Читать книгу «Aşk-ı Memnu» онлайн полностью📖 — Халита Зии Ушаклыгиля — MyBook.
image
cover

Halid Ziya Uşaklıgil
Aşk-ı Memnu

1

Maun sandalla çarpışmayı andıran bu tesadüflere artık o kadar alışmıştılar ki bugün Kalender’den dönerken, gene onun âdeta çarparcasına yakından sıyırıp geçişini fark etmemiş göründüler. Beyaz sandalın şık, zarif süvarilerinde küçük bir telaş eseri, bir ufak korku çığlığı bile uyandıramayarak geçen maun sandala -her iki tarafı görebilmek üzere biraz yan oturan- Peyker başını bile çevirmedi, arkasını sahile vererek Anadolu kıyısına dumanlarını serpen bir vapura dalmış gözleriyle Bihter’in beyaz örtüsünün içinde vakar ve endişe dolu çehresi tamamıyla kayıtsız kaldı; yalnız valideleri, sarıya boyanmış saçlarının altında gözlerinin manasına derin bir belirsizlik veren geniş bir sürme çemberiyle çevrilmiş gözlerini çevirdi, ucunda gizli teşekkür manası titreyen bir serzeniş bakışıyla maun sandala büsbütün yabancı kalmadı.

Aralarında mesafe biraz uzanır uzanmaz, bu üç kadının kayıtsız vakarına birden halel geldi, en evvel valide -kırk beş senenin henüz gidermeye muvaffak olmadığı bir gençlik vehmiyle mesirelerde etrafa dağılan tebessümleri kendi lehine dayandırmak alışkanlığını takip ederek- dedi ki:

“Bu Adnan Bey de!.. Artık âdet oldu, mutlaka her çıkışta tesadüf edeceğiz; bugün Kalender’de yoktu, değil mi Bihter?”

Validesinin şikâyet şekli altında gizli bir memnuniyeti kâfi derecede saklayamayan sözlerini Bihter cevapsız bıraktı. Peyker validesine doğrudan doğruya cevap vermeyerek “Bugün çocukları da yanında değil…” dedi. “Ne güzel çocuklar, değil mi anne? Hele oğlan! Yumuk yumuk gözleriyle bir bakışı var ki…”

Bihter, eğilmeyerek dudaklarının ucuyla sordu:

“Validelerini tanır mıydınız anne? Kız annesine çekmiş olmalı…”

Firdevs Hanım, Bihter’in sualini anlamamışçasına donuk gözlerle bir saniye baktı, sonra başını çevirerek artık gözden kaybolan sandalı araştırdı; tekrar Bihter’e bakarak ve bu defa kendi zihninde cereyan eden düşünceler silsilesini takip ederek “Ne tuhaf bir bakışı var!” dedi. “Israr eden bir bakış! Ne zaman gözlerim tesadüf etse…”

Firdevs Hanım tamamlamadan evvel biraz durdu. Galiba “bana” diyecekti, fakat kızlarına karşı bu kadarcık bir lisan ihtiyatına tamamıyla sönmesi mümkün olamayan bir annelik vakarı lüzum gördü ve “Buraya bakarken görüyorum…” dedi.

Validelerinin bu küçük lisan ihtiyatı ikisinin de dikkatli bakışlarından kaçamadı. Peyker’le Bihter manalıca bakışarak gülümsediler, hatta Peyker bu gülümsemenin ifadesini açıklamaktan çekinmeyerek “Evet, gözlerini Bihter’den ayırmıyor.” dedi.

Bu cümlenin tesirini görmek için validelerine baktılar, o, cevap vermemek için uzaklara baktı.

Firdevs Hanım, Melih Bey takımının hususi şöhretinden en ziyade hissesi olan bir çehredir ki işte otuz seneden beri -on beş yaşından kırk beş yaşına kadar- bütün mesirelerin, en bilinen hayat timsallerinden biridir. İstanbul’un seyranları takviminden ismi silinemeyen, hatta silinemeyecek görünen, hayatından her sene geçtikçe gençliğe daha ziyade asılan bu kadın, beyazlığını saklamak için sarıya boyadığı saçlarıyla, tazeliğinin bozulup gitmesini örtmek için düzgünlere sıvadığı simasıyla kendisini o kadar aldatmış, henüz tazeliği kuruntusunun içine öyle bir fikir sapkınlığıyla kendini bırakmıştı ki, Peyker’le Bihter’in yaşlarını -birinin yirmi beş, ötekinin yirmi iki senesini- unutarak onları bütün bu tebessümlerden, bu takiplerden hisse alamayacak kadar çocuk zannederdi.

Bu, iki kızla valide arasında ebedî bir cenk ve alay etme zemini idi ki, tamamen netlik ve açıklık kazanamamakla beraber hemen her gün tekerrür eder; Peyker’in manalı bir kelimesi, Bihter’in insafsız bir tebessümü, güya bu iki genç vücudun gençlik muzafferiyetini hâlâ genç kalmak isteyen bu validenin harap ve yıpranmış kırk beş senesine çarpardı.

O, böyle hain bir kelime, merhametsiz bir tebessüm, kulaklarına müthiş bir alay ıslığı ile kırk beş yaşını bağırırken dudaklarında acı bir görüntü ile dalgın dalgın Peyker’le Bihter’e bakar, sonra ufak bir titreyişle gözlerini bu hakikatten ayırarak tekrar gençlik vehminin aldatıcı hazzına dönerdi.

Şimdi, dört aydan beri tedirgin edici bir fikir beynini tırmalıyordu: Peyker biraz sonra onu büyük valide edecekti. Bunu anladıktan sonra büyük validelik bir kâbus ağırlığıyla onu bunaltmaya başladı. Kendi kendisine güya bu fikri silkip atmak isteyerek “Mümkün değil!” derdi.

Büyük valide…

Melih Bey takımının içinde kadınlar hatta zor valide olurken büyük valide olmak onun için bir alçaklık, bir ayıp hükmünde idi. Şimdiden buna bir çare düşünüyor, saçlarının beyazlarıyla çehresinin geçkinliğine bir tamir tedbiri bulduktan sonra büyük valideliğe de bir şey icat etmek istiyordu, öyle bir şey ki ona gençlik vehminin sarhoşluğunda gizlenebilmek için imkân bıraksın: Çocuk, annesine “abla”, ona da “anne” diyecekti.

Melih Bey takımının içinde böyle garip bir istisna teşkil etmek aşağılıklığını talih onun için mi alıkoymuş idi? Bu vaka hayatını kirletecek bir leke kadar onu korkutuyor ve artık Peyker’e, onu büyük valide edecek olan bu mahluka, açıkça husumet ediyordu.

Peyker’in son cümlesinden sonra sandalda hep sükût ettiler. Adnan Bey artık unutulmuş göründü.

***

Melih Bey takımı!.. Bu takımın İstanbul hayatında mertebesinin tayini metin bir kaideye dayanamaz. Tamamıyla kibar âlemine mensubiyet iddia edecek kadar sağlam bir asalet sahibi olmayan bu ailenin, yarım asır evveline kadar mevcudiyeti şüpheli ve belirsizdir, aile fertleri içinde kibar hayat sicilinde tanınmış isimler bırakanlara uzaktan yakından -biraz karışık olmakla beraber- tesadüf etmek soyağacı uzmanlarına belki mümkün olur. Asıl takımın hususi hayat tarihi, işte bu aileye namını terk eden Melih Bey’den başlar. “Melih Bey takımı” unvanı, ailenin bütün ruhi tarihini rumuz ve kapsamıyla özetleyen ve bir araya toplayan bir ifade genişliğine maliktir.

Melih Bey kimdir?

Bu soruya açık bir cevap vermek külfetine lüzum görülmemiştir. Melih Bey vefatından sonra devam edebilecek hiçbir hatıra bırakmamıştır: Yalnız Anadolu kıyısında bir yalı ile bu yalıdan İstanbul’un hemen her tarafına yayılarak bugün “Melih Bey takımı” unvanıyla bir temayüz1 noktasında birleşen kadınlar…

Melih Bey’in yalısı yarım asrın değişim silsilesinden geçmiştir. Bugün kim bilir kimindir… Fakat ne zaman önünden geçilse Boğaziçi’nin hususi hayatına vâkıf olanların kalplerinde gizli bir parmak uzanarak orasını gösterir ve müphem fakat zengin manalar vererek “Melih Bey’in yalısı!” der…

Bir vakitler yalının pencerelerinden taşan şenlik ahengi hâlâ rıhtımın taşlarını yalayan suların şırıltılarında gizli, geceleri boğazın suları bir zamanlar buradan topladıkları neşe şaşaasının hâlâ parlaklıklarının kalıntılarıyla parıltılı zannolunur, onun için yalının o hayat devresini bilmeyenler bile yalnız onun manasını hissederek buradan geçerken bir âlemin meçhul bir macerasına ait zevkleri duyarlar ve kendi kendilerine “Evet, Melih Bey’in yalısı!..” derler.

Bu yalı, şehrin tarihinde bir nevi seçkin çiçek yetiştiren bir camekân hükmüne hizmet etmiş ve İstanbul’un kibar hayatına bu seçkin mahsulden numuneler serpmiştir. Bunlar yarım asırdan beri bu küçük şehrin muhtelif noktalarına dağılmışlardır fakat onları dağılmakla beraber birbirinden ayırmayan, bütün muhtelif çiçekleri bir rabıta ile toplu bir demet şeklinde bağlayan bir şey vardır ki ailenin unvanıdır. Bu, aileyi cereyanının dalgaları içinde sürükleyip götüren değişim nehrinin üstünde, batmaz bir tahta parçası şeklinde yüzmekte devam etmiştir.

Melih Bey takımında garip bir kendi cinsine benzetme özelliği vardır; hangi aile ile münasebet kurarsa o aile için Melih Bey takımından olmak muhakkaktır. Melih Bey takımından bir kız -galiba bu ailenin seçkinleşme sebeplerinin korunması kadınlara bırakılmış olduğundan kaderin hususi bir müsaadesiyle takımdan hemen bütün kız evlat çıkmıştır- bir diğer aileye girmekle manevi hüviyetinin bu yeni ailenin hamurunda yok olmamasını, o kendi cinsine benzetme özelliği emniyet altına alır. Hatta bu camekânın en güzide çiçeklerini Firdevs Hanım -aile tarihi içinde bir harika nevinden- henüz on sekiz yaşında iken Rumeli sahilinin minimini, zarif bir yalısına -bugün Kalender seyranından sonra beyaz sandalın rıhtımına yanaşmak üzere olduğu açık sarı boyalı yalıya- gelin gider gitmez izdivaç hediyesi olarak oraya derhâl aile unvanını götürmüş oldu; o günden başlayarak kocasının ismi silindi ve yerine “Firdevs Hanım’ın beyi!..” denildi.

Firdevs Hanım birçok akraba kızları gibi kocasız kalmamak lüzumunu düşünmekte acele etmiş idi. Bütün mizacının hoppalığıyla ve dünyada güzel giyinmekten ve mümkün olduğu kadar eğlenmekten başka bir şeye ehemmiyet vermeyen dimağının muhakemesiyle her ne olursa olsun bir koca -elbiseleriyle akrabalarının masraflarını temin edecek bir kese- bulmaya karar vermiş idi. Ailenin etrafında yavaş yavaş kuvvet kazanan bir uzak kalmak hissi evlenecek kızları için yalnız bir izdivaç zemini bırakmış idi: Mesireler… Bir gün Göksu’da -nasıl oldu bilinemez- Firdevs Hanım’ın izdivacından bahsolundu. Bu rivayet derenin sevda taşıyan sularının üstünden hafif bir gülüş ile uçtu; güzergâhında hayretler uyanıyordu, bütün Göksu güya bu rivayete karşı şaşkın ve mütehayyir, bir hayret nidasıyla titredi: “Bu kadar erken!..”

Henüz on sekiz yaşında, henüz bu çiçekten Göksu kendisine bir teselli yadigârı bırakacak bir koku almaya vakit bulmadan… Fakat ertesi hafta -iki hafta arasında bir izdivacın mühim değişimi vuku bulmamışçasına- Firdevs Hanım yine Göksu’da, yine bir hafta evvel etraftan selam toplayan gözleriyle görünüverince bütün dere bir ferahlık nefesiyle şişti ve bu defa artık etrafında dolaşmakta izdivaç ihtimallerinin girdapları açılan on sekiz yaşında şiir ve gençlik ile dolu bir tehlike değil, izdivacının vukusu akabinde seyran hayatına sadakat ispatı için Göksu’yu selamlamaya gelen Firdevs Hanım’ın sandalına bütün derenin sevda arkasında gezginci sandalları tam bir teslimiyet ile takıldı, sürüklendi gitti.

Göksu’da bundan evvel Firdevs Hanım’ın izdivacı rivayeti -ucunda ağır bir kurşun parçası sallanan olta iğnesi gibi- düştüğü noktanın etrafında gittikçe genişleye genişleye açılan daireler çizmiş idi; herkes bu dairelerin haricinde kalmak, yalnız ufak, çekingen bir temasla iğnenin ucundan biraz yem koparmış olduktan sonra kaçmak isterdi, bir safderunun avlanmasını bekleyerek yalnız seyretme hâlinde kalmak tercih olunurdu.

Safderunun kim olduğu belli olduktan sonra merak giderilmiş, hatta bu biçare kurbanın mevcudiyeti bile unutulmuş idi; artık ortada iğnesinin ucu kırılmış bir avcı, avlamaktan ziyade avlanmayı bekleyen ve buna hazır bir Firdevs Hanım kalmış idi.

Daha doğrusu bu izdivaçta Firdevs Hanım aldanmış idi: İzdivaç ona beklediği şeylerden hiçbirini getirmiyordu yahut bunlardan o kadar az bir hisse getiriyordu ki, birden kendisini hülyalarında aldatmış olan bu adama düşmanlık etti. Bu izdivaç, ona, saf bir genç kız emelini tatmin etmiş olmak tesellisini bile vermiyordu. O izdivacında gençliğinin hiçbir sevda temayülüne uymamış idi, bütün aşk ve arzu emellerini feda ettikten sonra bu fedakârlığa karşılık elinde hemen bir hiç görünce acı bir pişmanlık duydu; kendi kendisine “O hâlde, mademki böyle olacaktı, niçin…” der, bu sualin arasında hep kendisine zengin bir izdivaç yaptıramayacaklarından dolayı ihmal edilen çehreleri görür ve “Evet, o hâlde ne için onlardan biri olmadı?” sualiyle cümlesini tamamlardı.

Firdevs Hanım tamamıyla serbest idi, hatta denebilirdi ki bu kadın izdivaç münasebetlerinde vazifeleri değiştirmiş, kocalık sıfatını kendisine alıkoymuş idi. Bir hafta içinde eşini Melih Bey takımından yapmış idi.

Bir gün kocasının gözleri önünde, Göksu’da Firdevs Hanım’ın sandalına -içinde bir pembe zarfın yazısı saklanmış- bir demet atıldı. O akşam birinci defa olarak bir kıskançlık kavgasına girişmek kastıyla kocası demeti, mektubu sordu; Firdevs Hanım her türlü kavga başlangıçlarını birden kesen bir nazarla doğruldu. “Evet!” dedi. “Bir demet, içinde de bir mektup! İstersen okuyabilirsin. Daha yırtmadım. Fakat sonra?.. Ne olacak sanki? Halkı çiçek atmaktan, mektup yazmaktan menedecek ben değilim. Bence yapılacak bir şey varsa cevap vermemektir.”

Sonra kocasına eğilmiş ve parmağını sallayarak işaret etmiş idi: “Hem baksanıza, size tavsiye ederim, bana kıskançlık meseleleri icat etmeyiniz, belki beni cevap yazmaya mecbur edersiniz…”

İki sene sonra Peyker, üç sene fasıla ile Bihter doğuyordu. Firdevs Hanım için bu iki vaka, iki mühim musibet darbesi hükmünde idi. Kendisini böyle biri biri üstüne valide eden bu adamla artık her gün cenkleşiyor; ona, çocuklarına, kendisini gençliğinden ayırmak isteyen bu şeylere, her şeyi kavga vesilesi sayan bir düşman kesiliyordu.

“Ömrüm sana çocuk yetiştirmekle mi geçecek?” cümlesi en beklenmeyen zamanlarda kocasının yüzüne vurulacak bir kamçı idi. O, bu kamçı darbelerine yüzünü uzatır, gülerek bu müthiş kavgaların neticesini beklerdi. Karşısında bu erkeği o kadar zelil, o kadar miskin görmekten husumetine bir de nefret rengi karışırdı. Bu, ikisinin arasında senelerce süren bir cehennem hayatı oldu…

Bir gün Firdevs Hanım İstanbul’dan eve dönerek odasına çıkınca birden garip bir manzara karşısında dondu: Çekmecesinin gözleri kırılarak açılmış, öteye beriye çamaşırları, kurdeleleri, mendilleri dağıtılarak atılmış idi. Birden bunların arasında buruşturulmuş, yırtılmış, etrafa serpilmiş kâğıt parçaları gördü ve hepsini anladı.

Nihayet kocası, senelerden sonra damarlarında birdenbire bir kocalık kıvılcımının tutuştuğunu hissederek gelmiş, bu kadının hususi hayatına ait sırlar mahfazasını parçalamış idi.

Hiddetli bir isyan ile bir dakika beklemeyerek odasından fırladı; önüne Peyker -o zaman ancak sekiz yaşında olan büyük kızı- geçti. “Anne!..” dedi. “Bey babam bayıldı, hasta yatıyor…”

Çocuğu kollarından tutarak fırlattı, kocasının odasına koştu; bütün hayatının saklanmış kinlerini bu adamın başına çarparak artık her şeyi kırmak, rabıtaları parçalamak istiyordu lakin odaya girince sedire yığılmış yatan bu yıldırımla vurulmuş vücudun karşısında dondu. O, gözlerini çevirerek karısına baktı, bütün kirletilen hayatının serzenişleriyle dolu bir nazar… Birinci defa olarak kocasına cevap vermedi; şaşkın, dudakları titreyerek, gözlerini ayıramayarak durdu; kocasının gözlerinden iki sessiz yaşın yuvarlandığını gördü.

Bir hafta sonra dul kalıyordu. Dul kaldıktan sonra birden kocası hakkında bir merhamet hatta bir muhabbet duydu; onun ölümüne bir parça da kendisini müsebbip sayıyordu. Fakat bu, bir ay sonra mesirelerde tekrar görünmeden onu menedemedi. Bu defa onun hülyasında on sene evvelki emel gayesi tekrar can bularak parlamaya başlamış idi: Bir kese bulmak, fakat öyle bir kese ki içinden avuç avuç, saymaksızın alabilmek mümkün olsun.

İşte seneler insaftan mahrum bir seri cereyan ile hep geçiyor ve Firdevs Hanım’ın hülya dolu gözlerine karşı altın pırıltısı ile parlayan o kesenin şaşaası hep talihin kıskanç elinde sönüyordu.

Peyker, Adnan Bey için “Evet, gözlerini Bihter’den ayırmıyor.” cümlesiyle onun kalbini burmuş idi. Demek bunu da elinden Bihter alacaktı? Peyker’den sonra Bihter?.. Bu iki kız onun nazarında birer rakibe, onu böyle elinden ümitlerini ala ala öldürecek birer düşman idi.

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Aşk-ı Memnu», автора Халита Зии Ушаклыгиля. Данная книга относится к жанру «Современная зарубежная литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «Aşk-ı Memnu» была издана в 2023 году. Приятного чтения!