Читать книгу «Gece ve Gündüz» онлайн полностью📖 — Çolpan — MyBook.
image

Bir damla suyun, denize dönüştüğü bir gece oldu. Bu fakir ailenin sıcak ve helal kucağına köyün kızları ve genç kadınlarının hemen hepsi toplandı. Doğrudan komşu olan ailelerin “aşını yiyip, yaşını yaşamış” yaşlı kadınları da toplandılar. Bu gece, hatta şehir kızlarının yanında nezaretçi olarak gelen uykucu yaşlı kadına da can geldi. Onun canlandığını görenler gayriihtiyari yayılarak gülüyor ve samimi olarak seviniyorlardı. Bir değil, iki dutar ve iki iyi dutarcı, birkaç oyuncu, Zebihan’dan başka yine iki sesi güzelce genç kadın geldiler. Sofraya bakan kimse olmadı, hiç kimse bu fakir ve sade ihtişam içinde izzet ikram aramıyor, gönlünü eğlendirmekle meşgul oluyordu. Bunun için olsa gerek, sofra üstünde hızlıca sözleşip, eyvanı sesle doldurup oturan kadınlardan hiçbiri sağ tarafında yanyana oturup, sofraya zoraki el uzatan Binbaşı’nın kadınlarının “bu da misafir ağırlamak mı?” manasında birbirlerine bakıp dudak büktüklerini fark etmedi. Sofra toplandıktan sonra eğlence başladı. Bundan sonra herkes kendini unuttu, herkes küçük birer çocuğa dönüştü.

Üç güzel sesli kıza yine birkaç tanesi katılıp, yalla20 ahengi göklere ulaşınca, köyün alçak ve yıkık duvarlarından kolayca geçen delikanlılar da toplanmaya başladılar. Onlar sönük yanan lamba ışığının zorla ulaştığı yerlerde, eyvanın iki yanında çökerek oturmuşlar, nefeslerini tutmuşlardı. Onlar arasında Halmat ile arabacı çocuk da vardı. Onlar ikisi büyük dut ağacına yaslanmış, ayakta duruyorlardı. Halmat hevesle baksa da, aslında onun gönlü tamamen ilgisizdi. Fakat arabacı delikanlı, bunca gürültü ve türkü arasında Zebi’nin sesinden başka sesleri, nedense fark edemiyordu. Zebi’nin sesini duymasıyla birlikte gönlünün derinliklerinden dışarı atılan tatlı bir sevinç dalgasını gizleyemedi:

– Zebinisa’nın sesini diyorum, Halmat ağabey… dedi, kendisi bu sözü söyledikten sonra, nedense, biraz kızararak yere baktı.

– Boşuna değil! dedi Halmat. Sonra sordu: Adı Zebinisa mı?

– Evet, Zebinisahan!

Delikanlının Zebinisa’nın adına bu “han”ı ilave etmesinde, “Benim Zebinisa’m” manasında bir övünme, bir gurur ahengi vardı. Bu ahenk çok açık hissedilmiş olsa gerek ki, Halmat derhâl anladı ve “e, harami hey!” dercesine ona bakınca:

– Yürekten vuruyor ha! dedi.

Delikanlı bu sözden rahatsız oldu ve hemen inkâr etmeye başladı:

– Hayır, sesi güzel diyorum, sesi! dedi, lakin dilinin söylediğine yüreğinin “yalan, yalan” dediğini kendisi de biliyor, Halmat’ın inanmamasını da haklı görüyordu. Bunun için meseleyi daha fazla karıştırmadan sözü başka tarafa çevirmeyi uygun gördü:

– Sesine ne diyorsunuz, gerçekten güzel değil mi? dedi Halmat’a.

– Evet, sesi yerinde. Saltanathan’ın arkadaşı mı?

– En yakın arkadaşı.

– Kimin kızı kendisi?

– Rezzak Sofi denilen bir adamın.

– Rezzak Sofi mi?

– Evet, Rezzak Sofi. Tanrı vermiş, lakin Sofi’ye!

– Taliplisi de çok mu?

– Görücülerin, gelen gidenin çokluğundan eşiği aşındı, diyorlar. Bilmiyorum, hangi talihi yüksek olana nasip olur.

– Tanrı’dan dileyin, “ümitsiz olan şeytan”, diye bir söz var.

Bu sözleri söylerken Halmat da delikanlıya şeytanca bir bakış ile baktı.

Bu sırada türkücü kızlar yalladan vaz geçtiler, ince kalın kadın seslerinden ibaret güçlü bir koronun:

– Var olsunlar! Şeklinde alkışı yükseldi. Erkekler kendi alkışlarını içlerinde tutmaya mecburlardı. Onların toplandıklarını bir iki yaşlı kadından başka hiç kimse bilmiyordu. Yalla bitince, bazı kızlar yerlerinden kalkıp sağa sola dağıldılar, bazıları ocak başına çay almaya gittiler, bazıları da yerlerini değiştirip, kendilerine yakın gördükleri arkadaşlarının yanına geçip oturdular. Artık erkekler de kendilerini arkaya alıp çekilmeye mecburdular, onlar da dağıldılar. Misafirlerden Kumrıhan birden dut ağacının dibine gidip, orada iki erkeğin kendisine bakarak güldüğünü görünce, “vay, öleyim!” diyerek, utanıp arkaya döndü. Yine Saltı’nın yanına gidip oturunca, fısıldayarak:

– Etrafımızı köyün delikanlıları sarmışlar. Bilmeden dut ağacının dibine gittim; o sırada iki kişi gözlerini fal taşı gibi açmış, bana bakıyorlardı… Birisi bizim arabacı mı…

Bu sırada bu iki kızın neler diyerek fısıldaştıklarından vesveseye düşen Zebi, yavaşça boynunu uzatıp, söze kulak verdi. O sadece Kumrı’nın sözünü, “birisi bizim arabacı…” şeklindeki son sözünü işitti. Kalbi çarpmaya başladı… ve derhâl dönüp dışarıya baktı. Lambanın loş aydınlığında yaşlı kadınların bir şeylerle meşgul olduklarını gördü. Başka hiçbir şey görünmüyordu. Kalbinin çarpıntısı dinmedi.

Dudakları titremeye başlamıştı… Birden yerinden kalktı; kızlar yol açtılar, onları aralayarak geçti. Eyvandan çıkıncaya kadar herkesin gözü onda idi, eyvandan aşağıya inince, kızlar yine kendi sohbetlerine döndüler. Aşağıda onu nezaretçi yaşlı kadın karşılayıp, alnından öptü:

– Tanrı’m, kem gözlerden saklasın, balam! – dedi. İki gözünden yine bir defa daha öptükten sonra iç odaya doğru yöneldi.

– Evet, teyze, odada ne yapıyorsunuz? – diye sordu Zebi.

– Uyuyun, balam, ben yaşlı bir şeyim, gece yarısına kadar oturabilir miyim? Sizler gençsiniz, gülüp eğlenin. Ben dinleneyim…

Nezaretçinin bu özelliği herkese için makûldü. Bilhassa bu sırada gönlü bir yerlere akan Zebi için geveze yaşlı kadınlara nazaran bu suskun ve uykucu yaşlı kadın daha iyi idi.

Kalbi çarparak yavaş yavaş yürüyerek karanlığa girdi. O da dut ağacının dibine, büyük çardağın yanına gidiyordu. Karanlıkta duran arabacı delikanlı ışık tarafından gelmekte olan kızı tanıdı, birden:

– İşte, kendisi geliyor! – diye seslendi.

Onun bu seslenişi gayriihtiyari olmuştu. Ne zamandır meselenin farkına varan Halmat o sırada delikanlıdan uzaklaşmayı uygun gördü. Ona mânalı bir bakış ile gülümseyerek bakıp, omuzuna bir-iki dürterek:

– “Ümitsiz olan şeytan”, demiştim kardeşim… İşte, biz gittik… – dedi ve koyu karanlığa girip, kayboldu.

Delikanlı ise Halmat’ın varlığını da, yokluğunu da fark edemeyecek hâldeydi. Böyle zamanlarda ağızdan gayriihtiyari çıkması gereken “var olun”, “sağ olun” gibi minnettarlık sözleri de akla gelmiyordu. Birden telâşa kapılarak farkında olmadan yaşlı dut ağacının kalın gövdesine yapıştı…

Zebi delikanlının “İşte, kendisi geliyor!” dediğini duymuştu. Eğer aklı başında olsaydı, onun da Kumrı gibi “Vay, öleyim!” deyip dönüp gitmesi gerekiyordu. Hâlbuki o farkında olmadan ve hiçbir şey düşünmeden, aklını yitirmiş gibi yavaş yavaş ileri doğru yürüyordu… Onun ayakları yaman bir gücün büyüsüne kapılmış ve o gücün sürüklediği tarafa gidiyordu. Genç kız, gönlünün ilk defa kendisine yabancılaştığını ve kendisinden başka bir gücün gönlüne sahip olduğunu hissediyordu…

Zebi etrafına bir göz atınca, adımlarını daha da yavaşlatıp, büyük dutun sağ tarafında durdu. Delikanlı sol tarafta idi.

İkisi de bir süre sessiz kaldılar. Hangisi söze önce başlayacağını ve ne diyeceğini bilmiyordu. Nihayet, delikanlı söyleyecek bir söz buldu.

– Bugün seher… arabayı koşayım mı?

– Niçin?

– Gitmiyor muyuz?

Zebi cevap veremedi… Bu soruya cevap olabilecek bir söz bu sırada aklına gelmiyordu. Soruya cevap vermiş olmak için:

– Niye telâşlandırıyorsunuz? – dedi ve bu sözlerin kendi ağzından döküldüğünü hissetti. O sırada kendi sesi de kendisine yabancı idi. Bu sözleri söyleyen ses, onun kulağına derenin karşı tarafından geliyormuş gibiydi.

Delikanlı kendini toplamış, aklı başına gelmişti. Şimdi cesaretlenip gülerek elini dut ağacının sağ tarafına uzattı. Fakat ikisinin arası biraz uzak olduğu için kızın eli onun eline ulaşamadı. Hâlbuki Zebi de delikanlının elini uzattığını hissedecek hâlde değildi. Delikanlı Zebi’den karşılık görmeyince, elini geri çekti ve şimdi bu sefer boynunu eğip, iki gözü ile kızı ararken, memnun bir sesle.

– Hâlâ bir-iki gün daha oynayacak mıyız? Atı dinlendirelim mi? – dedi.

Zebi’den cevap gelmeyince, ilâve etti:

– Peki, sizler ne zaman “koş”, derseniz o zaman koşarım.

Zebi duta yaslanmş, kendisinin nerede durduğunu unutmuş, bunca söze bir çift cevap veremeden, ağır düşüncelere dalmıştı. O bu sırada kendisinin yakın gelecekteki kara günlerini, nasıl görüneceği bilinmeyen bahtını, talihini düşünüyordu. Onun bütün bahtı, Rezzak sofinin cahil varlığına bağlı değil miydi? O soğuk sofi şu neşeli canı ve güzel sesli küçük kuşu istediği zaman bahtlı veya bahtsız edemiyor mu? Onun sadece “evet” veya “hayır” demesi, biçare kızın son derecede mutlu olmasına yahut tıpkı bir hazan yaprağı gibi bir nefeste solup helâk olmasına yol açmıyor mu? Zavallı kız, o bir ömür asık suratlı, kaşları daima çatık ve yüzü gülmez babadan hiçbir hayır beklemiyordu. Babasını düşündüğü sırada kendisini ölüme mahkûm bir insan ve mahkûmenin cellâdı gibi görüyordu… ve titriyordu! Bu köy seyahati, arabacı delikanlı ile tesadüfen tanışması, bu tanışma sebebiyle gönlünde hissettiği heyecanlar biçare kızı böyle kara kara düşünmeye mecbur etmişti. O tür kara düşünceler onun için yeni değildi elbette. Genç kız olup evleri görücülerin aşındırdığı yola dönüştüğünden beri o zavallının kara düşüncelere batmadığı günü yoktu! Fakat tatlı bir ümitle, gözle görülüp, elle tutulan somut bir ümitle beraber gelen kara düşünceler, biçare kızı fena hâlde eziyordu! Bir-iki günden beri türkü, oyun derken kendinden geçercesine kapılıp gitmesi, bu ıztırapların yorgunluğunu atmak için değil miydi?

Gönlünü ağır endişelere salan delikanlının böyle yakınında çok şirin hayallerle beraber kapkara düşüncelere battığı sırada birden eyvan tarafından bir ses işitildi:

– Hey, niye her taraf sessizliğe gömüldü? Zebinisahan neredeler? Saltanathan, kurban olayım, arkadaşınızı bulamıyor musunuz?

Yine bir ses işitildi:

– Doğru ya, her taraf buz gibi oldu! Hey kızlar, size ne oldu?

Birden birkaç ses yükseldi:

– Zebinisahan, Zebinisahan!

Kızlar yerlerinden kalkıp, etrafa dağıldılar.

Bu haykırışlar her türlü ağır uykudan uyandırmaya yeterdi, Zebi de yarı sarhoşluk hâlinden sıçrayarak uyandı ve telâşla cevap verdi:

– İşte ben… Şimdi geliyorum… şimdi…

Fakat bu sefer onun sesi hasta bir insanın sesi gibi dermansız ve cansız çıkıyordu. Delikanlı bunu anladı ve hızlı hızlı:

– Gidin, rahat rahat oynayıp eğlenin! Hiçbir şeyden korkmayın, hiçbir şeyden endişelenmeyin! – dedi. Sonra derhâl kendini dut ağacının arkasına aldı.

O taraftan bir-iki kız yürüyerek gelip, Zebi’yi elinden tutarak gittiler. Bunların biri Binbaşı’nın küçük hanımı Sultanhan idi.

Bu sefer sadece oyun oldu. Genç kadın ve kızların hemen hepsini oyuna çektiler. Şehirlilerden iyi oynayan Kumrı oldu. Köy kızlarından iki-üç tanesi iyi oynadılar. Hattâ yaşlı kadınları da çektiler. Anahan’ın anası, kendisi kısa boylu ve ayrıca beli bükülmüş yaşlı kadın, oyun oynarken herkesi güldürdü. Anahan’ı oyuna razı edemediler. O “ben hizmetinizdeyim”, bahanesini ileri sürdü. Binbaşının kızı bir-iki dönüp durdu, küçük hanımı ise razı olmadı, onu çok da zorlayamadılar. Zebi ise dutarcılar ve türkü söyleyenlerle beraber hafif yallalar söyledi.

Oyun tamam olup, pilav sofrası kurulduğunda, ay epeyce yükseğe çıkmıştı. Yemekten sonra köy kızlarından biri yerinden kalkıp:

– Yarın misafirleri biz bekliyoruz, – dedi.

Bundan sonra Binbaşı’nın küçük hanımı Sultanhan büyük kumasının kızı ile sözü bir tarafa bırakarak yerinden kalktı ve Anahan’a doğru dönüp:

– Öyleyse misafirleriniz yarından sonra da bizim evde olacaklar, – dedi, – tamam mı? Şimdi bize müsaade!

O kumasının kızı ile beraber eyvandan aşağı inip, ayakkabısını giymeye başlayınca, diğer kızlar da birer birer yerlerinden kalktılar. Böylece bu tantanalı toplantı gece yarısı olunca, gürültülü bir şekilde dağıldı.