Daha sonraları Wallander kolza ekili tarlada yanan kızı, unutmak istediği bir karabasan gibi hatırlayacaktı. Akşamın geri kalan bölümünü oldukça sakin geçirmesine karşın hiç de hoş olmayan ayrıntıları hatırlayıp durmuştu. Martinson, Hansson ve özellikle de Ann-Britt Höglund onun vurdumduymazlığına çok kızmışlardı. Ne var ki kendisini korumak için oluşturduğu sert kabuğun altında ne tür fırtınaların koptuğunu görememişlerdi. Aslında iç dünyasında kıyamet kopuyordu.
Sabahın ikisinde evine gitti. Üstünde hâlâ kirli giysileri ve çamurlu botlarıyla kanepeye oturduğunda ancak o zaman kendini bıraktı. Bir duble viski hazırladı. Balkon kapısını ardına dek açtı, sonra bir çocuk gibi hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Kendini yakan kız çok gençti. Kızı Linda’yı anımsatmıştı ona.
Polis teşkilatında çalışmaya başladığı günden beri olay yerine her çağrıldığında kendisini hep en kötüsüne hazırlamayı öğrenmişti. Kendilerini asan, ağızlarına kurşun sıkan ya da kafalarını havaya uçuran insanlar görmüştü. Gördüklerine bir şekilde katlanmayı, sonra da bir kenara atmayı öğrenmişti. Ama kurbanlar genç ya da çocuk olduğunda bu öğrendiklerini ne yazık ki uygulayamıyordu. Öylesi zamanlarda kendisini işe yeni başlayan acemi bir polis gibi savunmasız hissederdi. Polislerin çoğunun da aynı şekilde tepki gösterdiğini biliyordu. Çocuklar ya da gençler vahşice öldüklerinde devreye giren savunma mekanizması işe yaramazdı, polis olarak çalışmayı sürdürdükçe de bunun kaçınılmaz olacağının farkındaydı.
Tarlayla birlikte genç kızın cayır cayır yanmasına tanık olduktan sonra kusmuştu. Ağzında kusmuklarla dehşet içinde Salomonsson’un yanına gitmişti. Yaşlı çiftçi gözlerini yanan tarlasından alamıyordu. Wallander çiftçiye telefonun nerede olduğunu sormuştu. Yaşlı adam söylenileni anlayamadığından ya da belki de duyamadığından Wallander adamcağızı eve doğru sürüklemek zorunda kalmıştı. Evin içi yıkanmamış yaşlı bir adamın sürdürdüğü yaşamın tuhaf kokusunu yansıtıyordu. Telefon holdeydi. Wallander 90 000 numarasını çevirdi, telefona yanıt veren santral memuru daha sonra onun son derece sakin bir sesle konuştuğunu söylemişti.
Alevler gökyüzüne yükselirken Wallander, Martinson’un evine telefon etti. Önce kızıyla konuştu, sonra da arka bahçede çimleri biçen Martinson’u telefona çağırmasını rica etti. Elinden geldiğince net bir şekilde olayı anlatarak Martinson’a Hansson’la Höglund’a haber vermesini söyledi. Telefonu kapattığında hemen mutfağa gidip yüzünü yıkadı. Dışarı çıktığında Salomonsson hâlâ aynı yerde duruyor ve boş gözlerle yanan tarlasına bakıyordu. Salomonsson’un komşuları arabalarıyla gelmişlerdi ama Wallander bağırarak yaklaşmamalarını söyledi onlara. Komşuların Salomonsson’a yaklaşmalarına bile izin vermemişti. Uzaklardan gelen itfaiye sirenlerini duydu. İtfaiyeden kısa süre sonra da iki polis arabasıyla ambulans geldi. İtfaiye erlerinin başında Wallander’in çok güvendiği Peter Edler vardı.
“Ne oldu?” diye sordu Peter Edler.
“Sonra anlatırım,” diye karşılık verdi Wallander. “Tarlada bir ceset var.”
“Ev tehlikede değil,” dedi Edler. “Söndürmeye başlayalım.”
Sonra Salomonsson’a dönerek traktör yoluyla tarlaların arasındaki hendeklerin genişliklerini sordu. Bu arada ambulansla gelen doktor yanlarına yaklaştı. Wallander onunla daha önce de karşılaşmıştı ama adını hatırlayamıyordu.
“Yaralı var mı?” diye sordu doktor.
Wallander başını hayır dercesine salladı.
“Bir kişi öldü,” dedi. “Tarlada.”
“O zaman cenaze arabası gerekecek,” dedi ambulansın şoförü. “Ne oldu?”
Wallander’in içinden yanıt vermek gelmiyordu. Bunun yerine orada bulunanların arasından en iyi tanıdığı polise, Norén’e döndü.
“Tarlada bir ceset var. Yangın sönünceye kadar bir şey yapamayız ama sonra cesedi oradan almalıyız.”
Norén tamam dercesine başını salladı.
“Kaza mı oldu?” Norén merakını gizleyememişti.
“İntihar,” dedi Wallander.
Birkaç dakika sonra Norén, Wallander’e kâğıt bardakta kahve uzatırken Martinson da olay yerine geldi. Wallander kahvesini almak için elini uzattığında elinin titrediğini şaşkınlıkla fark etti. Ann-Britt Höglund da Hansson’la birlikte gelmişti. Wallander olanları meslektaşlarına anlattı.
Sürekli aynı cümleyi kullanıyordu: Genç kız meşale gibi yandı.
“Bu korkunç bir şey,” dedi Höglund.
“Çok korkunçtu. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Hiçbirinizin böylesi bir şeyle karşı karşıya kalmamanızı dilerim.” Wallander bunları söyledikten sonra susmuştu.
Bir süre yangını söndürmeye çalışan itfaiye erlerini sessizce izlediler. Meraklılar doluşmuştu fakat polis onları yaklaştırmıyordu.
“Kız nasıl biriydi?” diye sordu Martinson. “Yakından görebildin mi?”
Wallander evet dercesine başını salladı.
“Birinin yaşlı adamla konuşması gerek. Adamın adı Salomonsson.”
Hansson, Salomonsson’un koluna girmiş onu mutfağa doğru götürüyordu. Höglund, Peter Edler’in yanına giderek onunla konuşmaya başladı. Yangını denetim altına alabilmişlerdi. Höglund geri döndüğünde yangının kısa süre sonra tamamıyla söndürüleceğini söyledi.
“Kolzalar çabuk alev alıyor,” dedi. “Ayrıca dün yağmur yağdığı için toprak da ıslak.”
“Çok gençti,” dedi Wallander. “Kara saçlı ve kara deriliydi. Üstünde sarı bir rüzgârlıkla, eğer yanlış hatırlamıyorsam, kot pantolon vardı. Ayaklarında ne olduğunu bilmiyorum. Çok korkuyordu.”
“Neden korkuyordu?” diye sordu Martinson.
Wallander karşılık vermeden bir an sustu.
“Benden korkuyordu. Tam olarak emin değilim ama polis olduğumu ve durmasını söylediğimde korkusu daha da artmıştı. Bunun dışında başka neden korktuğunu bilemiyorum.”
“Söylediklerini anladı mı?”
“Hiçbir şeyi anlamasa polis sözcüğünü anlamıştır. Bundan eminim.”
Yangından geriye yalnızca kalın bir duman tabakası kalmıştı.
“Tarlada başka kimse yok muydu?” diye sordu Höglund. “Kızın yalnız olduğundan emin misin?”
“Hayır,” dedi Wallander. “Emin değilim. Ama onun dışında kimseyi görmedim.”
Bir süre Wallander’in az önce söylediklerini düşündüler.
Kimin nesiydi, diye geçirdi içinden Wallander. Buraya nereden gelmişti? Neden kendini yaktı? Eğer ölmek istediyse bunu neden kendine işkence ederek yapmıştı?
Salomonsson’la konuşan Hansson yanlarına yaklaştı.
“Amerika’da yaptıkları gibi yapmalıyız biz de,” dedi. “Evin içindeki kokudan etkilenmemek için elimizin altında mentol bulundurmalıyız. Lanet olsun, koku buraya kadar geliyor. Bana sorarsan yaşlı erkekler eşlerinden önce ölmeli.”
“Doktorlardan birine söyle de gidip bir baksın,” dedi Wallander. “O da büyük bir şok yaşadı.”
Martinson bu mesajı iletmek üzere yanlarından ayrıldı. Peter Edler kaskını çıkararak Wallander’in yanına yaklaştı.
“Az sonra tamamıyla sönecek,” dedi. “Ama bu gece yine de önlem amacıyla itfaiye arabalarından birini burada bırakacağım.”
“Tarlaya ne zaman girebiliriz?” Wallander sabırsızlanmaya başlamıştı.
“Bir saat içinde. Ama bir süre daha duman olacak, haberin olsun. Tarla soğumaya başladı bile.”
Wallander, Peter Edler’i kenara çekti.
“Tarlaya gittiğimde ne göreceğim?” diye sordu. “Kız, üstüne beş litre benzin döktü. Ve çevresindeki her şey alev aldığına göre yere de dökmüş olmalı.”
“Göreceklerin pek hoş şeyler değil. Aslında görülecek fazla bir şey de yok zaten.”
Wallander bu konuda daha fazla konuşmadı. Hansson’a döndü.
“Olaya nasıl bakarsak bakalım bunun bir intihar vakası olduğunu biliyoruz,” dedi Hansson. “Ve elimizde de kusursuz bir tanığımız var: bir polis.”
“Salomonsson neler söyledi?”
“Kızı daha önce hiç görmediğini ve ilk kez bu sabah saat beşte gördüğünü söyledi. Adamın yalan söylediğini sanmıyorum.”
“Bir başka deyişle, kızın kim olduğunu bilmiyoruz,” dedi Wallander. “Ve onun neden kaçtığını da.”
Hansson şaşkınlıkla baktı.
“Neden bir şeyden kaçtığını düşünüyorsun?”
“Korkuyordu,” dedi Wallander. “Tarlada gizleniyordu. Polis geldiğinde de kendini yakmaya karar verdi.”
“Kızın ne düşündüğünü bilemeyiz,” dedi Hansson. “Sana korkmuş gibi gelmiş de olabilir.”
“Hayır,” dedi Wallander. “Korkunun ne olduğunu bilebilecek kadar çok korku gördüm ben.”
Ambulans ekibinden biri yanlarına yaklaştı.
“Yaşlı adamı hastaneye götürüyoruz. Durumu hiç iyi değil.”
Wallander tamam dercesine başını salladı.
Kısa süre sonra da adli tıp ekibi arabalarıyla geldi. Wallander cesedin yerini onlara göstermeye çalıştı.
“Bence eve gitsen iyi olacak,” dedi Höglund. “Bu akşam yeterince kötü olaya tanık oldun.”
“Hayır. Kalacağım.” Wallander her şey bitinceye kadar kalmaya karar vermişti.
Dumanlar azalıp sekiz buçuğa doğru yangın tam olarak sönünce Peter Edler artık tarlaya gidip incelemelerine başlayabileceklerini söyledi. Hava henüz tam olarak kararmamasına karşın Wallander projektörlerin getirilmesini istedi.
“Orada cesedin dışında başka bir şeyler de olabilir,” dedi Wallander. “Dikkatli olun. Bu akşam burada işi olmayanlar geride kalsın.”
Sonra da yapmak zorunda olduğu şeyi aslında yapmak istemediğini düşündü. Aslında o anda arabasına atlayıp olay yerinden uzaklaşmak ve sorumluluğu diğerlerine bırakmayı çok istiyordu.
Tek başına tarlaya doğru gitti. Diğerleri oldukları yerde kalmış dikkatle onu izliyorlardı. Göreceklerinden ve midesindeki düğümün çözülmesinden korkuyordu.
Ceset düşündüğünden daha kötü görünüyordu. Ölmeden önce havaya kaldırdığı yanmış kolları kaskatı kesilmişti. Yüzü, saçları ve giysileri yanmıştı. Geriye yalnızca korku ve perişanlık yansıtan kül olmuş bedeni kalmıştı. Wallander arkasını dönerek simsiyah olmuş tarladan geçti. Bir an için bayılacağını sandı.
Adli tıp ekibi projektörlerin ışığı altında çalışmalarına başladılar. Yoğun ışık kümesinin çevresinde güveler uçuşuyordu. Hansson evin içindeki kötü kokunun gitmesi için mutfak penceresini ardına kadar açmıştı. Mutfak masasının çevresindeki sandalyeleri çekerek oturdular. Höglund’un önerisiyle kahve yapmaya karar verdiler.
“Filtre kahvesi yok, yalnızca Nescafe var,” dedi Höglund mutfakta tüm çekmecelere ve dolaplara baktıktan sonra. “İster misiniz?”
“Evet. Sert olsun da ne tür kahve olursa olsun.” Wallander fikrini belirttikten sonra etrafı incelemeye koyuldu.
Eski mutfak dolaplarının yanındaki sürmeli kapının yanı başındaki duvarda eski moda bir saat asılıydı. Wallander birden saatin çalışmadığını fark etti. Buna benzer bir saati Baiba’nın Riga’daki evinde gördüğünü hatırladı, onun da akreple yelkovanı hareket etmiyordu. Saat bir şeyden ötürü durmuş olmalı, diye geçirdi içinden. Sanki akreple yelkovan saati durdurarak zamanı geri çevirmeye çalışıyor gibiydi. Baiba’nın kocası, Riga limanında soğuk bir gecede öldürülmüştü. Tarladaki o zavallı kızcağız da kolza denizinde batan bir geminin içindeymişçesine hunhar bir şekilde yaşamına son vermişti.
Wallander genç kızın kendinden nefret ettiğini ve bu yüzden de acımasızca vücudunu ateşe verdiğini düşünüyordu. Genç kız ellerini kollarını sallayarak kendisine bağıran polisten kaçmıyordu. Kendinden kaçıyordu.
Masanın başında sessizce oturarak düşünüyordu. İş arkadaşları ona bakıyor ve işe başlamasını bekliyorlardı. Wallander pencereden projektörün güçlü ışığı altında teknisyenlerin cesedi incelediklerini görebiliyordu. Bir flaş patladı, bunu bir diğeri izledi.
“Cenaze işlerine haber veren oldu mu?” diye sordu birden Hansson.
Wallander sanki birisi kulağının dibinde bir şey patlatmış gibi irkildi. Hansson’un sorduğu bu basit soru, onu göz ardı etmeye çalıştığı gerçekle yüz yüze getirmişti.
Birkaç saat önce yaşadıkları gözlerinin önünden gitmiyordu. Olağanüstü güzellikteki İsveç yazının tadını çıkararak arabasını sürerken bir yandan da Barbara Hendricks’in kadife sesine kendisini kaptırmıştı. Sonra da kolza tarlasında karşısına ürkek bir hayvana benzeyen genç kız çıkıvermişti. Ve birden kendini bir karmaşanın içinde bulmuştu. Olmaması gereken şeyler olmuştu.
Cenaze işlerine bağlı bir ekip yola çıkmıştı.
“Prytz ne yapması gerektiğini biliyor,” dedi Martinson ve Wallander az önce adamın anımsamakta zorlandığı adını hatırladı.
Bir şeyler söylemesi gerektiğinin bilincindeydi.
“Şimdi bildiklerimize bir bakalım,” diye söze başladı. Deneyimli polis yaşadıklarını dile getirmekte güçlük çekiyordu. “Tek başına yaşayan yaşlı bir çiftçi sabahın erken saatlerinde kalkıyor ve kolza tarlasında bir kız görüyor. Tarladaki ürünün başına bir şey gelmesini istemediğinden de kıza seslenerek onu oradan uzaklaştırmaya çalışıyor. Kız gizleniyor, sonra yeniden ortaya çıkıyor ve bu oyun defalarca yineleniyor. Akşama doğru yaşlı çiftçi emniyete telefon ediyor. Polis arkadaşlarımız iki araba kazasıyla ilgilenmek için gittiklerinden zorunlu olarak ben buraya geliyorum. Dürüst olmam gerekirse yaşlı adamın anlattıklarına önce inanmamıştım. Salomonsson bana biraz kafası karışmış biri izlenimi verdiğinden oradan ayrılıp sosyal hizmetlerle bağlantı kurmaya karar vermiştim. Tam o sırada tarladaki kızı gördüm. Onunla konuşmaya çalıştım ama kaçtı. Sonra da plastik bir şişeyi kaldırarak başından aşağı benzini döktü ve çakmakla kendini yaktı. Gerisini biliyorsunuz. Kız yalnızdı, elinde bir şişe benzin vardı ve yaşamına son verdi.”
Ne söylemesi gerektiğini kestiremiyormuşçasına birden durdu. Kısa süre sonra da sözlerini bıraktığı yerden sürdürdü.
“Genç kızın kim olduğunu bilmiyoruz,” dedi. “Kendini neden öldürdüğünü de. Onu size tarif edebilirim ama hepsi bu kadar. Daha fazla bir şey bilmiyorum.”
Ann-Britt Höglund mutfak dolabından kahve fincanlarını çıkardı. Martinson arka bahçeye giderek işedi. Geri döndüğünde Wallander bildiklerini anlatmayı ve ne yapmaları gerektiğine dair sözlerini sürdürdü.
“Kızın kim olduğunu öğrenmeliyiz,” diye devam etti konuşmasına. “En önemli konu bu. Aslında bundan başka bir şey yapamayız. Siyahi bir kız olduğu için öncelikle mültecilere ve mülteci kamplarına bakmalıyız. Sonra da adli tıbbın bulgularını bekleyeceğiz.”
“Ama ne olursa olsun burada bir cinayet işlenmediğini biliyoruz,” dedi Hansson. “Dolayısıyla görevimiz kızın kimliğini ortaya çıkarmak olacak.”
“Mutlaka bir yerlerden buraya gelmiş olmalı,” dedikten sonra Höglund sözlerini sürdürdü. “Buraya kadar yürümüş mü? Bisikletle mi gelmiş? Arabayla mı? Benzini nereden almış? Bu ve buna benzer yanıtlanması gereken birçok soru var.”
“Ve neden burada?” diye ekledi Martinson. “Neden Salomonsson’un kolza tarlasında. Bu çiftlik ana yoldan çok uzakta.”
Bu sorular yanıtlanamadan havada asılı kalıyordu. Norén mutfağa gelerek bazı gazetecilerin geldiğini ve neler olduğunu öğrenmek istediklerini söyledi. Wallander ayağa kalktı.
“Onlarla ben konuşurum.”
“Onlara gerçeği söyle,” dedi Hansson.
“Başka ne söyleyebilirim ki?” diye karşılık verdi Wallander şaşkınlıkla.
Bahçeye çıktığında gazetecileri tanıdığını fark etti. Bunlardan biri Ystad’s Allehanda’da çalışan genç bir kadın, diğeri de Arbetet gazetesi muhabirlerinden yaşlıca bir adamdı.
“Burası film setine benziyor,” dedi kadın gazeteci, projektörlerin aydınlattığı kül olmuş tarlayı göstererek.
“Ama öyle değil,” diye karşılık verdi Wallander.
Gazetecilere olanları anlattı. Bir kızın yangında öldüğünü. Cinayet olasılığının söz konusu olmadığını. Polis henüz kızın kim olduğunu bilmediğinden Wallander bu konuda daha fazla konuşmak istemedi.
“Resim çekebilir miyiz?” diye sordu Arbetet’den gelen gazeteci.
“İstediğiniz kadar çekebilirsiniz,” diye yanıt verdi Wallander. “Ama buradan çekmek zorundasınız. Tarlaya kimsenin yaklaşmasına izin verilmiyor.”
Gazeteciler karşı çıkmadan fotoğraflarını çektiler, sonra da arabalarına binip olay yerinden uzaklaştılar. Wallander tam mutfağa, arkadaşlarının yanına gitmek için dönerken tarlada çalışan teknisyenlerden birinin el salladığını görünce yanına gitti. Kollarını havaya kaldırarak yanan kadından kalanlara bakmamaya çalıştı. Adli tıbbın müdürü Sven Nyberg ona doğru geliyordu. Projektörlerle çevrili alanın kenarında durdular. Yanık tarlanın karşısındaki denizden gelen hafif bir esintiyle Wallander’in sırtı ürperdi.
“Galiba bir şey bulduk,” dedi Nyberg.
Elinde küçük bir poşet vardı. Projektörlerden birine iyice yaklaşan Wallander’e poşeti uzattı. Poşetin içinde altın bir zincirle küçük bir kolye vardı.
“Madalyonun üstünde bir şeyler yazılı,” dedi Nyberg. “D.M.S. harfleri var. Meryem Ana’nın bir resmiyle birlikte.”
“Neden yangında erimemiş?”
“Tarlada çıkan bir yangın mücevherlerin erimesi için gerekli ısıyı oluşturmaz,” diye açıkladı Nyberg. Wallander sesinden onun yorgun olduğunu anlamıştı.
“İşte ihtiyacımız olan şey bu. Onun kim olduğunu bilmiyoruz ama artık elimizde isminin baş harfleri var.” Wallander biraz olsun rahatlamıştı.
“Yakında onu alıp götüreceğiz,” dedi Nyberg tarlanın kenarında bekleyen siyah cenaze arabasını başıyla işaret ederek.
“Nasıl görünüyor?” diye sordu Wallander merakla.
Nyberg omuz silkti.
“Dişlerden belki bazı ipuçları toplayabiliriz. Patologlarımız harikalar yaratır. Kızın yaşını ortaya çıkarabilirler. Yeni DNA teknolojisi sayesinde de kızın bu ülkedeki İsveçli bir ebeveyn tarafından dünyaya getirilip getirilmediğini ya da başka bir ülkeden buraya gelip gelmediğini öğrenebiliyoruz artık.”
“Mutfakta kahve var,” dedi Wallander.
“Sağ ol ama istemem,” diye karşılık verdi Nyberg. “Az sonra buradaki işim bitiyor. Sabah tüm tarlayı inceleyeceğiz. Bir cinayet söz konusu olmadığına göre bu işi sabaha rahatlıkla bırakabiliriz.”
Wallander mutfağa döndü. İçinde kolye olan poşeti masanın üstüne koydu.
“Artık elimizde bir delil var. Meryem Ana resmi olan bir madalyon. Arkasına da D.M.S. harfleri kazınmış. Artık evinize gidebilirsiniz. Ben biraz daha burada kalacağım.”
“Yarın sabah saat dokuzda,” dedi Hansson yerinden kalkarken.
“Kim olduğunu çok merak ediyorum,” dedi Martinson. “İsveç’te yazlar bu tür şeylerin olması için hem çok fazla güzel hem de çok kısadır.”
Bahçede ayrıldılar. Höglund arkada kalmıştı.
“İyi ki bu olaya tanık olmadım. Ne hissettiğini sanırım anlıyorum. Yarın görüşürüz.”
Wallander karşılık vermedi.
Arabalar gittikten sonra evin basamaklarına oturdu. Projektörler boş bir sahneyi aydınlatırcasına parlıyordu. Wallander de oyunun tek izleyicisi gibi hissediyordu kendini.
Rüzgâr çıkmıştı. Hâlâ yazın o güzelim sıcaklığını bekliyorlardı. Hava serindi. Wallander basamaklarda titrediğini fark etti. Sıcakların bir an önce gelmesini diledi içinden.
Bir süre sonra yerinden kalkarak mutfağa gitti, kullandıkları kahve fincanlarını yıkadı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
