Читать книгу «Aşk-ı Memnu» онлайн полностью📖 — Халита Зии Ушаклыгиля — MyBook.
image

Eve bir kadın geleceğini anlar anlamaz bunun esas mahiyetini düşünmeksizin sırf hissî, sırf sinirli bir eza duymuş idi; bu meselede muhakemesinin hiçbir tesiri yoktu. Bu his en doğru olarak kıskançlık tabiriyle özetlenebilir idi: O; gelecek kadından her şeyi, hele babasını, Bülent’i, daha sonra Beşir’i, bütün ev halkını, evi, eşyayı hatta kendisini kıskanıyordu; bu sevilmiş şeylerin içine girmekle o kadın bunları çalacak, elinden alacak; evet, nasıl, pek iyi çözümleyemiyor, açıklıkla düşünemiyor fakat ruhu hissediyordu ki o geldikten sonra kendisi şimdiye kadar sevdiklerini artık sevemeyecekti.

Bu söz çıktıktan sonra yanında fazla lakırtı etmemek için ev halkı kendisinden kaçıyor; o, Şakire Hanım’ın odasına girerken önüne diz çökmüş bir şeyler anlatan Şayeste birdenbire susuyor, Nesrin ikide birde göğüs geçirerek “Of!” diyor, bütün bu etrafındakilerden bir gizli mana yayılıyordu. Demek bir şey olacaktı ki o anlayamıyordu hatta Cemile’nin bile yuvarlak çehresinde parlayan gözleri bu küçük kızın Nihal’den ziyade bilgisi olduğunu gösteriyordu.

Evvela galebe çalınamaz bir öğrenme merakı hissiyle Mlle de Courton’un zorlamasına rağmen adaya gelmemek için inat etmiş idi. Orada hazır bulunmak, araştırıcı bir tarihçi özeniyle bütün vakanın tafsilatına müteyakkız bir şahit sıfatıyla kalmak istemiş idi. Kimseden bir şey sormuyordu, o vakaya dair bir kelime söylemiyordu; yalnız anlamak, görmek istiyordu. Sonra, odalarının dağılacağına, o güzel isfendan takımın oraya konulacağına vâkıf olunca artık daha ziyade durmaya kuvvet bulamamış, vakanın henüz şu ilk çarpışmasıyla mağlup olarak kaçmak istemiş idi.

İşte on beş günden beri, güya uzakta ölen kıymettar bir hastanın can çekişme ezasını duyarak fakat bir kelime söylerse neticeyi hızlandırmış olacağından korkarak hep onu düşünüyordu. Adaya gelmek için rıza gösterdiğine pişman idi. Daha ziyade, nihayetine kadar durmalıydı. Kalbinde öyle bir korku vardı ki dönüşlerinde yalı, babası, her şey kaybolmuş, bir rüzgâr onları savurmuş olacak zannettiriyordu. O, orada kalsaydı bu rüzgâr esmeyecek, bu rüzgâr hiçbir şey yapamayacaktı.

Daha sonra babasına açık olamayan bir kini vardı. Her vakit onlar adaya geldikçe o da ikide birde gelir, günlerce beraber kalırdı; bu defa hiç, hiç uğramamış hatta merak ederek bir adam bile göndermemiş idi. Son günlerde Mlle de Courton’a babasından asla bahsetmedi.

***

Adnan Bey çocukların dönüşünü mümkün mertebe geciktirmek istiyor, Bihter bilakis her gün onlardan bahsederek “Artık getirseniz! Bilseniz onları görmek için ne büyük hevesim var!” diyordu.

Çocuklarla ilk görüşmeden Bihter de korkuyordu, onlarla bütün müşterek hayatta münasebet tarzının bu ilk görüşmeyle meydana çıkacak tesire uyacağını zannediyordu.

Bugün Adnan Bey evlenmesinden sonra birinci defa olarak İstanbul’a inmek üzere Bihter’den, saçlarının üstüne kondurulmuş bir buse ile ayrılıyordu. Genç kadın yalvaran bir sesle “Bugün artık haber gönderirsiniz, değil mi?” diyordu.

Birden merdivenin aşağısında bir gürültüyle taze, şakrak bir kahkaha işittiler. Adnan Bey durarak “İşte onlar! Bülent’in kahkahası… Artık sabahtan akşama kadar Bülent’in bu kahkahasını her gün dinleyeceksiniz.” dedi.

Şimdi Bülent koşarak merdiveni çıkmış, arkasından takip edenlerden -Şayeste ile Nesrin’den- kurtulmuş idi. Doğru babasına atıldı, minimini kollarıyla sarıldı, dudakları babasının ancak yeleğine yetişebiliyordu; bu küçük küçük lacivert çiçeklerle beneklenmiş beyaz pikeyi on beş günlük özleminin feveranıyla öptü, öptü; sonra birden durarak, karşısında bir tebessümle bekleyen kadına bakarak gözlerini babasının yüzüne dikti. Ondan bir cevap, bu kadına ne yapmak lazım geleceğine dair bir emir bekliyordu. Adnan Bey sadece “Annen Bülent, onu da öpmez misin?” dedi. O zaman Bülent, belki biraz da çocukların şık, genç, güzel kadınlara sokulmak için duydukları arzuya tabi olup gülerek ilerledi ve iki ellerini Bihter’in uzanan ellerine teslim ederek yine bu güzel annenin latif bir buse hevesiyle uzanan dudaklarına dudaklarını uzatarak öpüştü.

Nihal’le Mlle de Courton bu sırada sofanın son merdivenini çıkıyorlardı. Adnan Bey kendisine kuvvet vermek için ilk önce mürebbiyeden başladı:

“Bonjur matmazel! Nihayet ihtiyar haladan sıkıldınız galiba… Nihal, beni öpmüyor musun?”

Nihal, hâlâ Bihter’in yanında, onun bir sualine gülerek cevap veren Bülent’e bakıyordu, kalbinde bir şey yırtılarak gözlerini oradan ayırdı, babasına ilerledi, küçük, ince elini uzattı. Adnan Bey bu eli tuttu, güya kızından bir af isteyerek onu sıkıyordu, çekti, çekti, baba kız evvela kısa bir buse ile öpüştüler, sonra bilinemez neden, birden doğan bir hisle, Nihal tekrar sivri çehresini babasına uzattı, o her vakit öptüğü yerden, çenesinin altında kılsız yerden, uzun bir buse aradı.

Şimdi Bihter kendisine ilerliyordu. Adnan Bey, Mlle de Courton’u göstererek takdim etti: “Mlle de Courton…”

İhtiyar kızla genç kadın selamlaştılar. Bihter ilerlemekte devam etti ve tatlı, birden ilk münasebetlerin serinliğini latif bir muhabbet havasıyla ısındıran tebessümüyle bir elini Nihal’in omzuna koydu, diğer eliyle elini tuttu ve çocuğun nahif vücudunu çekti. Ondan latif bir menekşe kokusu yayılarak Nihal’i taze bir bahar havasında sarıyordu, çocuğun başı Bihter’in göğsüne dayanmış oldu. Demek, o kadar korkulan şey, onun biçare ruhunu müthiş bir afetin kâbusları içinde ezen şey, bu genç, güzel, mütebessim kadın, bu bir demet menekşe kadar havasında taze bir bahar nefesi uçan vücuttan ibaretti, öyle mi?.. Bu koku Nihal’in ruhunu güya buharlaştırarak emiyor gibiydi. Gözlerini kaldırarak, başı hep orada, Bihter’e baktı, o da gülüyordu. Artık Bihter’in o tebessümünün altında, bütün ruhunun teslimiyeti, bir tebessümün gülleri içinde açılıyor gibiydi. O zaman Bihter, heceleri biraz çekerek terennüm eden sesiyle dedi ki:

“Beni seveceksiniz, değil mi? Zaten beni sevmemek mümkün olmayacak… Ben sizi o kadar seveceğim, seveceğim ki nihayet siz de beni seveceksiniz.”

Nihal cevap olarak ince dudaklarını uzattı, Bihter başını eğdi, birbirlerine düşman olmak lazım gelen bu iki vücut bir dakika içinde doğan bir sevgi ile öpüştüler, dost oldular. Evet birbirinin hemen dostu olmuşlardı. Nihal korkunç bir rüyadan çıkmış gibiydi. Artık elbiselerini değiştirmek ve soyunmak için yukarıya çıkarken Mlle de Courton’a sokularak dedi ki:

“Ne güzel, değil mi matmazel? Ben zannediyordum ki…”

Bülent’in elinde çam dallarından yapılmış, büyük ihtimamla adadan buraya kadar getirilmiş bir çelenk vardı; onu kütüphanenin üstüne asacaktı. Mürebbiye ile ablasının önünden koştu. Dershaneye gidiyor, her şeyden evvel bu mühim işi bitirmek istiyordu. Kapıyı eliyle itti, sonra birden uzun bir hayret nidasıyla bağırdı: “Aa!..”

Odaların değiştiğini hep unutmuşlardı. O zaman zapt olunamayan bir öğrenme merakıyla Bülent’in arkasından geldiler. Bülent odanın ortasında, burasının bir vakitler duvarları kurşun kalemiyle yapılmış gemi resimleri dolu, o mümkün değil intizam altına alınamayan ders odası olabileceğine inanamayan gözlerle, hiç hareket etmeksizin elinde duran çam dallarından çelengi bu zarif yatak odasının neresine asmak lazım geleceğini düşünüyormuşçasına duruyordu.

Nihal’le mürebbiye yavaşça girdiler. Mlle de Courton “Odamıza gidelim, buraya girmemek icap ederdi…” diyor fakat görmek hevesiyle o da gecikiyordu.

Nihal etrafına baktı. Evvela pencereleri gördü. Gayet açık, beyaz bir bulut altında saklanmış zannolunacak kadar donuk mavi atlastan yer yer boğularak kaldırılmış yarım perdelerin arasından beyaz tüller dökülüyor, Kula’nın Garp zevkinin tesiriyle son zamanlarda vücuda getirdiği solgun halılardan birinin üzerinde küçük küçük kümeler yapıyordu. Tamamıyla açılmış panjurlardan dalgalanarak giren aydınlık ile bu perdeler mavi bir kayalıktan dökülen, döküldükçe köpüren beyaz bir şelaleye benziyordu. Yine öyle açık mavi ile boyanmış duvarlar, o renkte atlasla gerilerek etrafına ince sarı kornişler çekilmiş tavan ortasından sarkan eski mabetlere mahsus fanuslar taklidi renkli muhtelif camlarla yapılmış bir büyük kandil; köşede, tam vaktiyle Nihal’in piyanosunun yerinde yatak, tavandan büyük bir sarı halkadan dolaşarak dökülen atlas ve tül karışık bir cibinlik, karşıda, iki pencerenin arasında tuvalet takımı; yanda kapısı unutularak açık bırakılmış aynalı dolap, uzun bir sedir, yine açık mavi kalpakla bir uzun yer lambası, ufak bir geridon, minimini bir şamdanla birkaç kitap, ta aynalı dolabın karşısında, babasının kara kalemle yapılmış tabii büyüklükte bir resmi…

İşte Nihal’in ilk bakışta gördüğü şeyler… Bülent hepsinden ziyade cesaretle davranarak ilerlemiş, tuvalet masasının üstüne, o bin türlü ufak tefeklere biraz eğilerek, güya içinden birisinin başı çıkıverecekmiş gibi korkarak aynalı dolaba bakıyor, her gördüğü şeye bir hayret kelimesi katıyordu.

Mlle de Courton, Nihal’i çekip götürmek istedi. Nihal birden aklına gelen bir fikirle ilerledi. Koridordan değil odanın aralık kapısından geçmek istiyordu; eliyle aralık kapının tül perdesini iterek yol açtı. “Oh! Matmazel, bakınız!” dedi. “Sizin oda buradan kaçmış…”

Mlle de Courton, biraz tutuk, cevap verdi:

“Evet çocuğum, size haber vermemişler miydi? Ben ta oraya, birinci odaya, beyin eski odasına gidiyorum. Fakat bu ziyaretlerle vakit kaybediyoruz. Hâlâ üstünüzü değiştireceksiniz…”

Nihal sapsarı idi. Hiçbir cevap vermedi. Bülent şimdi kanepenin üstünde unutulmuş beyaz kurdelelerle ipek bir kumaştan hafif bir omuz atkısını alarak sırtına koyuyor, küçük boyuyla kırıtarak, yumuk gözlerini süzerek çalkana çalkana odanın içinde dolaşıyordu. Mlle de Courton nihayet ciddiyete lüzum gördü. Bülent’in arkasından atkıyı çekerek “Küçük yaramaz!” dedi. “Size bin kere söyleniyor ki başkalarının şeylerine dokunmak ayıptır.”

Bülent gülerek cevap verdi:

“Evet, hakkınız var matmazel! Okuma kitabımda bile bu söz var, değil mi?”

Nihal ilerlemişti. Kendi odalarına geçilen aralık kapının topuzunu çevirdi, kapı açılmadı. Bir kelime söylemeksizin döndü. Hep beraber, mürebbiye Bülent’in elinden çekerek koridora çıktılar. Nihal kendi odalarının kapısını itti, bir adım attı. Bu defa Nihal ufak bir hayret haykırışını zapt edemedi. Bülent, arkasından, kasırgalı telaşıyla atıldı.

“Bu ne?” dedi. “Aman abla! Bu bizim odamız mı? Bu ne güzellik!.. Bu ne süs!… Bu karyolaların cibinlikleri yeni mi yapılmış? Kütüphanenin kırık camı değişmiş, boyanmış… Bakınız, yazıhane de bir şeyler olmuş… Benim oymalarımı bütün çıkarmışlar. Ya perdeler… Oh! Bizim de şimdi ipekli ve tüllü perdelerimiz var.” Birden Bülent’in gözlerini yeni boyanmış duvarın üstünde iğne ile tutturulmuş iri yazılarla bir kâğıt cezbetti. “A, matmazel, bu ne?”

Nihal, odasının büsbütün değişmiş manzarası karşısında, bir dakika evvel dudaklarında çizilen endişe çizgisini kaybederek gülümsüyor, demir karyolasının kubbesinden mavi kurdelelerle boğula boğula inen beyaz cibinliğe bakıyordu. Bülent’in gösterdiği levhayı okudu: “Duvarlara gemi resimleriyle insan başları yapmak yasaktır.”

Bülent “Ağabeyimin işi!” diyordu. “Demek deve resimleri yapabileceğim, öyle mi abla?”

Mlle de Courton diyordu ki:

“Bundan sonra Bülent’e kurşun kalemi vermek bitti. Artık odayı temiz tutmak lazım geliyor. Bütün lüzumsuz oyuncakları da atarız. Bülent şimdi evin içinde intizam seven bir küçük efendi olacak. Bu akşam bu güzel oda için beye teşekkür etmek de hatırımızdan çıkmayacak, değil mi Nihal?..”

Nihal cevap vermedi.