Читать книгу «Gece ve Gündüz» онлайн полностью📖 — Çolpan — MyBook.

GECE

Birinci Kitap

Hemel 4 geldi, emel geldi.

Halk atasözü

I

Her yıl bir defa gelen bahar sevinci, yine gönülleri okşamaya başladı. Yine tabiatın soğuktan titreyen bedenine ılık kan yürüdü…

Söğütlerin gömgök saç bağları, kızların ince örülmüş saçları gibi savrulmaya başladı. Buzun altından bozbulanık akan suların hüzünlü yüzü güldü, yorgun argın aksa da, azat olan bir köle gibi erkinlik neşesini kemire kemire ilerliyordu. Elektrik direklerinin uçlarında birer birer kuşlar görünmeye başladı. İlk görünen bahar kuşu, topraktan ilk filizlenen mısır tanesinin neşesini veriyordu. Geçen yıl ekilip, kaşlara çekilen siyah sürme bitkisi, kökünden yine filizlendi, başını kaldırıp çıktı. Erkeklerin çiçekli doppısına5 yapışmayıp, çıplak kadınlarla, onların saçları, zülüfleri ve başörtülerindeki süslü oyalarla şakalaşarak oynayan serin esinti… Bahar neşesi ile eğleniyordu.

Hayat niye bu kadar güzel ve tatlı oluyor baharda?

* * *

Zebi(Zebinisa)’nin kış boyunca içi sıkılıp bunalmış, gönlü baharın ılık hararetiyle açılmaya başlamıştı. Artık, üstüne saman serilmiş arabada olsa bile bir yerlere, kırlara çıkıp gezip dolaşmayı ve eğlenmeyi arzu ediyordu. Kış boyunca bir türlü arkası kesilmeyen görücülerin biriki haftadan beri bu gelişleri kesilmişti. Şimdi dış kapının gıcırdayarak açılması, bir iki kadının yavaşça yürüyüp, perencisini6 sürükleyerek gelmelerini hatırlatmıyor henüz on beş yaşına giren bu genç kızın çocuk gönlünü o kadar ürkütmüyordu.

Ot toplamak bahanesiyle bir iki defa geniş avlulara, şehir içinde olsa da, kırlara çıkıp geldiğinden beri gönlü geniş bozkırı, herhâlde uzak yerleri yine çok arzu etmeye başlamıştı.

Babası sabah namazından henüz dönmemişti. Annesi ineği sağmakla meşguldü. Kendisi küçük meydanı süpürdüğü sırada dış kapının tuhaf şekilde açılması, Zebi’nin kalbini yerinden oynattı. Bir elinde süpürgesi, bir eli dizinde, yere eğilmiş vaziyette gözlerini kapı tarafına çevirdi. Babasının her zamanki şiddetli öksürme ve hırıltılarla, büyük kapının ağır zincirini şakırdatarak indirip, namaza çıkıp gitmesinin üzerinden henüz çok geçmemişti. Helali haramı çok da fark edemeyen bu adamın dua hâlinde oturma alışkanlığı, hatta herkesten sonraya kalıp, mescidin mumlarını üfleyip söndürerek çıkma âdetleri oluyordu.

Kapıdan telaşla girip gelen genç, kendi akranı olan bir kızcağızdı. Henüz doğru dürüst yetişkin bir insan hâline gelmemiş olan bu genç kızı yaşlı kadınların hayâ perencisine sarmışlar, perencinin uzun etekleri büyük bir düğüm gibi onun koltuğunu doldurmuştu…

Örtünmüş olan bu kız, iç kapıdan atlar atlamaz perencisini çıkarıp attı ve çocuksu ruhu ile ilerleyip Zebi’yi kucakladı. Birbirleriyle sevine sevine görüştüler. Yüzleri gülen, gönülleri açılan bu iki genç, birbirinin koltuğuna girerek eyvana vardılar ve Zebi’nin babasının her zaman oturduğu çardağın kenarına iliştiler.

Saltı(Saltanat), seher vakti böyle nefes nefese gelmesinin sebebini henüz söylememişti. Onlar görüşmeye başladıklarında önce genç kızların kendi aralarında geçen mahrem şeyleri konuşup, işlemekte oldukları çiçek desenleri ve doppıları hakkında birbirlerine kısa kısa malumat vermişlerdi. Saltı artık sadede geldi:

– Böyle erkenden seher vakti koşup gelmem boşuna değil…

– Ben de fark ediyorum. Yüreğim yerinden oynadı.

– Niye, arkadaşım?

– Sizin de bildiğiniz görücüler belası işte… Kış boyunca arkası kesilmedi.

– Ben de usandım, canım sıkılıyor. Bunun için bir köye gidip gelsem mi, diyordum.

– Ne diyorsunuz? Arıktaki su da buzun altından çıktı.

Zebi’nin yüzünü, bu sırada, bütün kış içinde biriken yorgunluğun eseri kaplamıştı. Yüzü, bilhassa endişeli bakan gözleri, buğulanan bir aynanın yüzüne benziyordu. Aksine Saltı’nın yüzü ise parlayan bir yıldız gibiydi. Neşeli, sevinçli ve her türlü endişeden uzaktı. Gönlünün derinliklerinden gelen sevinç dalgalarını aksettiriyordu. Bunun için o Zebi’nin son sözlerindeki ağır ümitsizliği hissetmedi. Onun gözleri Zebi’de olsa da, aklı başka taraflardaydı.

– Anahan’ı biliyor musunuz? Yayılma sayda arkadaşım yok mu?

Zebi başını kaldırıp, arkadaşına baktı. Bu bakış, onun nedense Anahan’ı hatırlayamadığını gösteriyordu. Sonra Saltı tarif etti:

– Geçen güz bizim eve misafir olarak gelmişlerdi ya, ninesi ile beraber! O zaman size kaç defa adam gönderip çağırttım, gelmediniz, babanız cevap vermedi.

Zebi başını salladı:

– Evet, evet. Bildim, bildim. Kendisini gördüğüm yok ki, sadece duyuyorum.

– İşte o kız, o zaman geldiğinde beni davet etmişti. Baharda bir gidip geleyim, diyordum. Yakında yine davet etti. Ona akranlarımla bir gidip gelmek istiyorum. Sizi de alıp gideceğim.

– Ne zaman?

Zebi’nin bu kısa sorusundan Saltı çok şeyi anladı. Bu soru, Zebi’nin çaresi olsa bugün perencisini eline alıp (hem de örtünmeden!), buradan uzaklaşmak için uçmak istediğini gösteriyordu. Bunun için Saltı:

– Ben sizi alıp götürmek için geldim, kurban olayım! dedi.

Ve iki genç kız, sonsuz sevinçler içinde yine birbirlerine sarılıp kucaklaştılar.

* * *

Annelerin gönlü her zaman yumuşak olur. Zebi’nin annesi Kurbanbibi de, Saltı’dan biraz önceki daveti duyunca derhâl razılık verdi:

– Peki, gülüp eğlenip, gelin. Kış boyunca içinizi sıkıntı bastı, bunaldınız, dedi.

Zebi annesinin vereceği cevabı önceden biliyordu. Bu anne, kızının saadetinden başka şeyi düşünmeyen annelerdendi. Dünyada ne kadar iyilik ve güzellik olursa, hepsini şu biricik kızı için ister ve arzu ederdi. Fakat…

Annenin razılığını bildirdiği sözlerine bu “fakat” sözünü ilave ettiği için biçare kızlar sevinç dalgalarını bir defa daha aşikâr etmeye fırsat bulamadılar.

Herkes sessiz kaldı. Herkes kendi önünde bir şeye gözünü dikmiş ve o şeyde Zebi kendi babasını, Kurbanbibi kendi kocasını, Saltı ise suratı daima asık olan soğuk yüzlü bir sofiyi görüyordu.

Bu bulutlu havayı dağıtmak, sadece annenin vazifesi idi:

– Babası sabah namazından gelsin, dedi Saltı’ya bakarak, ben kendim münasip bir dille söylerim, hayır demez, sonra Zebi’ye döndü: Sen kızım, odaya yer hazırla, arkadaşını al, sofra ser. Biz, babanla birlikte çayı çardakta içip, az önceki meseleyi konuşuruz.

İki kız da ağızlarını açmadan sessiz kaldılar. Çünkü Rezzak Sofi’nin mizacını ikisi de iyi biliyorlardı. Sofi’ye en makul bir mesele olsa da anlatıp rızasını almak için ya kendisinin piri veya büyük bir zenginliğe sahip olmak gerekiyordu. O adam kendi dengi olanlardan hiçbirinin hiçbir zaman hiçbir sözünü dinlemiş değildi. Kadınlardan tavsiye, bilhassa kendi hanımından bir teklif işitmek için Rezzak Sofi’nin yeni baştan dünyaya gelmesi gerekiyordu…

Bu sebeple Zebi gözleri endişe ile kocaman açılmış hâlde ve hiçbir şey söylemeden ortalığı toplamaya başladı.

O ortalığı toplayıp, kahvaltı yerlerini hazırladıktan sonra ocak başında çaydanlıklara çay koyarken:

– Babamdan haber yok mu? diye sordu annesinden. Kurbanbibi, bir sokak kapısına, bir yan taraftaki ağaçların arasından yükselmekte olan güneşe, bir de ocak başındaki kızına baktıktan sonra:

– Bilmiyorum, namaz uzadı mı acaba? Sen çayı biraz bırakıp, yarım kalan yerleri süpüredur, şimdi gelir, dedi.

Zebi bu sırada yine eline süpürgeyi almak istememesine rağmen arkadaşının “bu kız annesinin sözünü dinlemiyormuş” şeklinde bir düşünceye kapılabileceğini düşünerek, hiçbir şey söylemeden süpürgeyi eline aldı ve bir elini bir dizine dayayarak, meydanı süpürmeye başladı. Zebi’nin çayı demleyip gelmesini bekleyip, odada, sofra başında oturan Saltı, iki kanadı açık duran kapıdan bu durumu gördükten sonra yerinden kalkıp, arkadaşının yanına çıktı. Zebi onu özür dileyerek karşıladı:

– Arkadaşım, babam duada oturup kalmış olmalı, böyle bir âdeti var. Yoksa şimdiye kadar gelmesi gerekirdi. Canın mı sıkıldı? dedi.

Bu son kısa cümlenin söylenişindeki samimiyet, sadece birbiri ile yakın arkadaş olan genç kızlarda olur. “Canın mı sıkıldı?” dediği sırada Zebi’nin yüzünü görmek gerekiyordu, bir elinde süpürge, bir eli dizinde, süpürge de yerden alınmış değil fakat başı yukarı kalkmış ve bütün varlığı Saltı’nın ihtiyarında! Gönül, arzu, sevgi, sevinç… Bunların hepsi Saltı’ya doğru uçuyor, ona doğru atılıyor, onu sarıp sarmalayıp, kucaklıyordu! Zebi’nin yüzündeki ay gibi parlak, güneş gibi aydınlık bu durum, maddî hakikatler kadar açık görünüyordu.

Arkadaşının bu samimiyetini Saltı da sadece gözü ile görmüyor, gönlü ile de hissediyordu. Bunun için o Zebi’nin sözüne karşılık vermek yerine, birden süpürgeye yapıştı. Kendi kendine süpürgeyi alıp biraz süpürürse, onun az önceki bu samimiyetine uygun bir karşılık vermiş olacağını düşündü. Zebi elindeki süpürgeyi verdi, lakin arkadaşı süpürmeye başladıktan sonra:

– Vay, bu da nesi! Bırakın, kendim süpürürüm! deyip yine süpürgeye yapıştı. Saltı vermedi, beriki almak istedi, Saltı kaçtı, bu kovaladı; böylece meydanı süpürmek yerine bu iki arkadaş bütün avluyu ayağa kaldırıp, bağırış çağırışlarla ortalığı birbirine kattılar…

Kendi evinin mezarlık kadar ıssız, hanekâh kadar sessiz, kendi gönlü kadar suskun olmasını isteyen Rezzak Sofi, bu kargaşanın üstüne çıkıp geldi!

Kapıdan girer girmez olanca sesiyle:

– Bu ne kıyamet! diye bağırması, iki genç kızı, yıldırım çarpmış bir ağaç gibi, oldukları yerde taş gibi dondurdu. Hâlbuki sofinin dindar hanımı Kurbanbibi de “yeter artık!” diyerek az bağırmamıştı. Eğer bu soğuk suratlı sofi gelmiş olmasaydı, bu iki genç kızın kış boyu biriken gönül dertleri böyle biraz da eğlenerek daha uzun süre devam edecekti. Zaten onların kendilerini unutacak derecede birbirleri ile bu şekilde oynaşmaları, o gam, keder yayının boşalması, sıkıntı selinin önündeki seti yıkıp, ileri doğru atılıp akması değil miydi? Böyle deliler gibi köpürüp taşmaları durdurmak için de elbette böyle deliler gibi haykırışlar ve yıldırım kadar kuvvetli darbeler gerekiyordu.

* * *

Rezzak Sofi’de öyle bir kuvvet fazlasıyla vardı. Bu adam, Ceditçi görünümlü bir hemşehrisinin dediği gibi, “görülmek üzere sergilenen antika mahlûklardan biriydi”. Anlattıklarına göre, onu ana karnından sağ salim doğurtan ve ilk defa kundaklayan yaşlı kadın, şakacılığı ve eğlence merakı ile kadınlar arasında meşhur olan Hemrâ anaymış. Balayı, kundakladıktan sonra henüz o kadar insan sıfatına benzemeyen yüzüne bakmış ve işte şu sözlerle sevmiş:

– Kurban olayım, misafir, kimden rencide olarak doğdunuz? Kim üzdü sizi? Anlatın! Gözünüzü açın artık! Aydınlık bir dünyaya geldiniz! Şükredin! Sevinin! Şöyle bir gülün! Gülümseyin! Tebessüm edin!

O sırada gülmeyen Rezzak Sofi ondan sonra da gülmedi. Gülme ile ağlama arasında büyük fark var. Gülme ile hiç gülmeksizin devamlı ciddi tavır sergileme arasında da birçok mesafe var. Bunun için Rezzak Sofi’nin gülmelerine gülme denilemezdi.

Gülmemenin imkânsız olduğu yerlerde o da gülüyordu fakat o gülüş, hasta bir adamın gülmesi gibi ağır, birtür soğuk şakalar gibi hüzün vericiydi, yalan ve samimiyetsiz gibi gönül kırıcı oluyordu. Bir gün Zebi’nin çok ciddi bir çehre ile:

– Babam gülmezmiş! dediğini duyunca, Kurbanbibi rahatsız olmuştu. Bu hakikati söylediği için kızından açıkça rahatsız olan Kurbanbibi, bu hakikati kendisi de içinden kaç defa tekrarlamıştı? Dil ile birinin kusurunu söylemek kolay fakat kendi diliyle kendi kusurunu söyleyenler ise çok az. Kurbanbibi her ne kadar söz söylemede marifetli bir kadın olsa da, onu bu azlar arasına dâhil etmek doğru olmaz.

Kurbanbibi söz söylemede ne kadar marifetli ise, Rezzak Sofi de o kadar suskun ve sesi çıkmayan, derdini içine atan, kıskanç bir adamdı. Dış dünyada yani kendi avlusundan dışarıda onun daimî ve yegâne vazifesi, kendisinden büyük ve güçlüler konuşurken “evet, evet” demek, kendisinden aşağı ve güçsüzler konuşurken “hayır, hayır”, manasında başını sallamak oluyordu. Evinde onun ağzından insanlar arasında kabul gören güzel, manalı ve “fikir” sayılabilecek bir söz çıkmazdı. Genel olarak, Sofi’nin bu hususta kendine göre esaslı bir düşüncesi vardı: O kendisi övünerek söylediği gibi, kadınların yanında ağzını açıp konuşmayı kendisine reva görmüyordu. “Bu dil, diyordu Sofi, daima Tanrı’nın zikri ile meşgul olmalı. Bu ağız, her zaman Tanrı’nın zikrine açılır. Ağız ile dil, kulun bedeninde en aziz ve en mübarek organlardır. Onları kadın kısmı gibi aşağı derecede bir mahlûkun yanında konuşmak suretiyle aşağılamak olur mu? Aksi hâlde, Hak teâlânın kulları it ile de konuşsun! Hayır, kadın kısmına çok gerekli olan söz söylenir, o taife ile sadece zaruret sebebiyle konuşulur. Vesselam!”

Özbek’te nihayet her erkek kendi hanımını, kendi helalini, kızı veya oğlunun adı ile çağırır. Kendi hanımını ismini söyleyerek çağırmak olmaz. Hanımının ismi Meryem, kızının ismi Hatice olsa, mümin-Müslüman, hayâ sebebiyle hanımını “Hatice” diye çağırır. Birçok anne ve çocuk beraber “evet!” der. Bunun üzerine ailenin hakiki sahibi olan baba, “büyüğünü çağırıyorum, büyüğünü!” der. Hatta o zaman bile “Meryem’i”, demez.

Bizim Sofi, mümin-Müslümanın bu örfüne de riayet etmez, o kendi helali Kurbanbibi’yi her zaman “fitne” diye çağırır. Mesela “Fitne, sarığımı ver!”, “Fitne, kız geberesice haydi!”, “Fitne, parayı uzat!”

Kurbanbibi, Sofi’nin nazarında cehaletinden mi veya kendisinin yaratılış hamurunda bu şey var mı, her türlü fitnelikten yani hileden uzak değildir. Kocasının kadınların yanında konuşmamasından o kadar rahatsız olmasa da, lakin kendi helal hanımı yanında konuşmamasına çok üzülüyor ve bu üzüntü sebebiyle hile yoluyla Sofi’yi konuşturuyordu; bazen de dilini keskinleştirerek konuşuyordu. Bunun için Sofi’yi öfkelendirecek değil, onu biraz rahatsız edecek bir söz söylerdi. İşte o zaman kadın kısmı yanında ağız açıp konuşmayı Sofi’den görün! Vay vay vay!

– İşan7 dedem sizin yüzünüzden üzülüyorlarmış, dedi bir gün Kurbanbibi Sofi’ye.

Sofi’nin taş gibi katı ve eşya gibi hareketsiz olan yüzü birdenbire birbirinden farklı değişiklik ve hareketlere uğrayıp, allak bullak oldu:

– Ne dedin, fitne? Niye üzülüyorlarmış?

– Adadığı kâkülünü kestirmeye gelen bir balaya yaltaklık ediyorsunuz…

Bu kâfi! Artık bizim Sofi söz söylemede usta bir hatibe dönüşür.

– Aşk iki türlü olur, fitne. Anlamadan konuşma! Aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikî…

Kurbanbibi bu sözleri anlamadığı için kocasını konuşturur fakat kendisi de hemen bunalır. Bunun için o:

– Evet, öyle mi? Ben bilmiyorum. Ben ümmiyim, deyip hemen kaçmaya çalışır.

Hanımının dönüp gitmesinden sonra Sofi de konuşmaktan vaz geçer.

Böylece Sofi, yeri geldiğinde ve damarına basıldığında, mezarda olsa bile konuşur. Hem de nasıl konuşur!

Evinde bulunduğu sırada Rezzak Sofi ya arık boyundaki otları yolar ya avlu kapısının açık kalan zincirlerini yerine koyar veya avluda odun keser veya olmazsa iki eli arkasında, kâh içeri girip, kâh dışarıya çıkıp, kâh avluya geçip dudaklarını arı sokmuş adam gibi ağzını açmadan, hiçbir şey söylemeden dolaşırdı. Yaz mevsiminde, daha çok gündüzleri uyur, geceleri, şafak sökünceye kadar, kendisi yalnız, yüksek sesle “Allahu!” deyip, kendi ailesini ve konu komşuyu uyutmazdı. İşan dedenin olmadığı günlerde serin hanekâhda8 çok keyif alarak uyur, derler. Bazen de diğer müritler onu yorgan döşeği ile beraber havuza atarlarmış. Evde olursa, orayı hanekâh gibi serinletip, ondan sonra uzanıp yatar ve öğle namazından sonra uyumuş olursa, akşamüzeri Kurbanbibi’nin seslenmeleri üzerine zorla kalkardı. İkindi namazı, çoğu zaman uykuya kurban edilir, bu sebeple kendi hanımından çok sitem de işitirdi. Ama bu hususta dili kısılır, hiçbir şey diyemezdi…

Kış mevsiminde olursa, gece uyuyordu. “Zaten bir parça gün var, onu da uyuyarak geçirirsem, Kaşgar’dan da uzak kış gecesini nasıl geçiririm? Uyku, ömrü kısaltan bir şey!” diyordu. Bu büyük felsefe ancak layık ve münasip kişilere söylenir. Biçare aile üyeleri, genel olarak kadınlar, bu uyku felsefesini anlamaktan mahrumdur!