Читать книгу «Gece ve Gündüz» онлайн полностью📖 — Çolpan — MyBook.
image

– Ben tahammül edemiyorum asla, ben dayanamıyorum! Ben asla dayanamıyorum bu derde!

Sonra şaşkın vaziyette etrafına bakındı ve sofra üstünden kumasına doğru eğilerek konuşmasını sürdürdü:

– Yine birisini alıp, işte şu ölesiceyi kapkara kan ağlatsam… Kibir ve havasını kırsam… Elden ayaktan düşürsem… Telâşını bastırsam… Ondan sonra sizin sofranızı serip, elinize su verip, kızınızın çeyizini beraber dikip, her hizmetinizi görürdüm! İster inanın, ister inanmayın!..

– Şimdi siz dertlisiniz, yalan söylemiyorsunuz…

Kumalık alevleri zaten sönmüş bulunan bu çocuklu kadına dünkü düşmanın bugünkü güzel konuşmaları tatlı geldi. Sultanhan’ın üstüne yine birisi daha gelecek olursa, yani dördüncüsü olacak ve kumalık derdi biraz daha uzaklaşacaktı. Bunu düşünüp, Hadiçehan dünkü kumasının bugün yardım isteyerek uzattığı elini kabul etmeye hayır demiyordu. Fakat Paşşahan’ın yine de açıkça ve daha anlaşılır şekilde konuşmasını, doğrudan doğruya birlik olma teklifinde bulunmasını bekliyordu. Kuması bekletmedi:

– Ses iki elden çıkarmş! İkimiz bir olursak, Sultan’ı aldatırız. Ondan sonra kumalık derdi, sizden iki basamak, benden bir basamak uzaklaşır. İkimiz de rahata kavuşup, birbirimizi kardeş gibi görürüz. Bu devleti, ne kadar gerekirse, kendi elimize alıp, ortada eşit olarak görüşürüz. Gençliğimiz rüzgâra savrulup gitti. Artık devletten bir şey alalım. Yaşlılığımızda lazım olur.

Hadiçehan’ın beklediği sözler bunlardı. Zaten o sözler onun kendi gönlünde yatan sözlerin aynısı değil miydi?. Kendisi yalnız kaldığı zamanlarda daima bu konu üzerinde düşünüp, bu tür dileklerde bulunmuyor muydu? Yani bugün iki kumanın yüreği aynı şekilde çarpıyordu! İki kuma bugün birbirlerini anlayıp, birbirlerine el uzattılar! Bundan güzel ne olabilirdi? Bir kişinin yapamadığı işi, iki kişi yapabilir. İki kişinin yapamadığını üç kişi yapar. Mesele, o üç kişinin birbirine el uzatıp, fikir birliği etmelerinde!

– Eğer doğru yaparsanız, o ahlâksız da yok demez!

Düşünelim, öyleyse… – dedi Hadiçehan.

Kuması birden yerinden kalkıp, onun yanına geçti ve tıpkı candan yakın arkadaşlar gibi, elini omuzuna atıp, yanaklarından öptü. Bu öpüş, riyakâr ve aldatıcı öpüşlerden değildi. Bilâkis gerçek ve samimi idi. Bu sırada Paşşahan’ın bütün vücudunu kumalık ateşi sarmış, gözleri bu ateşin alevleri ile parlayarak yanmakta, yüzü onun harareti ile kıpkızıl bir kor hâlini almıştı…

Bu sarılış ve öpüşlerle kendisinin samimiyetini bildirdikten sonra Paşşahan sıçrayarak yerinden kalktı, gidip kapı ve pencerelere bakıp geldi ve devam etti:

– Düşünmeye ne gerek var? Dünyanın en güzel kızı kendi ayağıyla köyümüze geldi… O kızı misafir olarak çağırırsak… tamam!

– Siz kimi kastediyorsunuz?

– Anahan’ın şehirli misafirlerinden Zebihan denilen türkücüyü…

Hadiçehan kabul eder gibi yapıp kumasına baktı ve sözüne devam etti:

– Bulmuşsunuz ha!.. Aklınıza hayranım! O kızın tarifini ben de duydum. Tam bir belâ imiş…

– Böyle olduktan sonra bizim işimiz daha da kolaylaşır. O kızı kocanıza methederek anlatacaklar olanlar herhâlde bizden çok olur. Benimle Sultan’ı methedip anlatanlar, böyle bir kızı anlatmaz mı sanıyorsunuz?

Dışarıdan homurtulu bir ses işitildi. Çardakta yatan Fazilet yerinden kalkmış geliyordu. İkisi de bu sohbeti burada kesip, ufak tefek ev işleriyle ilgili konuşmaya başladılar.

Biraz sonra elini yüzünü yıkamış olarak Fazilet içeri girdi. O eşiğe adım atar atmaz, annesi:

– Elini yüzünü yıkadın mı? – diye sordu.

– Evet! – dedi kız.

– Öyleyse, ocakta küçük çaydanlıkda çay var, alıp gel.

Kahvaltını et!

Kız çayı getirip, sofraya oturur oturmaz, söze başladı:

– Gece yorulduğum için gelince uyuyup kalmışım.

Yoksa sizleri uyandırıp, gördüklerimi anlatırdım.

– Neler gördün? – diye sordu annesi.

– Haydi, anlat bakalım, – dedi Paşşahan.

– Nesini anlatacaksınız! Zebihan adlı bir türkücü gelmiş, sesini duysanız, mest olursunuz!

Bunların ikisi birbirlerine bakıp, bıyık altından güldüler.

– Başka kimleri gördün?

– Zebihan ile gelen diğer kızlar da biribirinden güzel, biribirinden iyi, biribirinden serbest, biribirinden neşeli… Annesi hafiften güldü ve duyulur duyulmaz bir sesle:

– Merdiveni daha da ileriye uzatsak olurmuş! – dedi.

– Ne diyorsun, anne? – diye sordu kız.

– Hiç, – dedi annesi. – Kendimce bir şey mırıldandım.

Sen duyma…

Bu sözü ortanca hanım anlamış ve memnun bir tebessüm ile karşılık vermişti.

– Ziyafet nasıl oldu? – diye sordu annesi.

– Evet, sofradan bahsedin, – dedi Paşşahan.

– Fakirin sofrası ne olacak? Ekmek, yufka, kuru üzüm, kuru kayısı… şerbet… Sonunda keten yağlı pilâv… bir parça et rastlarsa var, yoksa o da yok…

– Vay, ölesice! – dedi Paşşahan.

– He ya! – dedi kızın annesi.

– Sofraya kim bakar, dersiniz? – dedi Fazilet. – Herkesin aklı fikri oyunda, türküde, kızlarda, daha çok Zebihan’da oldu. Tâ toplantı sona erinceye kadar hiç kimse yerinden kalkmadı. Hiç kimsenin canı gitmek istemedi. Gece yarısından sonra dönüp geldik. Biz geldiğimizde, hepiniz ağır bir uykuya dalmıştınız…

– Sofrası bunca berbatmış, sen çağırmıyorsun, misafirleri. Biz burada kıyameti koparırdık…

– Şunu anlatın! – dedi Paşşahan.

– Ben size sormadan çağırmaya cesaret edemedim. İkimiz anlaşıp kararlaştırdık, ertesi güne Sultanhan anam davet etti.

İki kumanın gözleri birdenbire oğlu olduğunu haber alan bir babanın gözleri gibi ateş saçan bir alevle parladı. Göz iması ile birbirlerine sevinçli haberi verdiler. İkisi birbirini göz ucuyla kutladı.

– Sultanhan anan mı? – diye sordu annesi.

– Evet, Sultanhan anam.

– Demek bunca akıllıymış Sultanhan anan!

– Bunun için de akıl gerekir mi? – dedi kız.

Hadiçehan gözlerini hilekârca oynatıp, kumasına baktı:

– Söyleneni duyuyor musunuz? – dedi. – Yarın bizim evimize şehirli misafirler gelecekmiş! Sultanhan anam davet etmişler. Sultanhan anam…

Paşşahan ezelden beri hilekâr olan gözlerine daha bir parlaklık vererek karşılıkta bulundu:

– Binbaşı dâdhahın21 sevgili hanımları olduktan sonra ne yapsa yakışır! – dedi. – Kim ne diyebilir? Haddi var mı, nasıl?..

– Bu kadar akıllıymış bu Sultanhan anan! – deyip tekrar etti Hadiçehan. – Bu kadar akıllıymış!..

İki kuma o hilekâr gözlerle birbirlerine bakışıp, mânalı mânalı gülüştüler.

Kız biçare, bu gülüşmelerin mânasını anlayamadığı için hayran hayran kâh anasına, kâh küçük anasına bakıyordu…

* * *

Malûm eğlence gecesinin ertesi günü Anahan ile misafirleri hava kararınca, ziyafetten dönüp geldiler. Misafir davet eden aile, köyün öbür tarafında yaşadığı için bunlar biraz yorulmuşlardı. Herkesten arkada kalan Zebi, elindekini arabacıya verip içeri girince, Anahan’ın annesi yalnız yakaladığı kendi kızına onun hakkındaki düşüncesini açıkladı:

– Bu Zebinisa adlı arkadaşın bulunmaz bir kızmış, balam. Bir merhametli, bir temiz kalpli, bir eli açık ki, bu zamanın gençleri arasında az bulunur. Bu kadar yerden gelip, bunca günden beri bekleyen biçare arabacı balayı diğer kızların hiçbiri hatırlayıp yoklamadı. Daima yoklayıp, haber alıp duran sadece Zebihan oldu. Arabacının kendi komşusu olan Saltanathan da asla yoklamadı…

Bu son cümleyi yaşlı kadın alçak bir sesle ve yarı fısıltı hâlinde söylemişti. Anahan:

– Doğru, ana! – dedi. – Zebihan arkadaşım bu hususta bulunmaz birisi, lakin…

Bu sözleri söyledikten sonra Anahan kendini tutamadı ve güldü. Yaşlı kadın hayret ederek:

– Niye gülüyorsun? Yoksa bilmeden yanlış bir şey mi söyledim? – dedi.

– Hayır, – dedi Anahan yine gülerek, – iyi bilerek söylediniz. Ben başka şeyi düşünüp gülüyorum…

Karanlıkta örtüsünü örtünmeden, başörtüsünü siper edip, yavaş yavaş gelmekte olan Ömrinisabibi’yi ilk önce Anahan gördü. Yüzünde henüz o gülüşün aydınlığı ile konuşur vaziyette onu karşılamak için yürüdü. Zaten Ömrinisabibi’ye Anahan’dan başka hiç kimsenin gereği de yoktu. Kızın koltuğuna girip:

– Yürüyün bu tarafa, kurban olduğum, size iki çift sözüm var, – dedi.

Anahan onu eyvana davet edip, bir piyale çay içmeye ve ziyafetten gelen katlamadan22 uzağa çağırsa da asla razı olmadı. İkisi beraber tâ… öbür taraftaki, komşu duvarına yaklaştıktan sonra Ömrinisabibi kızı durdurup, buraya gelme sebebini açıkladı:

– Kurban olayım kızım, bu sözü size nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Araya düşmeyip ölseydim ben…

Bu girişten sonra Anahan’ın gönlü soğuk bir şey hissetmiş gibi rahatsız olmaya başlamıştı.

– Ne sözü? – diye sordu, sesinde açıkça fark edilen bir heyecanla.

– Beni Sultanhan gönderdi…

Bunu söyledikten sonra Ömrinisabibi konuşmasını kesip, kızın yüzüne baktı. Kızın yüzü karanlıkta o kadar açıkça fark edilmemesine rağmen az önceki sözünün kıza nasıl tesir ettiğini anlamaya çalışıyor ve konuşmasını da buna göre devam ettirmek istiyordu. Kız, daha da artan bir heyecanla az önceki soruyu tekrar etti:

– Ne sözü?

– Sultanhan’ın anası birden yatağa düştü… Şimdi atlı bir adam gelip, onu alıp gitti. Ben sabahtan beri onların evinde yemeklerine bakıyordum. Birden böyle terden sırılsıklam olduktan sonra beni çağırıp, “Artık ben gidiyorum, çaresizim, hemen gidip, Anahan’a benim özrümü bildirin”, dedi… Örtümü bile örtünmeden, yürüyüp sizin yanınıza çıktım.

– Artık, yarına misafirleri davet etmek yok mu?

– Sultanhan kendisi olmadıktan sonra kim davet eder? O avluda ondan başka insan hatırı sayan kim var? Kendiniz de biliyorsunuz, kurban olduğum…

Bu soğuk haber, Anahan’a fena tesir etti. Ne diyeceğini bilmeden, düşünüp kalakaldı. Verdiği haberin fena tesirini gören Ömrinisabibi, o tesiri azaltmak için konuşmasına devam etti:

– Arkadaşlarınız sağ salim olursa, yine gelirler. O zaman Sultanhan yarının acısını çıkarmadan bırakmaz… İyi bala o… Münasip bir dille Saltanathan’a anlatırsanız, akıllı kız, kendisi anlar…

– Sözü uzatmaya ne gerek, teyze? – dedi Anahan. – Olan oldu, benim zavallı başım, peki!

– Öyle demeyin, kurban olduğum! Henüz gençsiniz, çok sohbetleri, çok bezmleri, çok eğlenceleri görürsünüz. Sultanhan’ın üzüldüğünü söylemiyor musunuz?

– Artık üzülmekten ne fayda! Olan oldu… Peki şimdi.

– Öyleyse, hoşça kalın, ben gideyim. Sofralar, hamurlar öylece ortada kaldı. Gidip toplayayım. Kumaları siz kendiniz biliyorsunuz, dönüp akmazlar…

– Oturup giderdiniz…

Anahan’ın bu sözlerinin dudağının ucundan çıktığını Ömrinisabibi de hissetmişti.

– Hoşça kalın, öyleyse! – dedi Ömrinisabibi. Sonra eyvan tarafına gidip oturmadan, duvar boyunca hızla gözden kayboldu.

Anahan’ın geceden beri yaptığı planları ve kurduğu hayalleri bozulmuştu. Artık sevgili arkadaşlarını gönlündeki gibi memnun ederek gönderemeyecekti. Hiç kimseye hiçbir şey söylemeden yengesini çağırdı ve olan hadiseyi ona anlattı. O da Anahan’ın üzüntüsüne ortak oldu, fakat başka bir çare göstermekten de âciz kaldı.

İkisi çok uzun konuştular, bütün yolları araştırıp, her türlü çareyi düşündüler, ancak hiçbiri uygun gelmedi. Sonunda, ertesi gün sabahtan az önceki haberi yavaşça Saltanat’a bildirecek, eğer misafirler kendileri gitmek isterlerse, “hayır” demeden onlara izin verecek olup, bu fikirde anlaştılar.

Fakat ertesi sabaha kadar misafirlere hiçbir şey söylemediler. Onlar gittikleri yerden yorgun argın gelip, oturdukları yerlerinde öylece uzanıp kalmışlardı.

Sabah kahvaltı sırasında Anahan’ın annesi kızına bakarak:

– Kızım, bugün misafirlerini Sultanhan’ların evine alıp götürecek misin? – diye sormasınmı! Bu soru kızı da, gelini de heyecanlandırdı. Çünkü geceki haber henüz hiç kimseye duyurulmamıştı. Onu kahvaltıdan sonra Saltanathan’ın kendisine açıklamak istemiyorlar mıydı? Şimdi bu yaşlı kadın o “derd”i herkesin önünde ortaya koydu. Kız, sıkıntısını gizlemeye çalışır vaziyette yengesine baktı. Yengesi, bu bakışın mânasını derhâl anladı ve yaşlı kadına cevap verdi:

– Sultanhan’ların evi biraz huzursuz görünüyor… Artık misafirlerimiz nereyi isterlerse, oraya götürürüz… Olmazsa, yine burada otururuz.

Yaşlı kadın bu yersiz sorudan sonra yine durmadı:

– Sultanhan’ların evi niye huzursuz oluyor? Anahan ile gelin artık hakikati söylemeye mecburdular. Anahan’a bakarak, gelin devam etti:

– Sultanhan’ın anası birden hastalanmış, kızını gece aldırmış. Kendisi o tarafta, nasıl olur acaba deyip bekliyoruz.

Saltanat şimdi ağzını açtı:

– Biz arabayı koşturup gitsek olurdu.

Şehirli kızlardan ikisi bu düşünceye katıldılar. Fakat Zebi Saltanat’ın omuzuna dürtüp, kulağına yavaşça fısıldadı:

– Niye bu kadar acele ediyorsunuz? Neyiniz kaldı şehirde? Kaç yılda bir gelip de iyice bir rahatlamayalım mı?

O sırada, selâm vererek Binbaşı’nın kızı Fazilethan gelip içeri girdi. Gençler onu yerlerinden kalkarak karşıladılar ve sofraya davet ettiler. Kız kabul etmedi, eyvanın yanına gelip durdu ve ayakta olduğu hâlde konuşmaya başladı:

– Ben misafirleri çağırmak için çıktım. Sultanhan anam anneleri hasta olunca gittiler. Annem ile Paşşahan anam misafirleri kendileri davet ettiler. Bugün akşam üzeri, elbette gelirsiniz!

Sonra vedalaşıp, çıkmak üzere davrandı.

Onu tâ sokak kapısına kadar geçiren Anahan’ın huzursuz gönlü yine sakinleşmiş, kederli yüzüne sevinç kızıllıkları yürümüştü.

1
...