanak noktasından kaldırmayarak “Öyle ise zarar yok, gelsin!..” dedi.
О проекте
О подписке
Другие проекты