Sabah saat yedi civarında bodrum katına indi. Çıplak ayaklarının altındaki zemin serindi. Kıpırdamadan durup çevreye kulak verdi. Sonra da kapıyı arkasından kapatarak kilitledi. Oraya son kez geldiğinde yere serpiştirdiği ince un tabakasını inceledi. Bıraktığı gibi duruyordu. Kimse dünyasına tecavüz etmemişti. Yerdeki unun üstünde ayak izi falan yoktu. Sonra da fare kapanlarını denetledi. Şansı yaver gitmişti. Dört kapanda dört fare vardı. Bunlardan biri de tüm yaşamında gördüğü en büyük fareydi. Geronimo bir keresinde, gençliğinde yenilgiye uğrattığı Pawnee savaşçısının öyküsünü anlatmıştı. Bu savaşçının adı Altı Parmaklı Ayı’ydı ve sol elinde tam altı parmak vardı. Bu onun ilk düşmanı olmuştu. Geronimo o günlerde çok genç olmakla birlikte ölümün eşiğine gelmişti. Düşmanının altıncı parmağını kesmiş, kuruması için güneşin altına bırakmıştı. Sonra da bu kesik parmağı uzun süre kemerinin altındaki küçük deri kesenin içinde taşımıştı. Bu öyküyü anlattığı zaman Geronimo yaşamının sonuna çok yaklaşmıştı. Baltalarından birini büyük farede denemeye karar verdi. Küçük farelerde de göz yaşartıcı spreyin etkilerini araştıracaktı.
Ama bunu hemen şimdi yapmayacaktı. Öncelikle bu değişimin sonuçlarına katlanması gerekiyordu. Aynanın önüne oturdu, ışık gözlerini kamaştırmasın diye lambayı ayarladı, sonra da dikkatle yüzüne baktı. Sol yanağını hafifçe kesmişti. Ama yara izi güçlükle görülüyordu. Bu onun değişiminin son aşamasıydı. Darbe kusursuzdu. Birinci canavarın belkemiğini parçalarken bir ağacı kesiyormuş gibi hissetmişti. İç dünyasına yoğun bir rahatlama ve doygunluk hissi yayılmıştı. Canavarı sırtından vurmuş, bir an bile duraksamadan kafa derisini yüzmüş, ait olduğu yere, toprağın altına gömmüştü. Yalnızca bir tutam saç görünüyordu toprağın üstünde.
Kısa bir süre sonra buna bir yenisi eklenecekti.
Aynada yüzünü incelerken bir yandan da birinci kesiğin yanına ikinci bir kesik daha yapmasının iyi olup olmayacağını düşünüyordu. Yoksa bıçağın, diğer yanağını kutsamasına mı izin vermeliydi? Aslında bunun hiç önemi yoktu. İşini bitirdiğinde tüm yüzü zaten kesikler içinde olacaktı.
Büyük bir titizlikle hazırlanmaya başladı. Sırt çantasından silahlarını, boyalarını, fırçalarını ve en önemlisi Görevler ve Tanrısal Esinler’in yazılı olduğu kırmızı kaplı kitabı çıkardı. Kitabı özenle masanın üstüne koydu.
İlk kafa derisini bir gece önce gömmüştü. Hastanenin çevresinde koruma vardı. Ama tel örgüyü nerede geçebileceğini biliyordu. Pencereleriyle kapılarında demir parmaklıklar olan, parka benzeyen büyük bir alanın ortasındaki binada kız kardeşini ziyarete gittiğinde onun odasının hangisi olduğunu belirlemişti. Odanın penceresi her zaman karanlık olurdu. İnsanın tüylerini ürperten bu kasvetli bina, koridorlardan gelen ışığın dışında hep karanlıktı. Kafa derisini gömmüş ve fısıltıyla kız kardeşine ilk adımı attığını haber vermişti. Canavarları teker teker ortadan kaldıracaktı. Ancak o zaman kız kardeşi yeniden dünyaya dönebilecekti.
Gömleğini çıkardı. Yaz olmasına karşın birden ürperdi. Kırmızı kaplı kitabı açtı ve artık var olmayan Wetterstedt adındaki adamla ilgili bölümü geçti, ikinci kafa derisi yedinci sayfada anlatılıyordu. Kız kardeşinin yazdıklarını okuduktan sonra bu kez daha küçük bir balta kullanmayı geçirdi aklından.
Kitabı kapatarak aynadaki görüntüsünü inceledi. Yüzü annesinin yüzüne çok benziyordu. Ama gözlerini babasından almıştı. Gözleri top ağzı gibi derin ve ürkütücüydü. Babasının o gözleri çocukluğunun ilk anılarındandı. Bir çift göz ona bakar, onu ürkütürdü ve o günlerden beri de babasını kocaman bir çift göz ve kükreyen bir ses olarak anımsıyordu.
Yüzünü havluyla sildi. Sonra da büyük ve kalın fırçalardan birini alarak siyah boyaya batırdı ve Wetterstedt’in alnında bıçağın delik açtığı yere, kendi yüzüne, kaşının hemen üstüne ilk çizgiyi çekti.
Polis kordonu dışında saatlerce kalmıştı. Ne olduğunu ve ters dönmüş kayığın altında yatan cesedi kimin öldürdüğünü anlamaya çalışan polisleri izlemek çok heyecan vericiydi. Birkaç kez içinden, ortaya çıkıp cinayeti kendisinin işlediğini açıklamak gelmişti.
Bu hâlâ üstesinden gelemediği bir zayıflıktı. Yaptıklarının, kız kardeşinin Tanrısal Esinler kitabından alınan bir görev olduğunu ve bunu yalnızca kız kardeşi için yaptığını iyice anlamalıydı. Bu zayıflığının üstesinden mutlaka gelmeliydi.
Yüzüne ikinci bir çizgi daha çekti. Değişime yeni başlamasına karşın yine de dışarıdan görünen kimliğinin büyük bir bölümünün kendisini terk ettiğini hissedebiliyordu.
Kendisine neden Stefan adının konulduğunu bilmiyordu. Bir keresinde, annesinin biraz ayık olduğu bir gün bunu sormuştu. Neden Stefan? Neden başka bir isim değil de bu isim? Annesi üstünkörü bir yanıt vermişti. Çok iyi hatırlıyordu. Stefan güzel bir isim demişti. Herkesin beğendiği, gözde bir isim, demişti annesi. O gün ona nasıl da kızmıştı. Annesini oturma odasında bırakarak öfkeyle kapıyı çarpıp dışarı çıkmıştı. Sonra da bisikletine binerek deniz kenarına gitmişti. Deniz kıyısında yürürken kendine çok farklı bir ad, Hoover adını seçmişti, FBI’ın başındaki adamın adını. Onunla ilgili bir kitap okumuştu. Adamın damarlarında Kızılderili kanı olduğuna ilişkin söylentiler çıkmıştı bir ara. Acaba kendi damarlarında da aynı kan var mıydı? Büyükbabası akrabalarının birçoğunun uzun yıllar önce Amerika’ya göçtüklerini söylemişti. Kendi damarlarında bu soylu kan olmasa bile belki ailesinde akıyor olabilirdi.
Kız kardeşi hastaneye kaldırıldıktan sonra o da Geronimo ve Hoover adlarının bir karışımını kullanmaya karar vermişti. Bu arada sürekli büyükbabasının minyatür askerler yapmak için kurşun ve kalay alaşımını eritip bunları alçı kalıplara döküşünü hatırlamaya çalışıyordu. Büyükbabası öldüğünde kalıplarla alaşım kepçesini bulmuştu. Bodrumdaki karton kutunun içindeydiler. Bunları kutunun içinden çıkarmış, Kızılderili bir polis şekli yapabilmek için kalıbı değiştirmişti. Herkesin uyuduğu ve babasının da hapiste olduğu bir gece mutfağa kapanarak büyük bir tören yapmıştı. Hoover’la Geronimo’yu bir arada eriterek kendi yeni kimliğini yaratmıştı. Artık o kendisinden korkulan ve damarlarında savaşçı bir Kızılderili’nin yürekli kanı olan biriydi. Kimse ona zarar veremezdi, istenilen intikamı almasını artık kimse engelleyemeyecekti.
Gözlerinin üstüne siyah çizgiler çizmeyi sürdürdü. Bu çizgiler gözlerinin daha da derinleşmesine neden oluyordu. Avına saldırmaya hazırlanan bir canavarın gözleri gibiydi. İki yırtıcı göz çevresini izliyordu. Kendisini bekleyen şeyi bir kez daha düşündü. Yaz Dönümü Bayramı’ydı. Havanın yağmurlu ve rüzgârlı olması işini güçleştirecekti. Bjäresjö yolculuğuna çıkmadan önce iyi giyinmesi gerektiğini biliyordu. Ziyaretine gittiği kişinin havadan ötürü içeri girip girmediği sorusunu bir türlü yanıtlayamıyordu. Ama bekleme yeteneğine güvenmesi gerektiğini kendine söyleyip duruyordu. Bu, elemanlarına her zaman bu öğüdü veren Hoover’ın erdemlerinden biriydi. Geronimo’nun da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Her zaman düşmanın dikkatinin azalacağı bir an mutlaka olurdu. İşte o zaman harekete geçmeliydi. Eğer ziyaret edeceği kişi havadan ötürü içeriye girse bile yine aynı kural geçerli olacaktı. Er ya da geç evden çıkacaktı. O zaman da harekete geçecekti.
Bir gün önce oraya gitmişti. Mobiletini ağaçların arasına bırakmış ve çevreyi rahat izleyebilmek için tepeye tırmanmıştı. Arne Carlman’ın evi Wetterstedt’inki gibi orada öylece tek başına duruyordu. En yakın ev çok uzaktaydı. Beyaz badanalı İskandinav ülkelerinin tipik çiftliklerinden birine uzanan yol ağaçlıklıydı.
Yaz Dönümü Bayramı hazırlıkları başlamıştı. Birçok kişinin, kamyonetlerinin arkasından katlanır masa ve sandalyeleri çıkardıklarını gördü. Bahçenin bir köşesine tente geriyorlardı.
Arne Carlman da oradaydı. Dürbünüyle bakınca ertesi gün ziyaretine gideceği adamın bahçede dolaşarak etrafındakilere bir sürü talimat verdiğini gördü. Üzerinde eşofman vardı. Başına da bir bere takmıştı.
Kız kardeşinin bu adamla birlikte olduğunu düşünmekten kendini alamıyordu. Adama bir kez daha bakınca midesinin bulandığını fark etti. Artık daha fazlasını görmeye gerek yoktu. Nasıl bir plan uygulayacağını biliyordu.
Alnını boyamayı ve gözlerinin çevresine gölgeler çizmeyi bitirdiğinde burnunun iki yanına kalın iki beyaz çizgi çekti. Geronimo’nun kalbinin göğsünde attığını hissetmeye başlamıştı artık. Öne doğru uzanarak yerdeki kasetçaların düğmesine bastı. Davulların sesi ortalığı kaplarken ruhlar beyninin içinde konuşmaya başladılar.
İşi akşama dek sürdü. Yanına alacağı silahları seçerek dört fareyi daha büyük bir kutuya koydu. Fareler şaşkınlık ve panik içinde kutunun kenarlarına tırmanmaya çalıştılar. Denemek istediği baltayı eline alarak en şişman fareye doğru kaldırdı ve olanca gücüyle indirdi. Fare ikiye ayrıldı. Her şey o denli çabuk olmuştu ki fare bağırmaya fırsat bile bulamamıştı. Diğer fareler telaşla kutudan dışarı çıkmaya uğraşıyorlardı. Duvarda asılı deri ceketinin cebindeki sprey kutusunu çıkarmak için uzandı. Ama kutu yoktu. Diğer cebine baktı. Orada da yoktu. Bir an için kaskatı kesildi. Yoksa sığınağına biri mi gelmişti? Sonra da bunun olanaksız olduğuna karar verdi.
Düşüncelerini toplamak amacıyla yeniden aynaların karşısına geçip oturdu. Sprey kutusunu mutlaka cebinden düşürmüştü. Gustaf Wetterstedt’e yaptığı ziyaretten sonra geçen günleri yavaş yavaş ve hiçbir olayı atlamadan hatırlamaya çalıştı. Polis kordonunun dışında onların çalışmalarını izlerken düşürmüş olmalıydı. Bir ara kazağını giymek için ceketini çıkarmıştı. O zaman düşürmüş olmalıydı. Sprey kutusunun herhangi bir tehlike içermediğine karar verdi. Herkes sprey kutusu düşürebilirdi. Bunda olağan dışı bir şey yoktu. Kutunun üstünde parmak izleri olsa bile bunlar polis kayıtlarında yoktu. FBI’ın başkanı Hoover bile bu işin peşine düşseydi herhâlde o da sprey kutusundan bir ipucu yakalayamazdı.
Aynaların önünden kalkarak farelerin yanına yaklaştı. Fareler onu görünce panik içinde kutunun içinde sağa sola kaçışmaya başladılar. Üç balta darbesiyle hepsini öldürdü. Kanlar içindeki fare leşlerini poşete koyup dikkatle bağladı ve daha büyük bir poşete koydu. Baltayı temizledikten sonra parmağının ucuyla baltanın keskin ucuna hafifçe dokundu.
Akşamüstü altıda hazırdı. Silahlarını ve fare leşleriyle dolu torbayı sırt çantasına koydu. Dışarıda hava yağmurlu ve rüzgârlı olduğundan çorap giyerek lastik pabuçlarını ayağına geçirdi. Işığı söndürerek bodrum katından dışarı çıktı. Sokağa çıkmadan önce kaskını başına geçirdi.
Sturup’a sapmadan önce bir otoparka giderek fare leşleriyle dolu torbayı çöp kutusuna attı. Sonra da Bjäresjö’ye doğru yola koyuldu. Rüzgâr durmuştu. Havada ani bir değişiklik olmuştu. Akşam güzel geçeceğe benziyordu.
Yaz Dönümü Bayramı, sanat simsarı Arne Carlman’ın önem verdiği bayramlardan biriydi. On beş yıldan bu yana yazlarını geçirdiği çiftlikte parti vermek artık bir gelenek hâline gelmişti. Carlman’ın yaz partisine bazı sanatçılarla galeri sahipleri davet edilirdi. İstediği sanatçıyı bir anda ülke çapında ünlü yapacak serveti ve ilişkileri vardı. Verdiği öğütleri dinlemeyenleri yok edebilecek güçteydi ya da söylentiler bu doğrultudaydı. Otuz yıl önce eski arabasıyla tüm ülkeyi dolaşmıştı. Zor günlerdi ama böylelikle hangi müşteriye hangi resmin satılacağını öğrenmişti. İşi öğrenmişti ve sanatın, piyasa denetiminin ötesinde bir şey olduğu fikrinden farklı düşünüyordu. Sonunda da biriktirdiği parayla Stockholm’de Österlång Caddesi’nde hem çerçeve satan hem de resim galerisi olan bir yer açmıştı. Dalkavukluğun, alkolün ve paranın acımasız karışımıyla genç ressamların resimlerini ucuza kapatmaya ve onları çevresine tanıtmaya başlamıştı. Rüşvet verdi, tehdit etti ve bol bol yalan söyledi. On yıl içerisinde İsveç’teki otuz galerinin sahibi olmuştu. Bir yandan da posta siparişiyle resim satmaya başlamıştı. Yetmişli yılların ortalarında artık oldukça varlıklı biriydi. Skåne’de bir çiftlik satın almış ve birkaç yıl sonra da yaz partilerini vermeye başlamıştı. Bu partiler kısa sürede ülke çapında bir üne kavuşmuştu. Her konuğa beş bin krondan az olmayacak armağanlar vermeyi kendine ilke edinmişti. Bu yıl da konuklarına İtalyan bir tasarımcının özel dolma kalemlerini armağan edecekti.
О проекте
О подписке
Другие проекты
