Читать книгу «Yanlış Yol» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

5

Wallander arabasına binip evine doğru giderken eğer mantıklı düşünmek istiyorsa mutlaka yatıp dinlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Yaşlı çiftçinin ölümünden ne kendisi ne de başka birisi sorumluydu. Sorumlu tutulacak biri varsa o da kolza tarlasında yangın çıkararak hem kendi hem de Salomonsson’un ölümüne neden olan genç kızdı. Tüm bu olaylar Wallander’i oldukça tedirgin ediyordu. Oturma odasındaki telefonu fişten çekerek kanepeye uzandı. Ne var ki bir türlü uyuyamadı. Yarım saat sonra da uyumaktan vazgeçti. Telefonu fişe takarak ahizeyi kaldırdı ve Stockholm’e, Linda’ya telefon etti. Telefonun yanındaki kâğıtta üstü çizilmiş bir sürü telefon numarası vardı. Linda bir yerde uzun süre kalmadığı için telefon numarası sürekli değişirdi. Telefon karşı tarafta uzun uzun çaldı ama açılmadı. Wallander bu kez kız kardeşini aradı. Telefon birinci çalıştan hemen sonra açıldı. Birbirleriyle öyle sıklıkla görüşmezlerdi, görüştüklerindeyse konuştukları tek konu babalarıydı. Wallander bazen babaları öldüğünde kız kardeşiyle olan bu telefon ilişkisinin de sona ereceğini düşünürdü.

Yanıtlarla aslında ikisi de ilgilenmeden karşılıklı bir iki kibar cümle söylediler.

“Aramışsın,” dedi Wallander.

“Babamı merak ediyorum,” diye karşılık verdi kız kardeşi.

“Bir şey mi oldu? Hasta mı?”

“Bilmiyorum. Onu en son ne zaman gördün?”

Wallander hatırlamaya çalıştı.

“Bir hafta önce,” dedi yüreğindeki suçluluk duygusunu bastırmaya çalışarak.

“Onu daha sık görme olasılığın yok mu?”

Wallander kendini savunma ihtiyacı duydu.

“Deliler gibi çalışıyorum. İşler çok yoğun. Elimizde yeterli eleman yok. Elimden geldiğince sık görmeye gidiyorum onu.”

Kız kardeşinin suskunluğu az önce söylediklerine inanmadığını gösterir gibiydi.

“Dün Gertrud’la konuştum,” dedi kız kardeşi, Wallander’in az önce söylediklerinin üstünde durmayarak. “Babamın nasıl olduğunu sorduğumda sanki bana baştan savma bir yanıt verdi gibi geldi.”

“Neden böyle yapsın ki?” diye sordu Wallander şaşkınlıkla.

“Bilmiyorum. Bu yüzden seni aradım ya.”

“Bir hafta önce yine her zamanki gibiydi,” dedi Wallander. “Acelem olduğu ve yanında daha fazla kalamadığım için bana ateş püskürdü. Ama orada olduğum süre boyunca da resim yapmayı sürdürerek sanki benimle konuşacak zamanı yokmuş gibi davrandı. Gertrud her zamanki gibi yaşantısından hoşnuttu. Ama babama nasıl dayandığını doğrusu anlayamıyorum.”

“Gertrud ondan çok hoşlanıyor,” dedi kız kardeşi. “Aşk söz konusu olunca insanlar birçok şeye dayanabiliyor.”

Wallander bu konuşmayı bir an önce bitirmek istiyordu. Kız kardeşi yaşlandıkça ona annelerini hatırlatıyordu. Wallander’in annesiyle hiçbir zaman iyi bir ilişkisi olmamıştı. Çocukluk ve delikanlılık yıllarında annesiyle kız kardeşi birlik olmuş ve babasıyla kendisine cephe almıştı. Aile gözle görünmez iki kampa ayrılmıştı. Wallander o günlerden beri babasına çok yakındı. On sekiz yaşına gelmeden kısa bir süre önce polis olmaya karar vermiş, bu da babasıyla olan ilişkisini olumsuz etkilemeye başlamıştı. Babası oğlunun verdiği bu kararı hiçbir zaman benimsememişti. Ama oğluna, seçtiği bu mesleğe neden karşı çıktığını ya da hangi mesleği seçmesi gerektiğini de açıklamamıştı. Wallander eğitimini tamamladıktan ve Malmö’de devriye polisi olarak göreve başladıktan sonra ilişkilerinde açılan yarık büyümeye başlamıştı. Birkaç yıl sonra da annesinin kanser olduğu ortaya çıkmıştı. Hastalık hızla ilerlemişti. Ocak ayında annesine kanser teşhisi konulmuş, mayıs ayında da ölmüştü. Kız kardeşi Kristina o yaz evden ayrılıp L.M. Ericsson adındaki bir firmada çalışmak üzere Stockholm‘e taşınmıştı. Orada evlenmiş, boşanmış ve sonra bir kez daha evlenmişti. Wallander kız kardeşinin ilk kocasıyla tanışmıştı ama şimdiki kocasını hiç görmemişti. Linda’nın halasını Kärrtorp’taki evlerinde bir iki kez ziyaret ettiğini biliyordu ama kızının anlattıklarından bu ziyaretlerin pek de iyi geçmediği izlenimine kapılmıştı. Wallander ilişkilerindeki eski soğukluğun hâlâ sürdüğünü hissediyordu. Babası ölünce bu soğukluk daha da artacaktı.

“Bu akşam onu görmeye gideceğim,” dedi Wallander salonun ortasında yerde duran kirli çamaşırlarını düşünerek.

“Dönüşte beni ararsan sevinirim,” dedi Kristina.

Wallander arayacağına söz verdi.

Sonra da Riga’ya telefon etti. Telefon açıldığında Baiba’nın sesini duyacağını sanmıştı. Sonra telefona yanıt verenin İsveççe bilmeyen Baiba’nın Litvanyalı ev sahibi olduğunu fark etti. Hiç konuşmadan telefonu kapattı. Telefon kapanır kapanmaz çalınca birden boş bulunup korkuyla sıçradı.

Ahizeyi kaldırınca Martinson’un sesini duydu.

“Umarım, seni rahatsız etmiyorumdur,” dedi Martinson.

“Gömleğimi değiştirmek için eve gelmiştim.” Wallander evde oluşuna ilişkin neden her zaman bir bahane bulmak zorunda hissettiğini anlayamıyordu. “Bir şey mi oldu?”

“Kayıp insanlara ilişkin birkaç telefon geldi,” dedi Martinson. “Gelen bilgilerle Ann-Britt ilgileniyor.”

“Doğrusunu istersen ben bilgisayarda neler bulduğunu daha çok merak ediyorum.”

“Tüm sabah programı yükledik,” diye karşılık verdi Martinson sıkıntılı bir sesle. “Az önce Stockholm’ü aradım. Sistemin bir saat içerisinde çalışacağını söylediler. Ama adamın sesi bana bunun mümkün olamayacağını söylüyor gibiydi.”

“Acelemiz yok,” dedi Wallander. “Bekleyebiliriz.”

“Malmö’lü doktor aradı,” diye sürdürdü konuşmasını Martinson. “Kadın doktor. Adı Malmström. Senden telefon bekliyor.”

“Neden seninle konuşmadı?”

“Seninle konuşmak istedi. Genç kız ölmeden önce onu en son sen gördüğün için galiba seninle konuşmak istiyor.”

Wallander bir kalem alarak doktorun telefon numarasını yazdı.

“Bugün olay yerine gittim,” dedi Wallander. “Nyberg kan ter içinde çamurların arasında çalışıyordu. Polis köpeklerini bekliyordu.”

“Kendisi de polis köpeği gibidir,” dedi Martinson, Nyberg‘den hoşlanmadığını gizlemeye bile gerek görmüyordu.

“Hırçın ve aksi olabilir ama işini de çok iyi bilir.”

Tam telefonu kapatmak üzereyken birden aklına Salomonsson geldi.

“Çiftçi ölmüş.”

“Kim?”

“Dün mutfağında kahve içtiğimiz adam. Kalp krizi geçirip öldü.”

Telefonu kapattıktan sonra Wallander mutfağa giderek bir bardak su içti. Uzunca bir süre hiçbir şey yapmadan mutfak masasında oturdu. Malmö’ye telefon ettiğinde saat iki olmuştu. Malmström adındaki doktorun telefona gelmesini bekledi. Doktorun ses tonundan çok genç biri olduğunu anlamıştı. Wallander kendisini tanıttıktan sonra hemen arayamadığı için doktordan özür diledi.

“Genç kızın kendini neden öldürdüğüne ilişkin yeni bir bilgi var mı elinizde?” diye sordu doktor.

“Hayır.”

“O zaman otopsi yapmamıza gerek yok,” diye karşılık verdi doktor. “Bu, işleri daha da kolaylaştırır. Kurşunlu benzin kullanarak kendini yakmış.”

Wallander midesinin bulandığını hissetti. Genç kızın yanıp kül olmuş bedenini doktorun hemen yanındaymış gibi düşününce bulantısı daha da arttı.

“Kızın kim olduğunu bilmiyoruz,” dedi. “Hakkında net bir şey çıkarabilmemiz için onunla ilgili her şeyi öğrenmemiz gerekiyor.”

“Yanmış bir cesette bu sanıldığı kadar kolay değil,” dedi doktor sıradan bir sesle. “Kızın tüm derisi yanmış. Diş inceleme sonuçları henüz hazır değil. Ama dişleri sağlammış. Dolgu falan yoktu. Boyu bir metre altmış üç santim, bedeninde tek bir kırık kemik de yoktu.”

“Yaşını öğrenmem gerek. Bence bu en önemli unsurlardan biri.”

“Bunu öğrenmemiz birkaç gün daha sürebilir. Dişlerinden öğreneceğiz.”

“Bir tahmin yapabilir misiniz?”

“Yapmamayı yeğlerim.”

“Ben onu yirmi beş metre uzaktan gördüm,” dedi Wallander. “Bana kalırsa on yedi yaşındaydı. Yoksa yanılıyor muyum?”

Kadın doktor karşılık vermeden bir an düşündü.

“Tahminde bulunmaktan hoşlanmam,” dedi sonunda. “Ama bana sorarsanız daha gençti.”

“Neden?”

“Bunu tam olarak öğrendiğimde size de söylerim. Ama on beş yaşında çıkarsa sakın şaşırmayın.”

“On beş yaşında bir çocuk neden kendini yakmak istesin?” dedi Wallander. “Buna inanmakta zorlanıyorum.”

“Kendisini paramparça eden yedi yaşındaki bir kızın parçalarını daha geçen hafta bir araya getirmek zorunda kaldım,” diye karşılık verdi doktor. “Küçük kız her şeyi planlamış. Kendisinden başka kimseye zarar vermemek için özen göstermişti. Doğru dürüst yazamadığından da veda mektubu olarak bir resim çizmişti. Ayrıca dört yaşındaki bir oğlan çocuğunun babasından çok korktuğu için gözlerini oymaya çalıştığını duydum.”

“İnanılır gibi değil,” dedi Wallander. “Bu tür şeyler burada, İsveç’te olmaz sanırdım.”

“Ne yazık ki bu anlattıklarımın tümü de burada oldu. İsveç’te. Evrenin ortasında. Hem de bu güzel yaz günlerinde.”

Wallander gözlerinin yaşardığını fark etti.

“Kızın kim olduğunu öğrenemezseniz onu burada gömeriz,” diye sürdürdü sözlerini doktor.

“Bir şey sormak istiyorum,” dedi Wallander. “İnsanın kendisini yakması çok acı verici bir şey olmalı, değil mi?”

“İnsanlar bunun böyle olduğunu yüzyıllardan beri biliyor,” diye karşılık verdi doktor. “İşte bu yüzden de en kötü ceza ya da işkence unsuru olarak ateşi kullandılar. Jeanne d’Arc’ı yaktılar, büyücüleri yaktılar. Bu acının ne denli korkunç olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Ayrıca umduğunuz kadar çabuk da bilincinizi yitirmezsiniz. Alevlerin arasından kaçma içgüdüsü, acıdan kaçma isteğinden çok daha fazladır. İşte bu yüzden de bilincinizi yitirmemek için zorlarsınız kendinizi. Sonra da sınıra gelirsiniz. Yanan sinirler bir süre için uyuşur. Bedenlerinin yüzde doksanı yanan kişilerin kısa bir süre acı hissetmediklerine ilişkin birçok örnek vardır. Ama bu uyuşukluk geçmeye başladığında…”

Doktor cümlesini tamamlamadı.

“Bir meşale gibi yandı,” dedi Wallander.

“Artık bunu düşünmemeye çalışın,” dedi doktor. “Ölümün bazen kurtarıcı bir özelliği vardır. Bunu kabul etmek istemesek bile bu böyledir.”

Telefon konuşması bittiğinde Wallander ceketini alıp evden çıktı. Rüzgâr çıkmıştı. Kuzeyden gelen kara bulutlar gökyüzünü kaplamaya başlamıştı. Emniyete giderken araç servis istasyonuna uğrayarak arabasının bakımı için randevu aldı. Emniyete gittiğinde saat üçü biraz geçiyordu. Danışmada durdu. Ebba birkaç gün önce banyoda düşerek elini kırmıştı. Wallander ona nasıl olduğunu sordu.

“Bu olay bana yaşlandığımı hatırlattı,” dedi Ebba.

“Sen asla yaşlanmayacaksın,” diye karşılık verdi Wallander.

“Teşekkür ederim, ama bu doğru değil.”

Wallander odasına giderken bilgisayarda çalışan Martinson’u görünce konuşmak için durdu.

“Yirmi dakika önce çalışmaya başladı. Ben de şimdi bize verilen kayıp listesindekilerden birine uyup uymadığına bakıyordum.”

“Kızın boyunun 1.63 olduğunu da ekle bu bilgilere,” dedi Wallander. “Ve yaşının da on beşle on yedi arasında olduğunu.”

Martinson ona hayretle baktı.

“On beş mi? Böyle bir şey olamaz, değil mi?”

“Doğru olmamasını dilerim. Ama şimdilik bunu bir olasılık olarak değerlendirmeliyiz. Harflere ilişkin çalışmalar nasıl gidiyor?”

“Henüz başlamadım. Ama bu akşam geç saatlere kadar kalıp çalışmayı düşünüyorum.”

“Kimliğini tespit etmeye çalışıyoruz,” diye hatırlatmada bulundu Wallander. “Bir kaçak aramıyoruz.”

“Bu akşam evde kimse yok zaten. Boş bir eve gitmeyi hiç sevmiyorum.”

Wallander, Martinson’un yanından ayrılarak Höglund’un odasının açık kapısından içeri başını uzattı. Ama oda boştu. Acil olayların ve tüm telefonların yanıtlandığı hole geri döndü. Höglund bir polisle oturmuş bir dosyayı inceliyordu.

“Bir şeyler bulabildin mi?” diye sordu Wallander.

“Daha dikkatle incelememiz gereken bir iki şey var,” dedi. “Bunlardan biri iki günden beri kayıp olan Tomelilla Üniversitesi’nde okuyan bir genç kız.”

“Bizim kızımızın boyu 1.63,” dedi Wallander. “Dişlerinde tek bir çürük bile yok. Yaşı da on beşle on yedi arasında.”

“O kadar genç mi?” diye sordu Höglund şaşkınlıkla.

“Evet,” diye karşılık verdi Wallander. “O kadar genç.”

“O zaman üniversitede okuyan kayıp kız olamaz,” dedi Höglund elini dosyanın üstüne koyarak. “Söz konusu olan bu kız yirmi üç yaşında ve uzun boylu.”

Dosyayı karıştırdı.

“Bir tane daha var,” diyerek ekledi. “Mari Lippmansson adında on altı yaşında bir kız. Burada Ystad’da yaşıyor ve bir fırında çalışıyor. Üç günden beri işe gitmemiş. Bizi fırının sahibi aradı. Kızı çok merak ettiğini söyledi. Kızın ebeveyniyse buna aldırmıyormuş.”

“Bu kızı biraz daha incele,” dedi Wallander arkadaşını yüreklendirmek istercesine.

Ama aradıklarının bu kız olmadığını biliyordu.

Bir fincan kahve alarak odasına gitti. Araba hırsızlarına ilişkin dosya yerde duruyordu. Bu evrakı zaman yitirmeden Svedberg’e vermesinin iyi olacağını düşündü. Aynı anda da tatile çıkmadan önce önemli bir suçun işlenmemesi için içinden dua etti.

Saat dörtte toplantı odasında buluştular. Nyberg araştırmasını tamamlamış, olay yerinden yeni dönmüştü. Toplantı uzun sürmedi. Emniyet müdürlüğünden yanıtlaması gereken bir yazı geldiği için Hansson toplantıya katılmayacağını söylemişti.

“Uzun bir toplantı olmayacak,” dedi Wallander. “Yarın acil konuları bir kez daha gözden geçireceğiz.”

Masanın bir ucunda oturan Nyberg’e döndü.

“Polis köpeği bir şey bulabildi mi?”

“Köpek bir şey bulamadı,” diye karşılık verdi Nyberg. “Her yere benzin kokusu sinmiş, köpek koku alamadı.”

Wallander bir süre sonra konuşmaya başladı.

“Beş ya da altı benzin şişesi bulundu. Bu da genç kızın Salomonsson’un kolza tarlasına bir araçla geldiğini gösteriyor. O kadar şişeyi elinde taşıyamaz. Tabii oraya birkaç kez gidip gelmemişse. Göz önünde bulundurmamız gereken bir başka olasılık daha var. O da kızın oraya tek başına gelmediği. Ama bu olasılık pek mantıklı değil. Kendisini yakmak isteyen genç bir kıza kim yardım etmek ister ki?”

“Benzin şişelerini inceleyebiliriz,” dedi Nyberg kuşku dolu bir sesle. “Ama bunun gerekli olduğundan emin değilim.”

“Kızın kim olduğunu bilmediğimiz sürece bizi kıza götürebilecek her ipucunu sonuna kadar değerlendirmeliyiz,” diye karşılık verdi Wallander. “Başka bir yerden gelmiş de olabilir.”

“Salomonsson’un ahırına bakan oldu mu?” diye sordu Höglund. “Benzin şişeleri orada depolanmış olabilir.”

Wallander onaylarcasına başını salladı.

“Biri gidip bir baksın,” dedi.

Bu işi Höglund üstlendi.

“Martinson’un elde edeceği sonuçları beklememiz gerek,” dedi Wallander toplantıyı kapatmaya hazırlanarak. “Ve Malmö’deki pataloğun raporunu. Yarın bize kızın tam yaşını bildirecekler.”

“Altın kolye ne olacak?” dedi Svedberg.

“Kolyenin üzerindeki harfleri çözünceye ya da bir ipucu yakalayıncaya kadar bekleyeceğiz,” dedi Wallander.

Birden ta başından beri bir şeyi gözden kaçırdığını fark etti. Kızın arkada bıraktığı mutlaka birileri olmalıydı. Onun için yas tutan birileri. Onun yanan bir meşale gibi koştuğunu asla unutmayacak, olayı kendisinden çok daha farklı değerlendiren birileri mutlaka olmalıydı.

Toplantıdan sonra herkes işinin başına döndü. Svedberg araba hırsızlarına ilişkin soruşturma belgelerini almak için Wallander’in odasına gitti. Wallander ona dosyayla ilgili kısa ama öz açıklamada bulundu. İşleri bittiğinde Svedberg yerinden kalkmadı. Wallander onun konuşmak istediği bir şey olduğunu hissediyordu.

“Bir ara mutlaka bir araya gelmeli ve konuşmalıyız,” dedi Svedberg duraksayarak. “Teşkilatta olan bitenlerle ilgili.”

“Eleman sıkıntısından mı, yoksa zanlıların gözaltına alınması işini güvenlik şirketlerinin üstlenmesinden mi söz etmek istiyorsun?”

Svedberg asık bir yüzle başını evet dercesine salladı.

“Eğer işlerimizi eskisi gibi yapamazsak yeni üniformaların bize ne gibi bir yararı dokunur?”

“Bu konuyu konuşmakla bir yere varabileceğimizi sanmıyorum,” dedi Wallander baştan savma bir şekilde. “Bu konularla ilgilenmesi gereken bir sendikamız var.”

“Hiçbir şey yapmasak bile karşı çıkmalıyız,” dedi Svedberg. “Olacakları sokakta halkla konuşmalıyız.”

“Bence herkesin yeterince sorunu var,” diye karşılık verdi Wallander ama aynı zamanda da Svedberg’in haklı olduğunu biliyordu. Emniyetteki eleman kesintisinden kamuoyunun da haberdar edilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Svedberg ayağa kalktı. “Hepsi bu kadardı.”

“Bir toplantı düzenle,” dedi Wallander. “Toplantıya katılacağıma söz veriyorum. Ama bu toplantıyı yapmak için yazın bitmesini bekle.”

“Düşünürüm,” dedikten sonra Svedberg kolunun altına araba hırsızlığı dosyalarını sıkıştırarak odadan çıktı.

Saat beşe çeyrek vardı. Wallander pencereden dışarı bakınca yağmur yağdığını gördü.

Löderup’ta yaşayan babasını görmeye gitmeden önce pizza yemeye karar verdi. Bu kez haber vermeden gitmek istiyordu.

Emniyetten çıkmadan önce bilgisayarının başında çalışan Martinson’u görmeye gitti.

“Geç saatlere kadar çalışma.”

“Ama hâlâ bir şey bulamadım,” diye karşılık verdi Martinson.

“Yarın görüşürüz.”

Wallander yağmurun altında arabasına doğru gitti.

Tam otoparktan çıkarken Martinson’un ellerini sallayarak arabaya doğru koştuğunu gördü. Kızın kim olduğunu bulduk, dedi içinden. Camı açtı.

“Kızı buldun mu?”

“Hayır,” dedi Martinson.

Ancak o zaman Wallander, Martinson’un yüzündeki ciddi ifadeyi gördü. Önemli bir şey olmalıydı. Arabadan inerek, “Ne oldu?” diye sordu.

“Bir telefon geldi,” dedi Martinson. “Sandskogen dışındaki kumsalda bir ceset bulunmuş.”

Lanet olsun, diye geçirdi içinden Wallander. İzne çıkmamı bekleyemez miydi?

“Cinayet galiba,” diye sürdürdü konuşmasını Martinson. “Arayan adam böyle söyledi. Adam alışılmışın dışında çok sakindi ama ben onun şok geçirdiğini sanıyorum.”

“Oraya gitmeliyiz,” dedi Wallander. “Ceketini al, yağmur yağıyor.”

Martinson kıpırdamadı.

“Arayan adam kurbanın kim olduğunu biliyordu.”

Wallander, Martinson’un söyleyeceklerinin korkunç bir şeyler olduğunu iliklerinde hissetti.

“Kurbanın Wetterstedt olduğunu söyledi. Eski adalet bakanı.”

Wallander, Martinson’a baktı.

“Bir daha söyle.”

“Kurbanın Gustaf Wetterstedt olduğunu söyledi. Eski adalet bakanı. Başka bir şey daha söyledi. Adamın kafasının derisinin yüzülmüş gibi durduğunu.”

Şaşkınlıkla bakıştılar.

22 Haziran Çarşamba günü saat beşe iki dakika vardı.

1
...
...
12