Читать книгу «Aşk-ı Memnu» онлайн полностью📖 — Халита Зии Ушаклыгиля — MyBook.

2

Bugün Adnan Bey açık sarı boyalı yalıdan çıktıktan sonra maun sandalına kalbinde büyük bir hafiflikle atlamış idi. Kendisini aylardan beri içinden çıkılmaz tereddütler arasında yoran bu müracaat, işte nihayet yapılmış, onun kalbini ezen ağırlığı güya göğsünün üzerinden büyük bir taş gibi nihayet kalkmış idi, fakat sandalında kendisini yalnız bulduktan sonra bu hafifliğin arasında ufak bir helecan hissetti. Bugün alışkanlığına aykırı olarak işte sandalda yalnızdı, Nihal ile Bülent babalarına refakat etmiyorlardı lakin onların boş kalan yerinde iki masum, şaşkın çehrenin gölgesi titriyor; minimini iki ses, iki çekingen, mütereddit çocuk sesi, “Bey baba!” diyordu. “Nereden geliyorsunuz? Ne yaptınız?”

Evet, ne yapmış idi? Şimdi uzaktan, akşamın son ziyaları içinde, yeşillikleri gülümseyen karşı tepelere bakarak o da kendi kendisine bu suali soruyordu. O zaman, bu müracaata karar vermeden evvel aylarca devam eden tereddütler, cenkler bir dakika içinde tekrar uyandı; zihnen bu mücadelenin bir tarihini, bütün o harp tafsilatının bir özetini çizdi. Kendisini vicdanına karşı haklı göstermek için her vakitten ziyade şu dakikada bir ihtiyaç duydu. O zaman, emeline ulaşmayı temin için hazırlanan bütün sebeplerin ve delillerin yükselen, kendi sesini örten hücum velvelesini işitti.

Evet, böyle daha ne kadar devam edebilirdi? İşte dört seneden beri hayatını çocuklarına hasretmiş, evin içinde bir annenin kaybolduğundan onların minimini ruhunu mümkün mertebe gafil tutabilmek için çocuklarına valide olmuş idi. Fakat şimdi, artık bu fedakârlıkta devama makul bir sebep görmüyordu. Bülent zaten mektebe gidecekti, Nihal birkaç sene sonra gelin olacaktı. Çocuklarının bağları kendisinden yavaş yavaş çözülecek, nihayet bütün çocuklarla babaların arasında açılan uçurumlar onların arasında da -hatta şimdiki bağların samimiyetine nispetle daha büyük- bir boşluk açılacaktı. O zaman bu boşluğun yanında yalnız, ara sıra yalnızlığına teselli bahşetmek için uğraşan çocuklarının birkaç tebessüm sadakasıyla terk edilmiş kalp ısınamayarak, o yalnızlığın bütün kar parçaları hayatının neticeden mahrum kalmış fedakârlıklarını kalın bir kefenle örterek, evet, yapayalnız kalacaktı.

Zaten geçen tüm hayatı bir fedakârlıktan ibaret değil miydi? Tereddütlerine karşı fazla bir galebe silahı bulmak için izdivacının bütün şiir ve aşk hatıratını inkâr ediyor, bu ikinci sevdanın tasarlanmış beşiğini süslemek için biçare ölmüş aşkının mezarından çiçeklerini söküyor, koparıyordu.

O, otuz yaşına kadar nispeten masum bir hayat geçirmiş idi, hayatının en büyük aşk vakası, izdivacıydı. Şimdi düşünürken on altı senelik izdivaç devresi, hatıralarında bir zayıf papatyanın bile neşesinden mahrum, uzun, çıplak bir çöl parçası şeklinde uzanıyordu. Bu on altı sene yalnız zevcesinin bitmez tükenmez hastalıklarından mürekkep hatıralar bırakmış idi. O hastalıklarla cenk etmiş, çocuklarının annesini kurtarmak için senelerce uğraşmış idi; nihayet zaten beklenen netice bütün gayretlerini hiçe indirerek, işte, çocuklarını öksüz bırakmış idi. O zaman sarf olunan emekler, şimdi mükâfat bekleyen seslerle hatıralarının arasında bağırıyordu. O vakit ifa edilen bir vazife, şimdi bir hak hükmünü almış idi. Lakin kalbinde ufak bir helecanın susturulması kabil olamıyor, bu sebepleri Nihal ile Bülent’in fikirlerine nasıl kabul ettireceğine karar veremiyordu. İstiyordu ki vicdanına karşı kendisini temize çıkaran bu sebepler onu çocuklarına da affettirsin…

Birden gözlerini karşı tepelerden ayırdı. Kalender’e yaklaşıyorlardı; onlara, Bihter’e tesadüf edebileceğini düşündü. Dümene ufak bir darbe ile daha ziyade yanaştı; işte, uzaktan beyaz sandalı fark etmiş idi; dümene yine bir küçük darbe ile ufak bir eğrilik daha çizdi, iki sandal yekdiğerinden ancak birbirine çarpmayacak derecede açık kalmış idi.

Adnan Bey kendi kendisine, Şimdi, on dakika sonra haber alacaklar… diyordu. Bihter’in kabul cevabı vereceğinden emin idi, bunu genç kızın zaten gözlerinde açıkça okumuş, gözlerinin bakışında müracaatta gecikmesinden şikâyete benzer bir şey bile fark etmiş idi.

Kendi kendisine bir nakarat gibi Evet… diyordu. Şimdi, on dakika sonra… Tekrar, birden aklına Nihal’le Bülent geldi. Eve gidince onun da yapılacak bir işi vardı. Bugün çocukları hazırlamak istiyor, saadetinin tam olmasına mâni olacak olan şu helecanı da hemen susturmak için acele ediyordu.

Maun sandal artık yapılacak bir işi kalmamış gibi süratle suları yararak ilerlerken bu helecan büyüyordu. Hâlâ bir kolay yol bulamamış, aklına gelen çarelerin hiçbirine karar verememiş idi. Bir aralık Şakire Hanım’ı -zevcesinin gelin halayığı iken Nihal’in doğmasını müteakip çırak edilen ve o zamandan beri evde aile fertlerinden olmak ehemmiyetiyle kalan kadını- düşünüyor; ara sıra “Hayır, mürebbiyesini aracı kılmak daha iyi olur…” diyordu. Sandal rıhtıma yanaşıp da kapının önünde bekleyen küçük Habeş Beşir koşunca Adnan Bey hemen sordu:

“Çocuklar gelmediler mi?”

Gelmediklerini anladıktan sonra bir ferahlık duydu; şimdi onları hem görmek istiyor hem görmek zamanını tehire çalışıyordu. Bugün yalnız kalmak için çocukları mürebbiyeleriyle beraber Bebek Bahçesi’ne göndermiş idi.

Soyunup ev içinde giydiği ince şayaktan pantolonunu, beyaz keten gömleğini taktıktan sonra siyah alpaga ceketini aradı; asabi ellerle aynalı dolabın kapağını çekti, odanın köşesinde duran elbise askısına baktı, ceketini bulamıyordu. Eliyle zile bastı, Nesrin’e çıkıştı; “Her şey karmakarışık, hiçbir işime bakılmıyor, işte bir saattir siyah ceketimi arıyorum!” diyordu.

Siyah ceketin bir kolu, iskemlenin kenarından sarkıyordu. Adnan Bey arkasından çıkardığı elbiseleri onun üzerine atmış idi. Nesrin ilerleyerek ceketi elbiselerin altından çıkardı.

O, “Gördünüz mü? İskemlenin üstünde bırakmışsınız, hiçbir şeyi yerine koymak âdetiniz değil ki…” diyordu Bir müddetten beri böyle hizmetinin noksan görüldüğünden, hiçbir şeye bakılmadığından, hanımsız evde ne kadar dikkat edilse hizmetçilere meram anlatmak mümkün olmadığından bahsetmeyi âdet etmiş idi. Nesrin çıkarken sordu:

“Çocuklar gelmediler mi?”

Yatak odasından aşağı indikten sonra bir aralık sofanın penceresinden denize baktı, artık sabırsızlanıyordu. Sonra odasına, iş odasına girdi; bir şeyle meşgul olmak istiyordu. Onun başlıca merakı tahta üzerine oymacılık idi; bütün boş saatlerini kâğıt bıçakları, hokkalar, kibrit kutuları, üzerinde kabartma resimlerle kâğıt baskıları oymakla geçirirdi. Birkaç günden beri ortasında Nihal’in yandan çehresiyle bir küçük tabak çıkarmak için uğraşıyordu. Bunu eline almak, çalışmak istedi, çalışamadı. Tekrar zile bastı. Nesrin tekrar içeriye girdi.

“Nihal’le Bülent gelmediler mi?”

Nesrin bu defa gülümseyerek cevap verdi:

“Gelmediler efendim fakat şimdi nerede ise gelirler.”

Kız çıktıktan sonra Adnan Bey kalbinde vazıh bir korku hissi duydu. Evet, şimdi gelecekler; o zaman, o zaman ne yapacak?

En ziyade Nihal’i düşünüyordu. Tereddütlerine galebe çalmak için icat ettiği sebeplerin arasında hiçbir zaman susturmaya muvaffak olamadığı bir korku, bu vakanın Nihal üzerindeki tesirini düşünmekten doğan bir korku vardı. Babasıyla kendisinin arasında başka bir vücudun, başka bir muhabbetin engel olmasına bu nazik, narin, suda yetişmiş bir çiçeğe benzeyen kızın lakayt kalamayacağından emin idi. Pek iyi hissediyordu ki, henüz çocuk iken onu annesiz bırakan matemin o zaman tamamıyla duyulmayan acılarını sonradan, büyüyüp düşünmeye başladıkça birer birer duymuş, onlar çehresine gittikçe derinleşen bir yetim mazlumiyetinin hüzünlerini çekmiş idi. Babasına gülümseyerek bir bakışı vardı ki, ta gözlerinin içinde, ta o tebessümün altında, tamamıyla tanıyıp sevmeye vakit bulunamamış hatta siması bile hatırlanamayan annesi için bir matem gözyaşı saklıyor gibiydi. Şimdi bu babayı, bu ikinci anne bir parça onun elinden alacaktı. O biçare yüreği, bu ikinci ayrılıktan nasıl elim bir yara ile yırtılacaktı! Bunu düşündükçe kalbinde Nihal için ağlayan bir damar sızlardı fakat bu artık nazarında önüne geçilmek mümkün olmayan hatta vukusuna müsaade edilmek lazım gelen bir zarar hükmünü almış idi.

Adnan Bey şimdi odasının kahverengi uzun perdeler altında yarı bir karanlığa boğulan derinliklerine dalarak, iş masasının yanında meşin koltuğa yarım yaslanmış, ayaklarını uzatmış, düşünürken Nihal ile bütün refakat hayatı parça parça levhalarla koparak gözlerinin önünde yaşıyordu. İlk önce annesini kaybettikten sonra çocuğun huysuzluklarını, o bin türlü, olmayacak sebepler icat olunarak saatlerce devam eden ağlayışlarını görüyordu. O vakitler babasından başka onu kimse susturamazdı. Onda bir de asabi hastalık vardı ki düzensiz fasılalarla minimini nahif vücudunu saatlerce süren buhranlar içinde ezer, hırpalardı. Küçük yatağının yanında, o matem devresinde, o sinir buhranı saatlerinde geçirdiği ızdırap gecelerini düşündü. İşte şimdi hatırına geliyor: Bir gece uykusunun arasında, çocuğun kim bilir nasıl bir rüyadan sonra, korkulu bir sesle onu uyandırmak için “Baba! Baba!” dediğini işitmiş, yatağından kalkmış, yanına giderek sormuştu: “Ne istiyorsun, kızım?” O zaman o, babasını yanında gördükten sonra müsterih olarak, gülümseyerek annesinin vefatından sonra birinci defa olmak üzere sormuştu: “Yarın gelecek mi?” Böyle, ismini söylemeyerek, kim olduğunu belirtmeyerek annesinden bahsederdi. “Hayır kızım!” Her vakit yalnız bu cevapla kanaat ederken bu gece uykusunda galiba bir rüya ile başlayan bu bahsi takip etmişti: “Pek mi uzaklara gitti? Oradan gelmek zor mu bey baba?” O, cevap vermeyerek başını sallamış, bu iki suali tasdik etmişti. Çocuklara mahsus bir inatla o mutlaka bir cevap istiyordu: “Öyleyse biz oraya gidelim, olmaz mı? Baksanıza o gelmiyor, hiç, hiç, bir gün olsun gelmiyor…” Sonra babasının sükût ettiğini görerek birden küçük çıplak kollarını yorgandan çıkarmış, onun başını çekerek, ağzını kulaklarına yapıştırarak, kandilin titrek ve karanlığa benzeyen ziyası altında, etraftan gizli bir şey söylüyormuşçasına hafif, bir kuş nefesine benzeyen sesiyle “Yoksa öldü mü?” demişti. Bu hakikat birinci defa olarak ağzından çıkıyordu. Sonra minimini parmağını uzatarak ve babasının gözlerinden akan birer katre çekingen yaşı silerek ilave etmişti: “Lakin siz ölmeyiniz, babacığım, siz ölmezsiniz, değil mi?”

O, çocuğu teskin etmiş, yatağına zorla yatırarak örtüsünü üstüne çekmiş fakat yanından ayrılamayarak saatlerce, sessiz, uyumasını beklemişti. Çocuk o gece bütün içini çekerek nefes almıştı.

Geceleri onu bir müddet yanından ayıramaz, beraber yatardı. Şimdi bile Nihal’le Bülent aralık kapısı daima açık duran, yanında bir odada yatarlardı; daha ötede mürebbiyelerinin -ihtiyar Mlle de Courton’un- odası vardı. Yalnızlık bu baba ile kızı o kadar sıkı bağlarla bağlamıştı ki ancak birbirinin havası muhitinde yaşamaktan haz alabiliyorlardı; mürebbiye, Nihal’den ziyade Bülent’in bir arkadaşıydı. Gece Nihal, Bülent’in uykusunu bekler, kadınla beraber çıktıktan sonra babasıyla yalnız kalmakta garip bir lezzet bulur, güya hayatının bir türlü dolmayan boşluğu içinde babasıyla böyle baş başa kalış kalbinin bütün ıssız köşelerini saadetle dolduracak bir samimiyet kazanırdı.

Adnan Bey kızıyla bu refakat hayatının tafsilatını görürken etrafına, odasına; hatıralarının, kızıyla beraber geçen saatlerin sessiz şahitlerine bakıyordu. İşte, ta odanın karşı duvarını boydan boya kaplayan yüksek, geniş, oyma cevizden, tek parça camlı kapaklarıyla kütüphane, bütün vakur, iri kitaplarla dolu; ötede kapıya karşı, yan tarafta bir vakitler merak edilerek toplanmış güzel yazılardan mürekkep zengin bir levhalar mecmuası ki karmakarışık fakat perişanlığında gözleri okşayan latif bir zevk ile tertip edilerek duvarı kaplamış; sonra diğer duvarlarda, son merakının yadigârı: Oyulmuş tahtadan minimini hücreler, resim çerçeveleri, mendil kutuları, aralarından kurdeleler geçirilerek tutturulmuş yelpazeler, ta ortada büyük bir parça kök üstüne kabartma çıkarılmış bir ihtiyar başı… Bugün, bu şeyler ona tuhaf bir nazarla bakıyorlar gibiydi.

Duvardaki oymaları uzun uzun seyrediyordu. Bu ufak tefek şeyler, Nihal’in yanında, işte şurada, yeşil kalpaklı lambanın altında geçirilen muhabbet ve merhametle dolu bütün saatlerin mahsulleriydi.

Adnan Bey elini uzattı, masanın üstünden daha tamamlanamayan Nihal’in çehresini aldı. Bu henüz bitirilmemişti; henüz ne saçlarının, simasını ipekten bir çerçeve içine alan dalgaları ne de nahif çehresinin hastalıklı süzgünlüğü belliydi fakat o, yüzüne baktıkça kendisine ağlamak arzusunu veren hasta simayı şu müphem çizgilerin arasından tam bir açıklık ile görüyordu.

Ah! Nihal’in o yaşamaktan şikâyet ediyor zannolunan sarı, sarılığında uçucu bir pembeliğin aldatıcı neşeleri hemen solacak bir gül inceliğiyle titreyen hazin çehresi! O hasta iken sizi yalancı gülüşlerle aldatmaya, etrafındakileri sahte bir saadet içinde iğfal etmeye çalışan, derinliklerinde hastalıklı ruhu ağlarken gülen gözleri… Bunları bütün manalarıyla görüyordu. O vakit kızının hastalıklarını, o sinir buhranlarını, o ta ensesinden başlayarak haftalarca devam eden baş ağrılarını hatırlıyordu…

Birden karşısında, Nihal’in bu hazin simasını ağlayarak kendisine bakıyor zannetti. Bir dakika içinde, hayatında bugünün silinmiş olmasını arzu etti. Evet, bugün silinmiş olmalıydı, bugün de bütün diğer günler gibi netice vermeyen mücadelelerle geçmeliydi, mağlup olmamalıydı fakat şimdi yapılmış olan müracaat geri alınmayacak bir adım gibi görünüyordu; onu değiştirmeye, geçilmiş olan mesafeden geri dönmeye imkân bulmak hatırına gelmiyordu. O ağlayan hastalıklı çehrenin arkasında diğer bir çehre, siyah saçlarıyla, uzun kaşlarıyla, iri, mahmur gözleriyle, şiir ve gençlik dolu bir çehre ona çıldırtıcı tebessümlerle gülümsüyordu.

***

Nesrin kapıdan görünerek haber verdi:

“Geldiler efendim!..”

Nesrin’in arkasında Nihal’in sesi işitildi:

“Baba!” diyordu. “Siz bizden evvel mi geldiniz?”

Kuşaksız, açık mavi elbisesinin içinde yaşına nispetle uzun duran ince vücuduyla, zarif bir keçi yavrusu çehresinin inceliğini hatırlatan süzgün simasıyla Nihal koşarak içeri girdi; iki elleriyle babasının iki ellerini tuttu ve potinlerinin ucuna basıp yükselerek alnını babasının dudaklarına uzattı.

“Siz bizi başınızdan savar, kaçarsınız, öyle mi? diyordu. “Nereye gittiniz bakayım?.. Niçin bize çıkacağınızı söylemek istemediniz?.. Şimdi Beşir’den haber aldık. Oh! Benim minimini Beşirciğim, bana hepsini haber verir…”

Babası gülerek dinliyor; o durmaz dinlenmez çocuklara mahsus bir kıpırdaklıkla kâh masanın üstünde bir şeye dokunarak kâh elleriyle eteklerine vurarak, ağzından çıkan her kelimeye bir hareket katarak söylüyordu:

1
...
...
11