Читать книгу «Yanlış Yol» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

4

Wallander uykusunda bir çığlık attı. Sanki görünmez bir el ayaklarından birini çekip koparmaya çalışıyordu. Gözlerini açtığında ayağının kırık bazayla ayak ucundaki başlık arasına sıkıştığını fark etti. Sıkıştığı yerden kurtarmak için yan dönmek zorunda kaldı. Sonra kıpırdamadan yattı. Perdelerin arasından sızan günün ilk ışıklarını gördü. Komodinin üstündeki saate baktı. Dört buçuktu. Yalnızca birkaç saat uyumuştu, kendini çok yorgun hissediyordu. Bir kez daha tarlayı düşündü. Artık genç kızı daha net anımsıyordu. Benden korkmuyordu, diye geçirdi içinden. Ne benden ne de Salomonsson’dan kaçıyordu. Başka birinden kaçıyordu.

Yataktan kalkarak mutfağa gitti. Kahvenin olmasını beklerken dağınık oturma odasına giderek telesekreterine baktı. Telesekreterin kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. Dinleme düğmesine bastı. Önce kız kardeşi Kristina’nın sesini duydu: “Ara beni. Birkaç gün içinde mutlaka ara.” Wallander bu mesajın mutlaka yaşlı babasıyla bir ilgisi olması gerektiğini düşündü. Babası bakıcısıyla evlenmesine ve artık yalnız olmamasına karşın yine de değişken bir ruh hâline sahipti. Daha sonraki mesajsa Skånska Dagbladet’e abone olmayı isteyip istemediğini soran çekingen sesli birinden gelmişti. Tam kahvesini almak için mutfağa giderken bir başka mesaj daha duyuldu. “Ben Baiba. Birkaç günlüğüne Tallinn’e gidiyorum. Cumartesi döneceğim.” Birden, sevdiği kadını denetleyememenin verdiği yoğun kıskançlığı duydu içinde. Tallinn’e neden gidiyordu? Son konuştuklarında bu yolculukla ilgili hiçbir şey söylememişti. Mutfağa giderek fincanına kahve doldurdu ve Baiba’nın o saatte büyük olasılıkla uyuduğunu düşünmesine karşın yine de Riga’daki evin numarasını çevirdi. Telefona yanıt veren olmadı. Bir kez daha denedi ama sonuç değişmedi. Tedirginlik duygusu gittikçe artıyordu. Sabahın beşinde Tallinn’e gidemezdi. Neden evde değildi? Ya da evdeyse neden telefonu açmıyordu? Fincanını alarak Maria Caddesi’ne bakan balkonunun kapısını açtı ve oradaki tek sandalyeye geçip oturdu. Bir kez daha kolza tarlasındaki genç kız gözlerinin önünde belirdi. Bir an için kızı, Baiba’ya benzetti. Haksız yere kıskançlık duygusuna kapıldığını düşünmeye zorladı kendini. İkisi de ilişkilerini gereksiz sadakat yeminleriyle kısıtlamayacaklarına karar verdikleri için aslında böylesi bir kıskançlık duygusuna kapılmaya hakkı da yoktu. Bir Noel akşamı gecenin geç saatlerine kadar oturup birbirlerinden ne istediklerini açık açık tartışmışlardı. Aslında Wallander onunla evlenmek istiyordu. Ama Baiba özgür olma isteğinden söz açınca Wallander ona hak vermişti. Genç kadını yitirmemek için onun hiçbir isteğine karşı çıkmıyordu.

Saat henüz çok erken olmakla birlikte hava sıcaktı. Gökyüzü masmaviydi. Küçük yudumlarla kahvesini içti ve sarı kolza tarlasında kendini yakan genç kızı düşünmemeye çalıştı. Kahvesini bitirdikten sonra temiz bir gömlek bulabilmek amacıyla yatak odasına gitti. Banyoya girmeden önce evdeki tüm kirli eşyaları salonun ortasına yığdı. Bunları bir an önce çamaşırhaneye götürmesi gerekiyordu.

Evden çıktığında saat altıya çeyrek vardı. Sürücü koltuğuna oturduğunda arabanın bakımını haziranın sonuna kadar yaptırması gerektiğini hatırladı. Önce Regements Caddesi’ne, sonra da Österleden’e doğru sürdü arabayı. Daha önceden karar vermemesine karşın kent dışına uzanan yola saptı ve Kronoholmsvägen’deki yeni mezarlığın önünde durdu. Arabadan inerek alçak mezar taşlarının arasında yürüdü. Zaman zaman tanıdık birilerinin isimlerine rastlıyordu. Kendisiyle yaşıt birinin mezarına şaşkınlıkla baktı. Az ilerde mavi tulumlarını giymiş işçiler, çim biçme makinesini çalıştırmaya hazırlanıyorlardı. Mezarlığın içindeki ahşap banklardan birine geçip oturdu. Rydberg’in küllerini serptikleri o rüzgârlı ve soğuk kış gününden bu yana, yaklaşık dört yıldan beri, buraya gelmemişti. Törende Björk de vardı. Rydberg’in uzak akrabaları da gelmişti. Wallander mezarlığa gitmesi gerektiğini sıklıkla düşünüyordu fakat o âna kadar bunu bir türlü gerçekleştirememişti.

Üstünde Rydberg’in adı yazılı mezar taşı daha basit olabilirdi, diye geçirdi içinden. Burada yatan ölülerin ruhları arasında ona ulaşmakta zorluk çekiyorum.

Birden Rydberg’i gözünün önüne getirmekte zorlandığını fark etti. İçimde, yüreğimde ve beynimde de ölüyor demek ki, dedi kendi kendine. Kısa süre sonra da tüm anılar yok olacak.

Kendini birden kötü hissederek ayağa kalktı. Yanan kızı bir türlü kafasından atamıyordu. Doğruca emniyete gitti, odasına girerek kapıyı kapattı. Saat yedi buçukta Svedberg’e devredeceği çalıntı araba soruşturmasının kısa bir özetini çıkarmaya zorladı kendini. Masasının üstü temiz olsun diye dosyaların tümünü yere koymuştu.

Bir şeyi unutup unutmadığını denetlemek için kayıt defterine baktı. Defterin sayfaları arasında birkaç ay önce aldığı ve çoktan unuttuğu bir kazıkazan çıktı karşısına. Cetvelin kenarıyla kazıdıktan sonra 25 kron kazandığını gördü. Koridordan Martinson’un sesini duydu, kısa süre sonra da Ann-Britt Höglund’un sesini. Koltuğunda kaykılarak ayaklarını masanın üstüne koyup gözlerini kapadı. Baldır adalelerinden birine giren krampla gözlerini açtı. On dakikadan fazla uyumamıştı. Kendini toparlarken telefon çaldı. Ahizeyi kaldırınca savcı Per Åkeson’un sesini tanıdı. Birbirlerine günaydın dedikten sonra havalara ilişkin bir iki söz ettiler. Birlikte çalıştıkları uzun yıllar boyunca aralarında güzel bir uyum oluşmuştu. Aynı zamanda, iş dışında baş başa neredeyse hiç görüşmeseler de birbirlerine gözü kapalı güvenirlerdi.

“Marsvinsholm yakınlarındaki bir tarlada kendini yakan genç kızla ilgili haberi okudum,” dedi Åkeson. “Benden istediğin bir şey var mı?”

“İntihar olayıydı,” diye karşılık verdi Wallander. “Salomonsson adındaki yaşlı bir çiftçi dışında olayın tek görgü tanığı benim.”

“Orada ne arıyordun?”

“Salomonsson telefon etmişti. Genellikle böylesi bir şikâyet karşısında bir devriye memuru göndeririz ama hepsi çok yoğundu.”

“Yanan kızı izlemek hiç de hoş bir şey olmamalı.”

“İnan bana, tahmin ettiğinden de çok daha kötü bir şeydi. Kızın kim olduğunu öğrenmek zorundayız. Emniyetin telefonlarının çalmaya başladığından eminim. Kayıp yakınlarının bu haber karşısında endişeleneceğinden eminim.”

“Bunun bir cinayet olduğunu düşünmüyorsun, değil mi?”

Nedenini anlamadan yanıt vermek için bir an duraksadı.

“Hayır,” diye karşılık verdi sonra da. “İnsan bundan daha açık seçik bir şekilde kendi hayatına son veremez.”

“Sesin pek ikna olmuşa benzemiyor ama.”

“Kötü bir gece geçirdim. Senin deyiminle, korkunç bir deneyimdi.”

Her ikisi de bir süre konuşmadı. Wallander, Åkeson’un konuşmak istediği başka bir şey olduğunu fark etmişti.

“Seni aramamın başka bir nedeni daha var,” dedi. “Ama lütfen aramızda kalsın.”

“Sır saklamakta iyiyimdir.”

“Sana birkaç yıl önce başka bir şey yapmayı düşündüğümü söylediğimi hatırlıyor musun? Hani çok geç olmadan, yaşlanmadan önce.”

Wallander hatırlamaya çalıştı.

“Mültecilerden ve Birleşmiş Milletler’den söz ettiğini hatırlıyorum. Sudan’dan mı söz etmiştin?”

“Uganda. Sonunda beklediğim teklif geldi. Ben de kabul etmeye karar verdim. Eylül ayı itibariyle bir yıl ücretsiz izin alacağım.”

“Karın bunu nasıl karşıladı?”

“Aslında seni bu yüzden aradım. Bana biraz moral vermen için. Onunla henüz konuşmadım.”

“O da seninle gelecek mi?”

“Hayır.”

“O zaman şaşıracağından eminim.”

“Bu konuyu ona nasıl açmam gerektiğini bana söyler misin?”

“Ne yazık ki sana bu konuda yardımcı olamayacağım. Ama bana sorarsan doğruyu yapıyorsun. İnsanları hapse tıkmanın dışında başka şeyler de vardır yaşamda.”

“Karımla konuştuktan sonra seni ararım.”

Telefonu tam kapatmak üzereyken Wallander birden ona bir şey sorması gerektiğini hatırladı.

“Senin yerine Anette Brolin mi geçecek?”

“Taraf değiştirdi, Anette artık Stockholm’de avukat olarak çalışıyor,” dedi Åkeson. “Bir zamanlar ondan biraz hoşlanıyordun, değil mi?”

“Hayır,” dedi Wallander. “Yalnızca merak ettim o kadar.”

Telefonu kapattı. Hiç beklemediği bir kıskançlık duygusunun tüm benliğini sardığını fark etti. Uganda’ya giderek tamamıyla farklı bir şey yapmayı kendisi de isterdi doğrusu. Üstüne benzin döken genç bir insanın alevler içinde yanışını görmek kadar kötü hiçbir şey olamazdı. Bu acımasız dünyaya bir süre için bile olsa nokta koyacak olan Per Åkeson’u kıskandı.

Bir gün önceki neşesi balon gibi sönmüştü. Pencerenin kenarına yaklaşarak dışarıya baktı. Eski su kulesinin yanındaki çimler yemyeşildi. Wallander birini öldürdükten uzun süre sonra hastalık iznine ayrıldığı geçen yılı düşündü. O bunalımdan henüz kurtulup kurtulmadığından hâlâ emin değildi. Ben de mutlaka Per Åkeson’un yaptığı gibi yapmalıyım, diye geçirdi içinden. Benim için de mutlaka bir yerlerde bir Uganda vardır. Hem benim hem de Baiba için.

Uzun süre pencerenin önünde durdu. Sonra masasına dönerek kız kardeşi Kristina’yı aradı. Kardeşinin telefonu sürekli meşguldü. Masasının çekmecesinden not defteri çıkararak bir gece öncesinin olaylarına ilişkin raporunu yazmaya başladı. Sonra da Malmö’deki patoloji bölümünü aradı ama yanık cesede ilişkin kendisine bir şeyler söyleyebilecek doktorla bir türlü bağlantı kuramadı.

Dokuza beş kala bir fincan kahve alarak toplantı odalarından birine gitti. Höglund telefonda konuşuyordu, Martinson da bahçe aletleri kataloğunu inceliyordu. Svedberg her zamanki yerinde oturmuş, bir kalemle boynunu kaşıyordu. Pencerelerden biri açıktı. Wallander kapının önünde yoğun bir dejavu duygusuna kapıldı. Martinson katalogdan başını kaldırıp arkadaşını başıyla selamladı. Svedberg anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı, Höglund da telefonda çocuklarından birine sabırla bir şeyler anlatmayı sürdürdü. Hansson bir elinde kahve fincanı diğerinde içinde tarlada teknisyenlerin bulduğu kolye olan poşetle içeri girdi.

“Sen hiç uyumaz mısın?” diye sordu Hansson.

Wallander bu soru karşısında öfkelendiğini hissetti.

“Neden soruyorsun?”

“Son günlerde hiç aynaya baktın mı?”

“Dün gece eve çok geç gittim. Yeteri kadar da uyudum.”

“Şu futbol maçları da,” dedi Hansson. “Gece yarısı oynanıyor.”

“Ben maç izlemem,” dedi Wallander.

Hansson ona hayretle baktı.

“İzlemez misin? Oysa ben herkesin gece yarılarına kadar oturup maç izlediğini sanıyordum.”

“İlgilenmiyorum,” dedi Wallander. “Bunun biraz garip olduğunu biliyorum ama bildiğim kadarıyla emniyet müdürlüğü herkesin maçları izlemesine ilişkin bir bildiri de yayımlamadı.”

“Bu bizim son şansımız olabilir,” dedi Hansson.

“Neden?”

“İsveç, Dünya Kupası’nda oynuyor. Umarım bu maçı yüzümüze gözümüze bulaştırmayız. Savunmamız beni çok endişelendiriyor.”

“Anlıyorum,” dedi Wallander kibar bir sesle. Höglund hâlâ telefonda konuşuyordu.

“Ravelli,” diye sürdürdü Hansson konuşmasını İsveç kalecisinden söz ederek.

Wallander konuşmasını sürdürmesini bekledi ama susmuştu.

“Ne olmuş ona?”

“Beni endişelendiriyor.”

“Neden? Hasta mı?”

“Bence dengesizin teki. Ne istediğini bilmiyor. Kamerun’a karşı oynadığımız maçta tam bir felaketti. Garip zamanlarda topa tekmeler savurdu, kale çizgisinde tuhaf şeyler yaptı.”

“Polisler de dengesiz olabilir,” dedi Wallander.

“Futbolcularla polisleri kıyaslayamazsın,” dedi Hansson. “Hiç olmazsa bizler kale çizgisinde kalalım mı yoksa ileriye mi fırlayalım diye ani kararlar vermek zorunda değiliz.”

“Öyle mi dersin?” dedi Wallander. “Belki de olay yerine bir an önce gitmek için koşuşturan polisle topun kalesine girmemesi için kale çizgisinden fırlayan kaleci arasında benzerlik vardır.”

Hansson ona şaşkınlıkla baktı ama bir şey söylemedi. Masanın etrafına oturarak Höglund’un konuşmasını bitirmesini beklediler. Kadın polislere her zaman karşı olan Svedberg herkesin Höglund’u beklediğini belli etmek istercesine kalemiyle masaya vuruyordu. Wallander ona bu anlamsız tepkisinden vazgeçmesini söylemeyi düşündü. Höglund çok iyi bir polisti ve birçok açıdan Svedberg’den daha yetenekliydi.

Beklemeyi sessizlik içinde sürdürdüler.

Höglund sonunda telefonu kapatarak yanlarına gelip oturdu.

“Bisiklet zinciri,” dedi. “Çocuklar annelerinin eve gidip bisikletlerini tamir etmekten daha önemli işleri olduklarını nedense bir türlü anlayamıyorlar.”

“İstersen eve gidebilirsin,” dedi Wallander. “Bu toplantıyı sensiz de yapabiliriz.”

Höglund başını hayır dercesine salladı. Sonra da kararlı bir ses tonuyla ekledi.

“Doğru olmayan bir şeye alışmalarına izin veremem.”

Hansson içinde kolye olan poşeti masanın üstüne koydu.

“Kimliği meçhul bir genç kız intihar etti. Cinayet değildi. Suç işlenmedi. Biz yalnızca kadının kimliğini öğrenmek zorundayız.”

Wallander birden Hansson’un Björk gibi davranmaya başladığını hissetti. Onun bu davranışına kahkahalarla gülmemek için kendini zor tuttu. Bakışları Ann-Britt’le karşılaştı. O da aynı şeyi düşünüyor gibiydi.

“Telefonlar çalmaya başladı,” dedi Martinson. “Santralin başına bir adam oturttum, gelen telefonlarla o ilgileniyor.”

“Ona kızı tarif edeyim o zaman,” dedi Wallander. “Bir yandan da kayıp listesindeki insanlar üstünde dikkatlerimizi yoğunlaştıralım. Belki o da kaybolduğu bildirilen kişilerden biriydi. Eğer bu listede yoksa er ya da geç birileri onu aramaya çıkacaktır mutlaka.”

“Bununla ben ilgilenirim,” dedi Martinson.

Hansson poşeti açarak, “Meryem Ana kolyesi ve üstüne D.M.S. harfleri kazınmış. Galiba altın.” Hepsinin bildiği şeyleri bir kez daha tekrarladı.

“Kısaltmalar ve birkaç sözcüğün baş harflerinin ya da ilk hecelerinin bir araya gelmesiyle oluşan sözcükleri içeren bir bilgisayar programı var.” Bilgisayar konusunda hepsinden daha bilgili olan Martinson konuşmasına devam etti. “Harflerin varyasyonlarını bilgisayara yükleyerek bir şeyler öğrenebiliriz belki.”

Wallander uzanarak kolyeyi aldı. Hem madalyonda hem de zincirde hâlâ is vardı.

“Çok güzel,” dedi. “Ama İsveçlilerin çoğu dini sembol olarak haç takarlar, değil mi? Meryem Ana, Katolik ülkelerde daha yaygındır.”

“Mülteci ya da göçmen olabilir mi demek istiyorsun?” diye sordu Hansson.

“Ben yalnızca bu kolyenin neyi simgelediğini söylüyorum, o kadar,” diye karşılık verdi Wallander. “Her ne olursa olsun bu bilginin de tanımlamaya eklenmesi gerekir. Telefon başında oturan kişinin bu ayrıntıyı da bilmesi lazım.”

“Kızın robot resmini basına dağıtacak mıyız?” diye sordu Hansson.

Wallander hayır dercesine başını salladı.

“Henüz değil. İnsanları gereksiz yere korkutmanın ya da endişelendirmenin bir anlamı yok.”

Bir gece önceki olayları yeniden düşündü. Kolza tarlasındaki yalnız genç kız. Genç kızın kendini neden yaktığını öğrenmedikçe bu düşünceyi kafasından atamayacağını biliyordu. Gençlerin yaşamak istemediği bir dünyada yaşıyorum, diye geçirdi içinden. Eğer bu mesleği sürdüreceksem bunun nedenini anlamak zorundayım.

Hansson tam olarak anlayamadığı bir şey söylemişti.

“Tartışacak başka bir şey var mı?” diye yineledi sorusunu Hansson.

“Malmö’deki patologla ben görüşüyorum,” dedi Wallander. “Sven Nyberg’le görüşen oldu mu? Eğer olmamışsa ben onunla da görüşürüm.”

Toplantı bitmişti. Wallander odasına giderek ceketini giydi. Kız kardeşini ya da Baiba’yı bir kez daha aramayı düşündü. Ama sonra vazgeçti.

Arabasına atlayarak doğruca Marsvinsholm yakınlarındaki Salomonsson’un çiftliğine gitti. Birkaç polis projektörlerle kabloları topluyordu. Daha sonra bir ara gidip Salomonsson’un nasıl olduğuna bakmaya karar verdi. Gecenin şokunu atlatmışsa belki bir şeyler hatırlayabilirdi.

Tarlaya doğru gitti. Toprak simsiyah olmuştu. Wallander bulunduğu yerden Nyberg’in iki teknisyenle birlikte yanıp kül olan alanda araştırmalarını sürdürdüklerini gördü. Wallander’i gören Nyberg onu başıyla selamladı. Üç adam ter içinde çamura bulanmış bir hâlde çalışıyorlardı.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu Wallander. “Bir şeyler bulabildiniz mi?”

“Kızın yanında bir hayli benzin olduğu anlaşılıyor,” dedi Nyberg yerinde doğrularak. “Yarısı erimiş beş şişe daha bulduk. Yangın çıktığında şişelerin boş olduğunu sanıyorum. Şişeleri bulduğumuz yerlere bir çizgi çekersen kızın benzini dört bir yanına döktüğünü görürsün.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Wallander.

Nyberg başını salladı.

“Kız çevresinde bir hendek oluşturmuş demek istiyorum. Benzini de bu hendeğin çevresinde bir daire çizerek dökmüş. Bu hendeğin içinde de kendisine bir yer oluşturmuş. Sakladığı elindeki son benzin dolu şişeyle hendeğin tam ortasında durmuş. Belki çok korkuyordu ve panik içindeydi. Belki deliydi ya da ciddi bir şekilde hastaydı. Bilemiyorum. Ama kız kendini yaktı. Ne yaptığının da farkındaydı.”

Wallander düşünceli bir şekilde başını salladı.

“Kızın buraya nasıl gelmiş olabileceğine ilişkin bana bir şeyler söyleyebilecek misin?”

“Köpekli arama ekibi gönderdim,” dedi Nyberg. “Ama büyük olasılıkla kızın izini bulamayacaklar. Benzin kokusu tüm toprağın kokusunu bastırdı. Köpeklerin kafasının karışacağından eminim. Bisiklet de bulamadık. E65’e uzanan traktör yolunda da bir şey yoktu. Bana sorarsan kız buraya paraşütle gelmiş olmalı.”

Nyberg ekipman çantasından bir rulo tuvalet kâğıdı çıkararak ter içindeki yüzünü sildi.

“Doktorlar ne diyor?” diye sordu.

“Henüz bir şey söylemediler,” diye karşılık verdi Wallander. “Bence onların işi de zor.”

Nyberg’in yüzünde birden ciddi bir ifade oluştu.

“İnsan neden kendisini yakar ki? İnsan kendisine bunca büyük bir acı çektirerek neden yaşamına son vermek ister? Yaşam bu denli kötü mü?”

“Ben de aynı soruları kendime sorup duruyorum,” dedi Wallander.

Nyberg başını iki yana salladı.

“Burada neler oluyor?”

Wallander karşılık vermedi. Söyleyecek bir şeyi yoktu.

Arabasına dönerek emniyete telefon etti. Telefona Ebba yanıt verdi. Wallander, Ebba’nın meraklı sorularından kurtulmak için çok acelesi varmış gibi davrandı.

“Tarlası yanan çiftçiyle konuşmaya gidiyorum,” dedi. “Öğleden önce oraya gelemeyeceğim.”

Ystad’a döndü. Hastanenin kafeteryasında kahve içip sandviç yedi. Sonra da Salomonsson’un nerede olduğunu öğrenmek için bir görevli bulmaya gitti. Karşısına çıkan ilk hemşireyi durdurarak kendisini tanıttı ve ne istediğini söyledi. Hemşire ona şaşkınlıkla baktı.

“Edvin Salomonsson?”

“Adının Edvin olup olmadığını bilmiyorum. Marsvinsholm’da dün gece çıkan yangından sonra buraya getirilen adam.”

Hemşire dikkatle onu dinliyordu.

“Onunla görüşmek istiyorum. Eğer konuşabilecek durumdaysa tabii ki.”

“Konuşabileceğini sanmıyorum,” diye karşılık verdi hemşire. “Öldü.”

Wallander ona şaşkınlıkla baktı.

“Öldü mü?”

“Bu sabah uykusunda kalp krizi geçirerek öldü. İsterseniz doktorlardan biriyle konuşun. Size daha ayrıntılı bilgi verebilirler.”

“Buna gerek yok,” dedi Wallander. “Ben onun nasıl olduğuna bakmaya gelmiştim. Artık öğrendim.”

Wallander hastaneden çıkarak kızgın güneşin altında yürüdü.

Ne yapacağını bilemiyordu.

1
...
...
12