Şehirde olursa, kendi evinden başka yerde bir gece bile yatmıyordu. İşan dedenin bir ziyafetinden sabaha karşı evine gelip yatmıştı. Şehirden dışarıya çıktığı çok nadirdi.
Sadece İşan dede ile beraber (sadece onunla!) düğünlere, büyük ziyafetlere, kavun ve meyve eğlencelerine gidiyordu. O zaman elbette dört-beş gün evindeki yatağı, yorganı soğuyordu. Kurbanbibi’nin dediğine göre, yatağı, yorganı “dinleniyor”, Zebi’nin tarifine göre ise “rahatlıyordu”. Bir defasında bir düğün bir hafta uzayınca, altıncı gün bizim Sofi İşan’dan izin almadan kaçıp gelmiş! O zaman İşan dede bir süre Sofi’ye soğuk davranmıştı.
Bu münasebetle Kurbanbibi yine konuşup takıldı:
– Hazreti İşan ile beraber gidip, onun sayesinde o kadar izzet, ikram görüp, her türlü yiyecek içecekle ağırlanırken… Hazreti İşan’dan önce kaçıp gelmeniz de neyin nesi? Şehirde açılmayan dükkânınız veya işlemekten geri kalan çeltik değirmeniniz mi vardı?
Sofi yine aşağı taife yanında mübarek ağzını açıp, aziz dilini hareketlendirmeye mecbur oldu.
– Bedbaht fitne! Rahat bırakacak mısın, bırakmayacak mısın? “Hubbül-vatan minel-iman”, demişler yani “vatanı sevmek imandan”dır! Bilmiyorsan her şey boş. Bu dünyada vatanı olmayan sadece çingenedir. Beni vatansız mı sandın?
Sofi biraz kızarak gitti:
– Bu avlu, babandan kaldığı için benim mi demek istiyorsun? Öyle diyorsan, pasaport alıp, Rus’un trenine binip, “haydi!” deyip Mekketullaha gider, orada kalırım! Avlun da başına yıkılsın, fitne!
Bu sefer Kurbanbibi yalvarıp yakararak zorla sakinleştirdi.
Hakikaten Sofi’de hacca gitmek niyeti güçlüydü. Bunu her yıl tekrarlıyordu. Bir iki defa pasaport da aldı. Fakat nedense ayağını şehrinin toprağından kesemedi.
Bu konuda da “vatanı sevmek imandan” deyip, “vatanı”ndan vaz geçemiyor mu? Her neyse, elbette bunun da bir sırrı vardı.
Onun belli bir mesleği, bir marifeti yoktu. Ne ticaretle meşgul oluyor, ne çiftçiliğe heves ediyor, ne esnaflığın ucundan tutuyordu. Bununla birlikte, sofrası ekmeksiz, kazanı yemeksiz kalmıyordu…
Bir yıl uzak bir köyden üvey ağabeyi gelip, üç dört gün kalıp gitmişti. O da kendisi gibi mümin bir yaşlı olduğu için çok iyi görüştüler. Her gün hanekâha beraber gidiyorlardı.
– Sofi, ömrünüzü bir mesleğin ucundan tutmadan mı geçiriyorsunuz? dedi ona ağabeyi hanekâha giderken.
– E e, dedi Sofi uzatıp ve kendi hâlinden memnun bir tebessümle gülümsedi: Benim devletim hiç kimsede yok, ağabey! İşan dede Tanrı’mın sevgili kulu, her türlü nimet ona dört taraftan su gibi akıyor. Nehir kenarında susuz mu kalacağız? Siz de tuhafsınız!
Bu gülümseme ile yine biraz gittikten sonra, bu sefer ciddi olarak konuşmasına devam etti:
– Ailemiz de maharetli usta bir terzi, Tanrı’ya şükür. Kızımız da doppı dikmekte “usta” oldu! Ailenin eksiğini gediğini kendileri halledip bitiriyorlar. Ben huzurla tesbihimi çekip yatsam da olur!
Sofi’nin o ağabeyi geçen sonbaharda yine geldi.
Ama bu sefer ciddi bir meseleyi görüşmek için gelmişti. Bir iki gün misafir kaldıktan sonra meseleyi açtı:
– Sofi, kendiniz “vatan”, “vatan” diyorsunuz ve vatanınızı bilmiyorsunuz.
Sofi bu “bilmiyorsunuz” sözüne öfkelendi:
– Niye bilmiyormuşum, ağabey? Siz de sözünüzü bilerek konuşursanız iyi olur!
– Hemen öfkelenmeyin, bilerek konuşuyorum. Vatanınız, ana babanızın yaşadığı, kendi doğduğunuz, ana baba ruhu için mum yakılan yer değil mi?
Sofi sessiz kaldı. Hatta gözlerinden yaş süzülür gibi oldu.
– Niye bir şey demiyorsunuz? diye sordu ağabeyi.
– Doğru söze ne diyebilirim? İlginçsiniz…
– Öyleyse vatanınız, o bizim köyümüz.
– Evet, o köy…
İkisi de bir an sessiz kaldılar. Sofi misvağını kınından çıkarıp yine yavaşça yerine koydu. Yaşlı adam dizine düşen hazan yaprağını sapından tutup hızla döndürürken, cevap verdi:
– Ben sizi alıp o köye götüreyim, diyerek geldim. Siz, benimle bir avuç toprak için kavga etmiştiniz. Yine bu konu hakkında ileri geri konuşmuş ve bu yüzden de gelip şehre yerleşmiştiniz…
Sofi derin nefes aldığı için sesi titreyerek, cevap verdi:
– Eski defterleri karıştırarak ne yapmak istiyorsunuz?
Olan oldu, geçti. Yeri de batsın, mirası da…
– Hayır, Sofi! Öyle söylemeyin!
Ağabeyinin bu sözü keskin bir sesle ve emir tarzında söylenmişti. Sofi başını kaldırıp, ağabeyinin yüzüne baktı, ağabeyi devam etti:
– Topraktan aziz hiçbir şey yok! Babamız rahmetli, dedelerimiz, onlardan öncekiler, hepsi rızıklarını o bir avuç topraktan çıkardılar… Doğru mu?
Sofi belli belirsiz bir sesle:
– Doğru… dedi.
– Siz niye o topraktan kaçıyorsunuz?
Sofi, bu doğru soruya verecek bir cevap bulamadı.
– Toprak hani bana? dedi. Bir avuç toprağınız var, kendinize yetmiyor…
Ağabeyi cesaretle cevap verdi. Cevaba başlarken, onun yüzü gülmüş, dişleri dökülmüş olan ağzı sevinçle açılmıştı:
– Nehrin öbür tarafındaki tepeliği yavaş yavaş işleyip ekilebilir hâle getirdim. Yine bir avuç sulu yer daha oldu. Şimdi, adamdan ve sermayeden yana sıkıntı çekiyorum…
– Ne yapayım? dedi Sofi, sesi çok yavaştı. Elimden ne gelir?
Ağabeyi bu sefer ciddileşti:
– Şehri bırakın!
Sofi ağabeyinin sözünü bölerek, bir şey söylemek istemişti fakat o bırakmadı:
– Siz acele etmeyin! Söyleyeceğim sözü dinleyin! Sofi sessiz kaldı. Sonra ağabeyi devam etti:
– Şehri bırakın! Bu avluyu satın! Şehirde avlu ve bağı iyi bir paraya alıyorlar. Bunun yarı parasına veya üçte birine köyden küçük bir avlu alırız. Geri kalanıyla da malzeme alırız. Kendi yerimizin yakınından bir parça daha yer buluruz. Onu da alırız. Henüz güçlü kuvvetlisiniz, birleşip işleriz. Doğru mu?
Sofi bir şey söylemedi. Beyaz doppısını başından almış, büküp oynuyordu…
– Haydi, bir şey söyleyin!
Sofi hiçbir şey söylemeden yerinden kalktı. Yine hiç sesini çıkarmadan içeriye doğru bir iki adım attı. Sonra yine arkasına dönüp, cevap verdi:
– Ben sarığımı, tonumu9 giyip çıkayım. Cumayı hanekâhta kılarız. Geç kaldık…
Ağabeyi hanekâha giderken, yine bu meseleyi açtı:
– Peki, deyin. Köye gidelim! Ölüm, hak! Ölüm geldiği sırada birbirimizden uzak düşüp, birbirimize hasret olarak ölmeyelim…
Sofi bir ulakçı tayı10 gösterdi:
– Bu hayvancağız, çok iyi bir at olur mu? Vay vay vay! Sessizlik çöktü. Sonra yine söze başlandı:
– Ne dediniz? Konuşun! Kocakarı da çok istekli…
– İşte o, mabeynci Ömerali’nin hamamı. Yüz yetmiş yıl önce yapılmış hâlâ bir tuğlası bile düşmemiş. İçine girsen, çın çın yankılanıyor.
Ağabeyi kendi fikrini dinletip kabul ettiremeyince, Kurbanbibi ile görüşüp, meseleyi İşan dedeye arz etti.
İşan önce:
– Sofi kendisi nerede? diye sordu. Sofi’nin ağabeyi:
– Evde kaldı. Biraz dişi ağrıyor, dedi. İşan güldü:
– Dişi mi ağrıyor? dedi. Vay vay! Diş ağrısı yaman bir şey. Gidin anlatın, zahire pazarının köşesindeki berbere gitsin, kerpetenle hemen tutup çeker. Sakinleşir. Gidin, âmin, Allahü Ekber!
Böylece Sofi’nin ağabeyi ümitsiz bir hâlde köyüne döndü. O atına binip, vedalaşıp iyi dileklerde bulunurken Sofi içeride “Hikmet” okuyordu. Kurbanbibi peçesini yüzüne tutarak dış avlu kapısının önüne kadar çıktı. Elbisesinin uzun yeni ile gözyaşlarını silip, köyden gelen misafirini yolcu etti. Kurbanbibi’nin yanında durup, yankılı sesiyle: “Güle güle gidin şimdi! Adalethan ablamlar gelsinler. Küçük hediyeyi, elbette alıp gelin”, diye konuşan Zebi, misafir gözden kaybolunca, annesine sordu:
– Babam niye yolcu etmeye çıkmadı? Kurbanbibi kısaca cevap verdi:
– Babanın huyu kurusun, balam! dedi ve içeri döndü.
Kurbanbibi’nin bundan başka endişeleri de artıyordu. İşte bu köylü misafirin gelişi yine büyük bir endişeyi de canlandırdı. Hakikaten biçare Kurbanbibi üst baş, bilhassa biricik kızının çeyizi hususunda çok endişeleniyordu.
Böyle endişelerin tesiriyle, o daha fazla tahammül edemeyip, gidip, sık sık Sofi ile basit şeyler için kavga ediyordu. Öyle kavgalara Sofi’nin asla tahammülü yoktu, “Tanrı verir!” deyip, olanca sesiyle bağırarak cevap veriyordu.
Kurbanbibi de insan değil mi, tahammül edemiyordu. Bir gün kendi kendine söylendi:
– Tanrı verir elbette! O zaman kulu da hareket ederse, gayret ederse verir! Tanrı “sebeb”i halleden değil mi, nihayet? İşan anam bir gün İşan Sofi’den11 okuyarak, çalışmanın farz olduğunu söylemişlerdi!
Bu yakınmalara Rezzak Sofi cevap bile vermedi. Hiçbir şey söylemeden gerisin geri döndü. Kurbanbibi söylenmeye devam edip, hatta sesini daha da yükseltmeye başlamıştı. Sofi kendisinin o her zamanki kısa sözlerinden birini öfke ile bağırarak sarf etti:
– Oldu diyorum, it balası!
Babası geldikten sonra Zebi’nin gönlünü dolduran ızdırap ve heyecanlar, Rezzak Sofi’nin “Nedir bu kıyamet!” şeklindeki feveranından daha korkunçtu. Soğuk yüzlü bir Sofi’nin nezdinde bu kadar korkunç görülen sıradan ve tabiî bir balalık oyununa gösterilen bu tepkinin sebep olduğu ızdırap, küçük kafesin açılışını beklediği sırada kapıya kocaman bir kilidin vurulduğunu gören bir kuşun ızdırabından az olur muydu?
İki kızın bilhassa Zebi’nin gönlündeki ızdırabın Sofi girdikten sonra daha da alevlenmesi gerekiyordu. Çünkü kızlar eğlence ve oyuna kapılıp, bütün her şeyi unutmuş değiller miydi? Karanlık kış günlerinden kalan dertler, dört duvar arasında yaşamaktan kaynaklanan sıkıntılar, babadan gelen zulümler, görücülerin sebep olduğu rahatsızlıklar durmamış mıydı? Gençliğin kuvvetli dalgaları, onların hepsini bir bahar yağmuru gibi yıkayıp gitmemiş miydi? Böyle bir arkadaşın bu kadar şirin muameleleri karşısında o kadar aksi ve inatçı babanın varlığı da unutulmamış mıydı? Evinden “Hemen gidip gelirim”, diyerek çıkan Saltı da verdiği sözünü, evini ve ana babasını unutup, elinde bir süpürge ile kalmamış mıydı?
Gaflette kalanların başına inen sopa çok yaman olur, derler. Bu iki kız oyun ve eğlence hevesiyle gaflete düşmüşlerdi. Sofi’nin ağır darbesi ile kendilerine gelince, önlerine zor bir dağın dikildiğini görüp, gayriihtiyari korkuya kapıldılar. Bu dağdan aşmak gerekiyordu, hâlbuki bu dağ, böyle genç balaların aşabileceği dağlardan değildi. İkisi de ızdırabın bu ağır yükünü birbirlerinin gözlerinden okudular.
Sofi’nin bağırıp çağırmasından sonra biraz şaşkınlıkları geçince, eve girdiler ve kendilerini kapının arkasına alıp, Rezzak Sofi’nin hareketlerini gözetlemeye başladılar. Gözleri Sofi’de fakat kulakları Kurbanbibi’nin ağzında idi. Onun söyleyeceği sözler, onların gönüllerinde hâsıl olan ağır ve karışık düğümü ya çözecek veya daha beter karmaşık hâle getirip, bu iki genci yine kaç ay boyunca birbirlerinden ayırıp uzaklaştıracaktı.
Bunlar eve girince, Sofi’nin kapı önünde rengi ağarıp bozardı. Sonra sarığını Kurbanbibi’ye uzatıp, üstündeki açık sarı, önü açık uzun elbisesini uzaktan sedire attı ve her zamanki sesiyle:
– Kancıklar! diye bağırdı.
– Gençler eğlenip oynaşırsa, ne olur? Niye bu kadar öfkelendiniz? dedi Kurbanbibi.
– Konuşma, eşek!
Kurbanbibi sesini kesti. Sofi sedirden tarafa yürüdü. Sedirin üstüne sofra serilip, bir bakır tabak dolusu ekmek ile piyalede şerbet konulmuştu. Sofi sedire çıkıp oturduktan sonra Kurbanbibi ocaktan çayı alıp geldi.
Sofi’nin bu vaziyetini gördükten sonra iki kızın bütün ümidi de kesildi. Zebi bu ümitsizliği gizleyemedi:
– Oynaşmayalım, ölelim artık babam hiçbir yere çıkarmaz…
Saltı da kendi endişesini dile getirdi:
– Ne yapacağız şimdi? Siz gitmezseniz, ben de gitmem. Anahan da iyice tembihlemişti.
– Sessizce otursaydık acaba gönlü yumuşar mıydı? dedi Zebi.
Saltı bir şey söylemedi. Biraz sonra yine kendisi ilave etti:
– Gönlü ölsün, yumuşadığı zamanı hiç gördüğüm yok!
Koca koca taşları dere kenarına devler atmış, derler. Acaba en büyüğünü babamın göğsüne koyup, “İşte bu senin gönlün!” demiş olabilir mi, geberesiceler!
Bu söz Saltı’ya tesir etmiş olmalı ki, kıkırdayarak güldü. Zebi buna hakikaten öfkelenmişti, elini uzatıp arkadaşının ağzını kapattı.
– Bak sen şuna! Daha beter hâle getireceksiniz işi! dedi.
Saltı zorla kendine hâkim oldu. İkisi yine gözlerini kısarak ihtiyar ile yaşlı kadına baktılar.
Bir süredir kocasına bakıp sessiz oturan yaşlı kadının şimdi hafiften gülümsüyor olması, bunları canlandırdı. “Gördünüz mü?” dercesine ikisi birbirlerine baktılar.
Hakikaten Kurbanbibi, Sofi’nin hoşuna gidecek bir söz bulmuş gibi, cesaretle ve rahat bir tavırla gülerek söze başladı:
– Ben Zebi’yi bir yere göndereceğim…
Sofi bu sefer bağırmasa da soğuk bir sesle sordu:
– Nereye? Niye?
– Aydınköl’deki Halfe işanımızın küçük kızları birkaç arkadaşını “baharda gidin”, deyip çağırtmışlar. Bunların birisi Zebi, yine birisi de onun arkadaşı olan Saltanathan imiş. Saltanathan arabayı koşturup, kendisi Zebi’yi haberdar etmek için gelmiş. “Hayır”, dersek nasıl olur?
Hanımı ne derse, “hayır” diyen Sofi bu sefer birden “hayır” demeden önce düşündü. Kızlar Kurbanbibi’nin bu tedbirinden memnun olup, yine ümitlenmeye başlamışlardı.
– Kurban teyzem halletti! dedi Saltı.
– Anam söz söylemede usta. İşan denilince akan sular durur. “İşan”, derseniz, babam canını bile feda eder. Tanrı bunu işanlar için yaratmış.
Saltı, Zebi’nin bu sözlerini duyduktan sonra Sofi’nin “peki” diye cevap vereceğine inandı. Bir elini arkadaşının boynuna atıp, onu kucaklarken:
– Oldu, arkadaşım, artık gidiyoruz! dedi.
– Hemen ümide kapılma! Babam makul söze kolaylıkla rıza gösterecek bir adam değildir. Sessizce durup seyredin, henüz bir şey söylemedi.
Sessizlik uzayınca Kurbanbibi şimdi bu sefer ciddi bir çehre ile:
– Niye bir şey demiyorsunuz? Peki, deyin! Büyük adam, ayıp olur. Bir iyi hanımları, bir okuma yazma bilen kızları var. Kendilerini ise siz kendiniz biliyorsunuz, dedi.
Sofi her nedense:
– Biliyorum, fitne, biliyorum! dedikten sonra yine sessiz kaldı.
Şimdi Kurbanbibi daha da ciddileşti:
– Öyleyse “hayır”, deyin. Saltanathan’a cevap vereyim, gitsin! Sabah ezanında gelmişti.
Bundan sonra Sofi’nin dili çözüldü:
– Acele etme, fitne, “hayır” deme, peki, gitsin. Ne zaman gelecek?
– Yarından sonra sabah veya akşamüzeri.
– İşan anamın sözünden çıkmasın.
Sofi yerinden kalktı. Sedirden inip, ayakkabısını giyerken:
– Güzel sesim var diyerek türkü söylemeye kalkmasın, dedi. Namahremlere sesini dinletirse, razı değilim.
Bu sefer adam gibi konuşarak Kurbanbibi’yi memnun eden Rezzak Sofi, bu sözlerden sonra yine kendi sessizliğine gömüldü. Biraz sonra sarığını giyip, yahtegini12 eline aldıktan sonra:
– Heybeyi ver, fitne! Olmazsa, iki kap ver! dedi. Kurbanbibi kabı uzatırken kocasının eline bu sırada biraz para geçtiğini, şimdi büyükçe bir alışveriş yapmak için pazara gideceğini ve biraz önceki büyük iltifatın da paranın gücü ile olduğunu anladı…
Sofi homurdanarak kapıdan çıkarken, evdeki iki sevinçli kız yine birbirlerine sarılmışlardı.
Kafesin kapısı açıldı!
Şimdi kuşlara kanatlarını açarak, “pırr” diye uçmaktan, geniş göklere, fezalara süzülmekten başka iş kalmadı. Artık sadece perenciyi örtünmeden, şöyle başın üstüne atıp, peçeyi de öylesine iğreti tutturup harekete geçmek gerekiyordu.
Fakat kapının o şekilde açılmasına kim sevinir? Bundan kim hoşnut kalır? Hürriyetin lezzetini kim fark eder? Bu kadar aksi bir adamı bu kadar ustalıkla yola getiren annenin hak ettiği hürmeti kim yerine getirir? Onu kim kucaklar, kim öper?
İki kızın odadan çıkarak beraberce Kurbanbibi’nin boynuna sarılışları, işte o nimetin bir şükranesi idi. Kızlar kendilerinin sonsuz sevinçlerini aşikâr etmekle beraber, anneye olan minnettarlıklarını da samimi olarak göstermeye çalışıyorlardı. Onlar yaşlı kadına sarılıp, sevip okşayıp, onunla o kadar çok oynaştılar ki, kadın takati kesilip, sedire yuvarlandı. Bunlar sevinç çığlıkları atıp, cilveleşip yaşlı kadınla oynarlarken, o da yorulup nefes nefese kalarak:
– Yeter, şımarıklar yeter, diyorum, yeter artık… Durmayın, gidin!.. diye söyleniyordu.
Yaşlı kadın yalvardıkça bunlar daha da şımarıyor, biri bırakıp, diğeri:
– Demek öyle ha!.. Vay, tövbe de! Halfe işanın kızı çağırtmış öyle mi? Vay, tövbe de deyip onu gıdıklıyorlardı.
Nihayet, kendileri de bayılacak derecede yorulup, yaşlı kadından ellerini çektiler ve “oh!” deyip ikisi iki tarafa oturdular.
Bunlar paldır küldür kapıyı açıp, aceleyle sokağa çıktıkları zaman, çırçır fabrikasının ince sesli çıngırağı saatin on iki olduğunu haber veriyordu.
О проекте
О подписке
Другие проекты