Sıcak bir ağustos günüydü. On beş günden beri Mlle de Courton dersleri tatil etmiş idi. Sabahları bahçede uzun uzun birlikte oturuluyor, bunlara ara sıra Adnan Bey’le Behlûl bile iştirak ediyorlardı. Bu sabah kameriyede büyük meşguliyet vardı. Behlûl nihayet Beşir’in kırmızı fesiyle mavi püskülünü getirmişti fakat Beşir’e biraz büyükçe kafasının alışılmıştan ziyade uzayan kıvırcık saçlarıyla fes küçük geliyordu. Saçlarını makinenin sıfır derecesiyle kırkmaya karar vermişlerdi. Beşir iki günden beri makineyi saklayarak bu vazifeyi başka kimseye bırakmak istemeyen Bülent’ten bucak bucak kaçıyordu. Bülent’te o kadar arzu vardı ki nihayet Nihal aracılığa lüzum görmüştü. “Neden korkuyorsun Beşir? Bir tarafını kesmez ki…” demiş idi.
Nihal’in bu sözü Beşir’in bütün korkularını birden söndürmüştü; şimdi orada, yere diz çökmüş, başını Bülent’e teslim etmiş idi. Bülent kahkahadan işleyemiyordu ki… Beşir gıcıklanarak kıvrandıkça, “Aman küçük bey!..” ricalarıyla ensesini kıstıkça Bülent’in gülmekten parmakları gevşiyor, diğer eliyle karnına basarak katılıyordu. Ötede dalgın gözlerle dudaklarında müphem bir tebessümün gölgesi uçarak Mlle de Courton Beşir’e bakıyor, kendisine “Oh! Fransızlar fena bir asır geçiriyor matmazel! Sizi temin ederim ki Fransa’yı terk etmekte isabet ettiniz. Damarlarında biraz asalet kanı dolaşanların bu pisliklere kayıtsız kalabilmesine imkân yok.” türünden sanki temizlik hislerinin isyanına tercüman olan nakaratları art arda söyleyerek Paris’in son gazetelerinden bütün iğrenç tafsilatıyla hikâye olunan bir rezalet vakasını anlatan Behlûl’ü galiba dinlememek için Beşir’e bakıyordu. Behlûl’ün başlıca zevklerinden biriydi: Bütün okuduğu açık hikâyeleri, gördüğü çapkın komedileri türlü ahlak mütalaalarıyla art arda söyleyerek ihtiyar asilzade kıza anlatır, onun azabından, sarı çehresini tabaka tabaka istila eden namus kızıllığından eğlenirdi. Kameriyenin kenarında, sedirin üstünde Nihal, Cemile’ye yeni öğrenilmiş bir el işi göstermeye çalışıyordu. Nihal’in tabiatı idi: Doğrudan doğruya öğrenmeye sabrının yetemeyeceği şeyleri Cemile’ye öğretmeye çalışarak öğrenmiş olurdu. Bu, gayet ince, muhtelif renkte kurdelelilerin nohut kadar boncuklarla tutturulmasından müteşekkil bir örgü idi ki, Mlle de Courton son gelen kadın işi risalelerinden birinde bulmuş idi. Bu örgüden bir sigara iskemlesi için örtü yapılacaktı; Nihal bir yandan yapmaya çalışıyor, bir yandan Cemile’ye ders veriyordu. “Şimdi…” diyordu, “sarı ile kırmızıyı ekledik, boncuğu geçirmeli, sonra bunun yanına mavi ile yeşil koruz…” Sonra karşıdan Mlle de Courton’a hitap ediyordu: “Değil mi matmazel? Sarı ile kırmızıdan sonra mavi ile yeşil?.. Oh!.. Hiç de iyi olmuyor, ben usanmaya başladım bile; şu sırayı bitirdikten sonra Cemile’ye vereceğim.”
Mlle de Courton renklerin uygunluğuna bakmak için fakat asıl Behlûl’den kaçarak onların yanına gelmiş, Behlûl nihayet Beşir’in saçlarını eğri büğrü kestikten sonra şimdi bitirmeye üşenen Bülent’e koşarak elinden makineyi almış idi. Cemile kendisine verilecek olan bu yeni işe heveslenerek tostoparlak çehresini uzatmış, ihtiyar mürebbiyenin Nihal’e tariflerini dinliyordu.
Bahçenin üstünde ağustosun sıcak gecesinden sonra henüz dağılmaya vakit bulamayan bir sis uçuyor; kameriyenin hanımellerinden, şebboylardan ağır bir koku, üstüne çöken bu sis arasında nefes alamayarak güya bunalmış, yüzüyordu. Bu sabah Nihal’le beraber bahçe seyranına çıkan Fındık -sarı kedi- ötede çekingen pençesini uzatarak bu kıvırcık siyah şeylerin mahiyetini anlamak isteyen temaslarla Beşir’in yere dökülmüş saçlarına dokunuyor, kameriyenin çardağında, çiçek kokularından mest olmuş bir arı sürekli bir vızıltıyla dönüyor, ta bahçenin bir köşesinde kelebeklerden korkan bir çift serçe oradan oraya sıçrıyordu.
Bahçenin üzerinde derin bir saadet sükûnu kanatlarını germiş, bu hayat köşesini bir huzur havası içinde uyutuyor gibiydi.
O günden beri yalıda büyük vaka unutulmuş denebilirdi. Hemen kimse bundan bahsetmiyordu. Şakire Hanım’ın o günden sonra başlayan baş ağrısına bile fasıla gelmiş, alnını sıkan yemeni çıkmış idi. Yalnız bir gün yukarıda, yatak odalarında bir değişiklik olacağından bahsedilmiş, Nihal’den yatak odalarıyla dershanelerinin birleştirilerek dördüncü odanın serbest kalmasına onayı elde edilmişti. Nihal yalnız başını eğerek rıza göstermişti; sonra bu da unutuldu, ne o ve ne etrafındakiler buna dair artık bir şey söylememişlerdi. Nihal tatlı bir rüya içinde gibiydi. Artık hiçbir şey olmayacak vehmiyle düşünmüyordu. Babasına her vakitten ziyade sokuluyor, onu her vakitten ziyade kendisine hasretmek istiyordu.
Nihayet bir gün yalının içinde büyük bir telaş olmuş, rıhtıma bir mavna yanaşmış idi. Gürültüler vardı, mavnadan bir şeyler çıkıyordu. Nihal pencereden koşmuş, bakmış: Bir yatak odası takımı!
Bu, isfendan ağacından güzel bir takımdı. Nihal birden anladı. Odalarda yapılacak değişikliğin sebebi, asıl bu yatak takımının karşısında açıklık kazandı. Daha ziyade görmek istemeyerek bahçeye kaçtı.
İki günden beri takım yukarıda sofada duruyordu. Adnan Bey Nihal’in bir şey sormasını bekliyordu, iki günden beri Nihal sofayı dolduran bu kalabalığın önünden sanki görmeyerek geçiyordu.
Bugün Mlle de Courton “Hayır, hayır, mavi ile yeşil hiç uymuyor, başka bir şey bulmalı…” derken Nihal birdenbire sordu:
“Matmazel! Ne için odaları boşaltmadılar?”
İhtiyar kız başını kaldırarak baktı. Bu sual o kadar beklenmiyordu ki hemen cevap vermedi.
“Bugün boşaltsak nasıl olur?”
Mlle de Courton biraz tereddütle cevap verdi:
“Evet fakat sonra işçiler gelecek, perde değişecek, oda…”
Tamamlamadı. “Oda boyanacak…” diyecekti.
“… birçok iş var, bu gürültünün arasında kalacağımıza… Bu sene de adaya hiç gitmemiştik, değil mi Nihal? Halana gitsek, bir iki hafta misafir kalsak…”
Mlle de Courton bu fikri icat etmişti, ikide birde onu öne sürüyor, Nihal’i annesinin vefatından kaçırdığı gibi bu yeni annenin gelmesinden de kaçırmak istiyordu. Nihal hep dudaklarını burarak karşı gelirdi, buradan uzaklaşacak olursa bir şey olacağından ve o şeyin babasını büsbütün elinden alacağından korkuyordu. Bir gün, tereddüt etmeden muvafakat cevabı verdi:
“Bülent’le Beşir de beraber, değil mi? Öyle ise bugün, hemen şimdi gideriz. Yalnız ders odasını boşaltırken bekleriz, ondan sonra… Ondan sonra ne yaparlarsa yapsınlar…”
Odaların boşalacağına, adaya gidileceğine vâkıf olur olmaz son ameliyatta muvaffakiyetini görerek berberliğe hevesi tazelenmeye başlayan Bülent birden Beşir’i unuttu. Elinde Beşir’in kırmızı yeni fesini mavi püskülünden tutup savurarak bağırıyordu:
“Göç var! Göç var!.. Adaya gidiyoruz, merkeplere bineceğiz!..”
Sonra ablasına koşuyor, ona sarılarak yalvarıyordu:
“Merkeplere bineceğiz, değil mi abla? Ben artık düşmem. O vakit küçüktüm, şimdi büyüdüm…”
Bacaklarının üstünde dimdik durarak büyük görünmeye çalışıyordu. Hep beraber koştular, Bülent neşesinin kasırgasıyla onların hepsini yalıya sürüklemişti.
Adnan Bey’e haber verdiler. “Oda boşalıyor, çocuklar adaya, büyük halalarına gidiyorlar.” denildi. Mlle de Courton bunu söylerken Adnan Bey’le gözleri, başka bir lisanla fikirlerini anlatıyor gibiydi. Adnan Bey yavaşça, sessiz, yüzüne bakan Nihal’i çekti; galiba onu, teşekkür etmek için öpecekti. Öpmedi, Nihal’de öyle bir şey vardı ki şu dakikada, odanın boşalacağı, adaya gidilerek burasının serbest bırakılacağı için öpülmekten kaçıyordu.
Bülent bu göç etmek fikrinden çıldırıyordu: Şayeste, Nesrin, Beşir, evvela soğuk ve mahkûm bir itaat ile başlayan bu hizmetçiler, çocuğun sevincinin yayılmasından kurtulamıyorlardı. Piyanoyu dışarıda sofaya sürüklerlerken Bülent muşamba perdenin gaytanını piyanonun halkasına takarak, akıntıda yedek çekenlere mahsus bir vaziyetle asılıyor, olanca sesiyle “Varda, kimse olmasın, matmazelin eski potinlerini çekiniz, hepinizi çiğneriz!” diye bağırıyor, kahkahadan sinirleri gevşeyerek artık çekemeyen Nesrin “Aman paşam, güldürme de işimizi bitirelim.” diyor, fırsattan istifade ederek soluyan Şayeste, Nesrin’e çıkışarak “Çılgın kız! Gülecek ne var? Gülünecek zamanı buldun ya…” itabıyla bir mana kastediyordu.
Bülent ter içinde idi. Şayeste bir iskemleyi, Nesrin yazıhanenin gözlerini yüklenerek yürürlerken, o Beşir’in sürükleye sürükleye götürdüğü perdenin bir ucundan yapışarak “Yol verin, hamallar geçecek, bir tarafınıza çarpmasın!” nidalarıyla koşuyordu.
Bülent’in bu gürültüleri arasında Nihal birden sıkıldı, Mlle de Courton’a “Gidelim… Gidelim artık buradan!..” dedi.
Buradan, bu evden kendisine hıyanet eden birisinden firar edercesine uzaklaşmak istiyordu.
On beş günden beri adada idiler. Burada her şey unutulmuş gibiydi fakat Mlle de Courton, Nihal’de gizli bir hissin, yavaş yavaş tırnaklarıyla içini kazıdığını, çocuğun bahsetmek istemeksizin bir şeyi beklediğini her vakitten ziyade artan duramazlığından anlıyordu. Bugün yine Bülent’in zorlamasına dayanamayarak sabahleyin bir merkep seyranı yapıyorlardı. Adayı büyük bir halka içinde sıkan yolu dolaşacaklardı. Merkebe binmekten nefret eden Mlle de Courton ile Nihal, hala hanımın tek atlı, iki tekerlekli arabasında idiler; Bülent’le Beşir onlara yetişebilmek için çığlıklarla merkeplere biraz daha sürat vermeye çalışıyorlardı. Beşir’in kırmızı fesiyle çehresinin üstünde şimdi tozdan beyaz bir bulut vardı. Bülent’in fesinden taşan ince kumral saçları terden alnına, şakaklarına yapışıyordu, tombul yanakları al al yanıyordu.
Merkep süvarilerini pek geride bırakmamak için arabayı yavaş yavaş idare ediyorlar, arkalarında Bülent’le Beşir’in seslerini, merkeplerinin minimini ayak gürültülerini işitiyorlardı. Ara sıra Beşir arkada kalıyor, erkekliğini kaybetmiş Habeşlere mahsus ince ve narin sesiyle “Beyim, çok koşuyorsun, düşeceksin, beni bekle!” diye bağırıyor, o zaman Bülent ablasına sesleniyordu:
“Durunuz, bir parça dursanıza, işte benimkini zapt edemiyorum.”
Mlle de Courton Nihal’in elinden dizginleri kaparak, tek tük geçenlere yol bırakmak için kenara çekerek arabayı durduruyordu. Yine böyle durmuşlar, ta arkada, uzakta küçük bir arızaya uğrayan merkep süvarilerini bekliyorlardı. Galiba Bülent’in kamçısı düşmüş idi, Beşir inerek onu arıyordu.
Adanın üstünde sıcak bir gün hazırlanıyor; etrafta, ufkun müphem maviliklerinde yavaşça bir sis uçuyordu. Uzakta İstanbul, minareleriyle, camilerinin kubbeleriyle, tepelerinin yeşil ağaç kümeleriyle köpükten bir deniz içinde titriyor gibiydi.
Sabahtan beri aralarında nadir kelimeler konuşulmuş idi. Nihal başını çevirmiş, Beşir’in şimdi boş kalarak yavaş yavaş ilerleyen merkebine bakıyordu. Birden, on beş günden beri birinci defa olarak Mlle de Courton’a sordu:
“Ne vakit gideceğiz?”
“Ne vakit isterseniz çocuğum!”
Nihal ihtiyar kızın yüzüne baktı, ilk önce hayretini zapt edemedi: “Ah!..” Sonra biraz durarak ilave etti: “Demek artık bitti mi?”
Nihal, hayatı sınırlı bir daire içinde geçen, hayattan ancak babasıyla mürebbiyesinin, kitaplarıyla dadılarının söyledikleri kadar malumat alan, bilgiç eş dosta malik olmayan genellikle on iki yaşında çocuklardan fazla bir şey bilmezdi. Hayata dair bildikleri bütün tesadüfle işitilmiş, sokakta araba ile geçerken görülmüş şeylerden küçük muhakemesinin karışık sonuçlarıyla sınırlanmıştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
