Читать книгу «Yanlış Yol» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

9

Wallander, Wetterstedt’in villasına döndüğünde Nyberg’le ekibi evin içindeki araştırmalarına başlamıştı. Neredeyse tonlarca kumu kazmışlar ama cinayete ilişkin tek bir ipucu bile bulamamışlardı. Yağmur yeniden yağmaya başlayınca da Nyberg hiç zaman yitirmeden hemen kumu muşambayla örttürmüştü. Havanın düzelmesini beklemek zorundaydılar. Wallander, Sara Björklund’un perşembe yerine cuma günü temizliğe gitmesiyle büyük bir siyah araba görmesinin Wetterstedt’in içine girilemez dünyasında küçük bir kapı açtığını düşünüyordu. Aksi hâlde Wetterstedt’in Sara’ya öfkelenmesinin ya da genç kadını kovmamasının ve bu olaydan hiç söz etmemesinin başka bir nedeni olamazdı. Öfke ve sessizlik aynı mizacın iki farklı yüzüydü.

Nyberg, Wetterstedt’in oturma odasında bir koltuğa oturmuş kahve içiyordu. Wallander, Nyberg’in termosunun bir hayli eski olduğunu fark etti. Ellili yıllarda kullanılan termosa benziyordu. Nyberg olası izleri silmemek için koltuğun üstüne bir gazete kâğıdı sermiş, öyle oturuyordu.

“Cinayet yerini henüz bulamadık,” dedi Nyberg. “Şimdi de yağmur yağdığından çıkıp aramanın bir anlamı yok.”

“Umarım olay yerini muşambayla iyi örtmüşsündür,” dedi Wallander. “Yağmur hızlandı. Rüzgâr da sert esiyor.”

“Merak etme,” diye karşılık verdi Nyberg.

“Çalışma masasını bitirmek istiyorum,” dedi Wallander.

“Hansson aradı. Wetterstedt’in çocuklarıyla konuşmuş.”

“Yeni mi konuşmuş çocuklarla? Ben bunu daha önce yaptığını sanıyordum.”

“Bu konuda bir şey bilmiyorum. Ben onun söylediklerini yineliyorum yalnızca.”

Wallander çalışma odasına giderek masanın başına geçip oturdu. İyice görebilmek için masadaki lambayı yanına çekti. Sonra sol taraftaki çekmecelerden birini açtı. Çekmecede bu yılın vergi iadelerinin bir kopyası duruyordu. Wallander evrakı alarak masanın üstüne koydu. Wetterstedt’in gelirini yaklaşık bir milyon kron olarak beyan ettiğini gördü. Evrakı incelediğinde de bu gelirin büyük bir bölümünün özel emeklilik maaşıyla hisse senetlerinden olduğunu fark etti. Wetterstedt’in İsveç ağır sanayisinden hisseleri vardı. Bu gelirlerin dışında Wetterstedt, Tiden Yayınevi’nden gelen teliflerini de beyan etmişti. “Net Servet” bölümünün altına da beş milyon kron yazmıştı. Wallander bu rakamı ezberledi. Vergi iadesi evrakını çekmeceye geri koyarak bir sonraki çekmeceyi açtı. Bu çekmecenin içinde bir albüm vardı. İşte Ann-Britt’in merak ettiği aile fotoğrafları burada olmalı, diye geçirdi içinden. Albümü masanın üstüne koyarak açtı. Gittikçe artan bir şaşkınlıkla albümün sayfalarını çevirdi. Albüm eski moda porno resimlerle doluydu. Bazıları gerçekten de soluk kesiciydi. Wallander bazı sayfaların diğerlerine oranla çok daha kolay açıldığını fark etti. Wetterstedt’in genç mankenlerden hoşlandığı anlaşılıyordu. Dış kapının vurulduğunu duydu. Bir süre sonra Martinson içeri girdi. Wallander arkadaşını başıyla selamladıktan sonra albümü gösterdi.

“Bazı insanlar pul koleksiyonu yapar,” dedi Martinson. “Bazıları da bu tür resim koleksiyonu.”

Wallander albümü kapatarak yerine koydu.

“Malmö’den Sjögren adında bir avukat aradı,” dedi Martinson. “Gustaf Wetterstedt’in vasiyetinin kendisinde olduğunu söyledi. Sürpriz vârisleri olup olmadığını sordum. Yokmuş ve tüm varlığı yasal vârislerininmiş. Wetterstedt genç hukuk öğrencilerine burs veren bir vakıf kurmuş. Bunu uzun zaman önce yapmış ve vergisini de ödemiş.”

“Demek bildiklerimiz bu kadar. Gustaf Wetterstedt varlıklı biriymiş. Ama babası liman işçisi değil miydi?” diye merakla sordu Wallander.

“Svedberg geçmişini araştırıyor,” dedi Martinson. “Wetterstedt’le ilgili birçok şey bilen ve belleği güçlü eski bir parti sekreteriyle bağlantı kurduğunu duydum. Ama ben buraya Salomonsson’un tarlasında kendini yakan kız hakkında konuşmak için gelmiştim.”

“Kızın kim olduğunu mu öğrendin?”

“Hayır. Ama bilgisayar sayesinde o harflerin iki bin olasılığı içerdiğini öğrendim. Uzun bir liste çıkardım.”

Wallander bir an için düşündü. Şimdi ne yapacaklardı?

“Interpol’e vermeliyiz,” dedi. “Şu yeni kuruluşun adı neydi? Europol?”

“Evet.”

“Kızın bilgilerini içeren bir yazı gönder. Yarın da kolyenin bir resmini çekeriz. Meryem Ana kolyesinin. Wetterstedt’in ölümü öncelikli olmasına karşın yine de o kızla ilgili soruşturmayı sürdürmeye çalışmalıyız.”

“Kolyeyi bir kuyumcuya gösterdim,” diye yanıtladı Martinson. “Altın olduğunu söyledi.”

“Birileri mutlaka onu merak ediyordur,” dedi Wallander. “Hiç akrabasının olmaması pek mümkün değil.”

Martinson esnedikten sonra Wallander’e yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordu.

“Yok,” dedi Wallander.

Martinson gittikten sonra Wallander bir saat daha çalışma masasının çekmecelerini inceledi. Ardından lambayı söndürerek bir süre de karanlıkta oturdu. Gustaf Wetterstedt kim, diye geçirdi içinden. Kafamda onunla ilgili oluşturduğum resim hâlâ net değil.

Birden aklına bir fikir geldi. Oturma odasına giderek telefon rehberinde birinin numarasına baktı. Saat daha dokuz olmamıştı. Numarayı çevirir çevirmez açıldı. Kendisini tanıttıktan sonra konuştuğu kişiye kendisini ziyaret etmek istediğini söyledi. Sonra da telefonu kapattı. Üst kata Nyberg’in yanına giderek bir işi çıktığını, daha sonra yine geleceğini söyleyip evden çıktı. Rüzgâr olanca hızıyla eserken yağmur da yağıyordu. Sırılsıklam olmamak için arabasına koşarak gitti. Sonra da yola koyularak Österport okulunun yanındaki binanın önünde durdu.

Zile basarak bekledi. Kapı açılınca üçüncü kata çıktı. Lars Magnusson kapının önünde onu bekliyordu.

“Görüşmeyeli epey oldu,” dedi Lars Magnusson, Wallander’in elini sıkarken.

“Evet,” diye karşılık verdi Wallander. “En son beş yıl önce görüşmüştük.”

Uzun süre önce Lars Magnusson gazeteciydi. Expressen gazetesinde uzun yıllar muhabirlik yaptıktan sonra büyük kentten sıkılmış ve doğduğu yere, Ystad’a dönmüştü. Arkadaş olan eşleri sayesinde tanışmışlardı. Bir sohbetleri sırasında ortak yanları olduğunu anlamışlardı. Bunlardan biri de opera tutkusuydu. Wallander eşi Mona’dan boşandıktan bir süre sonra Lars Magnusson’un tescilli bir alkolik olduğunu öğrenmişti. Ortaya çıkan bu gerçek bir bomba gibi patlamıştı. Wallander’in nöbetçi olduğu bir akşam bir polis devriyesi, Lars Magnusson’u sürükleyerek emniyete getirmişti. O kadar sarhoştu ki ayakta duramıyordu. O şekilde araba kullanmış ve direksiyon hâkimiyetini kaybederek bir bankadan içeri girmişti. Daha sonra mahkemeye çıkarılan Lars Magnusson’a yargıç altı ay hapis cezası vermişti. Hapisten çıktıktan sonra gazeteye geri dönmemişti. O sırada karısı da onu terk etmişti. İçmeyi sürdürmüş ama o kritik çizgiyi geçmemeyi de başarabilmişti. Gazetecilik mesleğini bıraktıktan sonra yaşamını gazetelere satranç problemleri hazırlayarak kazanmaya başlamıştı, içkiden kendini öldürmemesinin tek nedeni her gün en azından bir satranç problemi hazırlayıncaya kadar içki içmemesinden kaynaklanıyordu. Evinde artık faks makinesi olduğundan postaneye gitmek için sokağa çıkması da gerekmiyordu. Satranç problemlerini gazeteye evden gönderiyordu.

Wallander eski arkadaşının sade dairesine girdi. Evin içindeki kokudan Magnusson’un içmeye çoktan başladığı anlaşılıyordu. Masanın üstünde bir şişe votka duruyordu. Ama Wallander kadehi göremedi.

Lars Magnusson, Wallander’den bir hayli büyüktü. Beyaz saçları, kirli gömlek yakasına dek uzanıyordu. Yüzü kırmızı ve şişti. Ama Wallander arkadaşının gözlerinin net ve pırıl pırıl baktığını gördü. Kimse Magnusson’un zekâsına bir şey diyemezdi. Ortada dolaşan söylentilere bakılacak olursa, bir zamanlar yazdığı şiirleri Bonniers Yayınları basmayı kabul ederek kendisine bir miktar avans göndermiş ama kitabın tam basılma aşamasında Magnusson vazgeçtiğini söyleyerek avansı geri vermiş ve kitabının basılmasına izin vermemişti.

“Doğrusu seni beklemiyordum,” dedi Magnusson. “Otur. Ne içersin?”

“Bir şey almayayım, sağ ol,” diyen Wallander kanepenin üstündeki gazete yığınlarını yere koyarak oturdu.

Wallander’in karşısına oturan Magnusson ara sıra votka şişesini ağzına dayayıp içiyordu. Müziğin sesini kısmıştı.

“Uzun zaman oldu,” dedi Wallander. “Seni en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum.”

“İçki dükkânındaydı,” diye karşılık verdi Magnusson. “Yaklaşık beş yıl önce. Sen şarap alıyordun, ben de başka bir şey.”

Wallander evet dercesine başını salladı. Hatırlamıştı.

“Hafızan yine her zamanki gibi güçlü.”

“Kendimi öldürecek kadar içmiyorum ki,” diye karşılık verdi Magnusson. “Buna daha vakit var.”

“Hiç bırakmayı düşündün mü?”

“Her gün düşünüyorum. Ama buraya beni içkiden vazgeçirmek için geldiğini sanmıyorum.”

“Gazetelerde Gustaf Wetterstedt’in öldürüldüğüne ilişkin haberleri herhalde okumuşssundur?”

“Evet.”

“Bana bir zamanlar onun hakkında bir şeyler söylediğini hayal meyal hatırlıyorum. Onunla ilgili çokça skandalın söz konusu olduğunu ama bunların tümünün de örtbas edildiğini söylediğini hatırlıyorum.”

“Evet, hem de çok büyük bir skandaldı,” diye arkadaşının sözünü kesti Magnusson.

“Wetterstedt’in kim olduğunu anlamaya çalışıyorum,” diye sürdürdü konuşmasını Wallander. “Bu konuda belki bana yardım edersin diye düşündüm.”

“Söylentileri mi yoksa gerçeği mi öğrenmek istiyorsun?” dedi Magnusson. “Aslında söylentilerle gerçeği birbirinden ayırt edebileceğimden de emin değilim.”

“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz,” dedi Wallander.

Lars Magnusson votka şişesinin kendisine gereğinden fazla yakın olduğunu düşünürcesine şişeyi itti.

“On beş yaşımda stajyer olarak Stockholm gazetelerinden birinde çalışmaya başladım,” dedi. “1955 yılının ilkbaharıydı. Gazetenin gece sekreterliğini Ture Svanberg adında yaşlı biri yapıyordu. Şimdi benim olduğum gibi içkiye düşkün biriydi ama işine gerekli özeni de gösterirdi. Gazeteyi sattıran başlıkları yazmada üstüne yoktu. Çalakalem ve aşırı duygusal yazılara çok öfkelenirdi. Hatta bir keresinde bu tür bir yazıyı almış, paramparça ettikten sonra da kâğıt parçalarını öfkeyle yemişti. Kâğıtları çiğnemiş ve sonra da yutmuştu. Ve, ‘Bir süre sonra layık olduğu yere yani kanalizasyona gidecek,’ demişti. Bana gazeteciliği Ture Svanberg öğretti. İki tür gazeteci olduğunu söylerdi sık sık. Bunlardan birincisi gerçeği ortaya çıkarmak için, diğeriyse gerçeği örtbas etmek için elinden geleni yapar, derdi. O birinci gruptandı. Ve bu iki grup arasında da sürekli ve asla bitmeyecek bir savaş vardır. Bazı gazeteciler gerçeğin peşini bırakmaz ve bunu ortaya çıkarmak için gerekirse canlarını bile tehlikeye atabilirler. Bazıları da güç sahiplerine yalakalık yapar ve gerçeğin ortaya çıkmaması için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Gerçekten de bu söyledikleri doğruydu. On beş yaşımda olmama karşın bana öğrettiklerini çabucak öğreniyordum. Güç sahipleri sembolik temizlik firmaları ve cenaze levazımatçılarıyla ittifak kurarlar. Onların ayak işlerini yapmak için ruhlarını satmaya can atan birçok gazeteci vardır. Gerçeğin ortaya çıkmaması için güneşi balçıkla örtmeye çalışırlar. Skandalları örtbas ederler. Temiz toplum safsatalarıyla gerçeği tüm güçleriyle bastırırlar.”

Yüzünü buruşturarak şişesine uzanıp büyükçe bir yudum aldı. Wallander arkadaşının göbeklenmeye başladığını fark etti.

“Gustaf Wetterstedt’le ilgili o günlerde tam olarak ne olmuştu?”

Magnusson cebinden bir paket sigara çıkardı. Sigarasını yakarak dumanı havaya savurdu.

“Fahişeler ve sanat,” dedi. “Gustaf’ın karısından habersiz kiraladığı Vasastan’daki evine yıllarca, her hafta genç bir kız götürdüğünü herkes biliyordu. Bu işlerle ilgilenen özel bir yardımcısı vardı. O günlerde bu yardımcının morfinman olduğunu ve Wetterstedt’in ona morfin bulduğunu duymuştuk. Birçok doktor arkadaşı vardı. Aslında fahişelerle ilişki kurması biz gazetecileri pek ilgilendirmiyordu. Wetterstedt bunu yapan ne ilk ne de son İsveçli bakandı. Aslında burada bir kuraldan mı yoksa bir ayrıcalıktan mı söz ettiğimizi sormamız gerekir. Bazen bu sorunun yanıtını merak ederim. Her neyse, bir gün işler değişti. Fahişelerden biri, tüm cesaretini toplayarak Wetterstedt’i kendisine şiddet uyguladığı için polise şikâyet etti.”

“Bu tam olarak ne zamandı?” diye arkadaşının sözünü kesti Wallander.

“Altmışlı yılların ortalarında. Genç kadın, bakanın kendisini deri bir kemerle dövdüğünü ve ayaklarının tabanlarını jiletle kestiğini ileri sürdü. Büyük olasılıkla jilet yüzünden kadın onu polise şikâyet etti. Olay gittikçe ilginçleşiyordu. Tek sorun polisin, kraldan sonra ikinci olan, İsveç hukuk güvenliğinin en yüksek koruyucusu adalet bakanına karşı yapılan bu şikâyeti araştırmasının olanaksız olmasıydı. Bu yüzden de tüm olay örtbas edildi. Polis raporu ortadan kayboldu.”

“Kayboldu mu?”

“Yakıldı.”

“Peki, bakanı şikâyet eden genç kız, ona ne oldu?”

“Kız birdenbire Västerås’taki o pahalı butiklerden birinin sahibi oluverdi.”

Wallander şaşkınlıkla başını salladı.

“Tüm bunları nereden biliyorsun?”

“O günlerde Sten Lundberg adında bir gazeteci arkadaşım vardı. Tüm o karışıklığı çözmeye karar vermişti. Ama gerçeğe adım adım yaklaştığına ilişkin söylentiler ortaya çıkınca ânında kara listeye alındı ve işinden uzaklaştırıldı.”

“Ve o da buna ses çıkarmadı, öyle mi?”

“Başka bir seçeneği yoktu ki. Ne yazık ki onun da zayıf bir tarafı vardı. Kumarbazdı. İnanılmaz borçları vardı. Kumar borçlarının ânında ödendiği doğrultusunda söylentiler çıkmıştı o günlerde. Fahişenin polis raporu gibi bu da örtbas edildi. Ve hiçbir şey olmamış gibi Gustaf Wetterstedt morfinman adamını fahişelerin peşine salmayı sürdürdü.”

“Çokça skandal söz konusu olduğunu söylemiştin,” dedi Wallander.

“Adalet bakanlığı yaptığı dönemlerde, İsveç’te sanat eserleri kaçakçılığına adının karıştığına ilişkin söylentiler de çıkmıştı. Söz konusu kaçak tablolar asla bulunamadı ve bu tablolar şimdi büyük olasılıkla koleksiyoncuların kale gibi korunan evlerinin duvarlarını süslüyordur. Polis bir rastlantı sonucu aracı olduğu ileri sürülen bir adamı yakalamıştı. Bu adam Wetterstedt’in bu olayın içinde olduğuna yemin etmişti. Ama bu elbette kanıtlanamadı ve olay yine kapandı. Gerçeğin ortaya çıkmasını isteyenlerin sayısı istemeyenlerin sayısının yanında bir hiçti.”

“İyi bir tablo çizmedin doğrusu,” dedi Wallander.

“Sana az önce ne söylediğimi hatırlıyor musun? Gerçeği mi yoksa söylentileri mi istiyorsun, diye sormuştum. Çünkü Gustaf Wetterstedt’le ilgili çıkan söylentilere bakarsan o çok başarılı bir politikacıydı, partisine sadıktı ve çok hümanist biriydi. Ayrıca iyi bir eğitim görmüş ve yetenekli biriydi de. Ölüm ilanında bunlar yer alacak. Tabii kırbaçladığı kızlardan biri bildiklerini anlatmaya karar vermediği sürece.”

“Bakanlıktan ayrıldıktan sonra ne oldu?” diye sordu Wallander.

“Kendisinden daha genç bakanlarla iyi anlaştığını sanmıyorum. Özellikle kadın bakanlarla. O günlerde kuşaklar arasında büyük farklılıklar yaşanıyordu. Bana kalırsa tıpkı benim gibi o da zamanını doldurduğunu fark etti. Gazetecilikten istifa ettim. Ve Ystad’a geldikten sonra da doğrusu onu hiç düşünmedim. Şu âna kadar.”

“Onca yıldan sonra onu sence kim öldürmek ister?”

Lars Magnusson omuz silkti.

“Bu soruyu yanıtlamak olanaksız.”

Wallander’in bir sorusu daha vardı.

“Bu ülkede daha önce birinin kafa derisi yüzülerek öldürüldüğüne ilişkin bir şey hatırlıyor musun?”

Magnusson gözlerini kıstı. Merakla Wallander’e baktı.

“Kafa derisi mi yüzülmüş? Bundan televizyonda söz etmediler. Bilselerdi mutlaka sözünü ederlerdi.”

“Bu ikimizin arasında kalmalı,” dedi Wallander, başını tamam dercesine sallayan Magnusson’a bakarak.

“Bu haberi henüz kamuoyuna duyurmak istemiyoruz,” diye sürdürdü konuşmasını. “Soruşturmanın selameti açısından her şeyi söyleyemeyeceğimizi her zaman ileri sürebiliriz. Bu sözleri aslında polisin elinde fazla bir bilgi olmadığında söyleriz ama bu kez durum çok daha farklı.”

“Sana inanıyorum,” dedi Magnusson. “Ya da inanmıyorum. Artık gazeteci olmadığıma göre bunun bir önemi yok. Ama kafa derisi yüzen bir katil de hatırlamıyorum. Olsaydı mutlaka hatırlardım. Ture Svanberg böylesi bir haberin üstüne atlardı. Basına haber sızdıranları engellemeyi başarabilecek misin?”

“Bilmiyorum,” diye karşılık verdi içtenlikle. “Ne yazık ki bu konuda çok kötü deneyimlerim var.”

“Bu haberi satmayacağım, merak etme,” dedi Magnusson.

Sonra da Wallander’i kapıya kadar geçirdi.

“Polis olmaya nasıl dayanabiliyorsun?” diye sordu Wallander’e dışarı çıkarken.

“Bilmiyorum,” dedi Wallander içtenlikle. “Öğrenince sana da söylerim.”

Fırtına artmıştı. Rüzgâr olanca hızıyla esiyordu. Wallander, Wetterstedt’in evine döndü. Nyberg’in adamlarından bazıları üst katta parmak izlerini alıyorlardı. Wallander balkon penceresinden bakarken Nyberg’in bahçe kapısının yanındaki lamba direğine bir merdiven dayamış olduğunu gördü. Rüzgâr merdiveni devirmesin diye de direğe bağlamıştı. Nyberg tam merdivenden inerken Wallander gidip ona yardım etmeye karar verdi. Kapıda karşılaştılar.

“Ampulü sonra da değiştirebilirdin,” dedi Wallander. “Rüzgâr merdiveni de seni de uçurabilirdi.”

“Düşseydim mutlaka bir yerimi incitirdim.” Nyberg ciddi bir sesle konuşmasını sürdürdü. “Elbette ampulü daha sonra değiştirebilirdim. Ama unutabilirdim. Bu işin yapılmasını sen istediğin için, ben de yeteneklerine ve sana saygı duyduğumdan ampulü şimdi değiştirmeye karar verdim. Ama bunu sen istediğin için yaptım yoksa başkası isteseydi inan yerimden kıpırdamazdım.”

Wallander, Nyberg‘in bu sözlerine şaşırmıştı. Ama yine de şaşkınlığını belli etmemeye çalıştı.

“Ampul patlamış mı?” diye sordu.

“Hayır,” diye karşılık verdi. “Gevşetilmiş.”

Wallander bunun ne anlama gelebileceğini düşündü. Sonra da ani bir karar verdi.

“Bir dakika,” diyerek salona gitti ve Sara Björklund’a telefon etti. Telefonu genç kadın açtı.

“Gecenin bu saatinde rahatsız ettiğim için çok özür dilerim,” diye söze başladı. “Ama çok önemli bir şey sormak istiyorum. Wetterstedt’in evinde ampulleri kim değiştirirdi?”

“Kendisi.”

“Dışarıdakileri de mi?”

“Evet öyle sanıyorum. Bahçeyle kendi ilgilenirdi. Onun evine giren tek kişi belki de bendim.”

Siyah arabadakiler dışında, diye geçirdi içinden Wallander.

“Bahçe kapısının yanında bir lamba var,” diye sürdürdü konuşmasını. “Lamba genellikle açık mı olurdu?”

“Kışları, hava erkenden karardığı için evet, hep açık olurdu.”

“Hepsi bu kadar,” dedi Wallander. “Yardımların için çok teşekkür ederim.”

“Bir kez daha o merdivene çıkabilir misin?” diye sordu Nyberg’in yanına geldiğinde. “Yeni bir ampul takmanı istiyorum.”

“Yedek ampuller garajın içindeki küçük odada,” diyerek çizmelerini giydi Nyberg.

Yeniden fırtınaya çıktılar. Nyberg tırmanıp ampulü takarken Wallander iki eliyle merdiveni tuttu. Nyberg ampulü yerine taktıktan sonra merdivenden indi. Kumsala doğru gittiler.

“Şimdi çok daha farklı oldu,” dedi Wallander. “Lambanın ışığıyla denize dek uzanan yol birden pırıl pırıl oldu.”

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Nyberg.

“Bana kalırsa cinayetin işlendiği yer lambanın ışığının oluşturduğu dairenin içinde bir yerde. Şansımız yaver giderse lambanın üzerindeki parmak izlerini alabiliriz.”

“Katilin bu cinayeti planlayarak mı işlediğini düşünüyorsun? Ampul bilerek mi gevşetildi?”

“Evet,” dedi Wallander. “Böyle düşünüyorum.”

Nyberg merdiveni alarak bahçenin arkasına gitti. Wallander olduğu yerde kaldı. Yağmur olanca hızıyla yağıyordu.

Polis kordonu kaldırılmamıştı. Bir polis arabası kumsalın hemen dışında park etmiş bekliyordu. Mobiletli biri dışında kimseler yoktu.

Wallander arkasını dönerek içeri girdi.