Читать книгу «Gece ve Gündüz» онлайн полностью📖 — Çolpan — MyBook.

ÇOLPAN’IN “KEÇE VE KÜNDÜZ” ROMANI HAKKINDA 3

Prof. Dr. Naim KERİMOV


… Gece henüz kapkara eteklerini toplamadan gökte tan yıldızı parladı. Birçok insan bu yıldıza Çolpan adını verdiler. Yıldızın altın kirpikleri, dört bir yana sihirli nurlarını saçarken, yavaş yavaş gecenin buz tabakaları eriyip tan aydınlanmaya başladı. Çolpan sanki “Uygan, balam!” türküsünü söyleyerek bu sonsuz âlemi uyandırmaktaydı.

İhtimal Fıtrat, Abdülhamid Süleymanoğlu için mahlas seçerken, işte bu sabah manzarasını ve ondan aldığı bir âlem sevincini “Çolpan” sözüyle ifade etmek istemiştir. İhtimal, o genç şairin gelecekte kendi eserleriyle uyuyan halkını tan yıldızı gibi uyandırmasını ve 20. asır Özbek kültürü semasında Çolpan gibi parlak bir yıldız olup nur saçmasını arzu etmiştir. Fıtrat işte böyle masum arzu ve niyetlerle Abdülhamid’e “nurlu” bir mahlası hediye etmiş, Çolpan da bütün ömrü boyunca üstadının işte bu yüksek güvenini haklı çıkarmaya gayret etmiştir.

Çolpan’ı bugün Özbek halkı çok iyi biliyor. O sadece kendi yurdunda değil, hatta bütün Türk Dünyasında da geniş bir şöhretin sahibidir. Bunun için de onun 1897 yılında Andican’da, bezzaz Süleyman ailesinde dünyaya geldiğini belirtmek şart değil. Onun baba ve dedesinin Oş vilayetine bağlı Yarköy’de yaşadığını da, babasının “Resvâ” mahlası ile ara sıra hicvî gazeller yazdığını da, kendisinin ilk malumatını medresede aldığını da herkes biliyor. Onun o medresede tahsil gördüğü yıllarda Türkiye’den gelen ve Türk halklarını birleştirme ülküsünü yaymak için Doğu Türkistan’a gitmekte olan bir delikanlı ile tanıştığını ve bu delikanlının tesiri altında edebî ve siyasi faaliyete merak sardığını da belirtmeye gerek yok. Çolpan’ın hayatının bu sayfasını bilen okuyucu, onun gelecekte müderris olmak düşüncesine ilgisiz kaldığını ve gönlüne düşen Ceditçilik kıvılcımının alevlenmeye başlamasıyla birlikte 1913-1914 yıllarında Taşkent’e büyük niyetlerle geldiğinden de haberdardır elbette. Sanat hayatına bu şehirde ve bu yıllarda başladığı da hiç kimse için bir sır değildir.

Fakat burada, ihtimal bazı edebiyat dostlarının dikkatini çekmeyen bir nokta var. O da şudur:

Çolpan eline henüz kalem aldığı sırada Türkiye’deki tahsil yıllarından sonra kendi vatanına dönen Fıtrat, yeni Türk edebiyatı ve onun önemli temsilcilerinin tesiri altında yeni sosyal mefkûreler ile yoğrulan ve geleneksel Özbek şiirine yeni nefes getiren eserleri ile Çolpan gibi gençlerin dünyaya bakışında çok önemli değişiklikler meydana getirmişti. Bu tesir, yukarıda sözü edilen Türk delikanlısından sonra Fıtrat’ın eserlerini tanıyan Çolpan’ın yani bu genç yazarın basiret gözlerini açtı.

Çolpan daha sonra Moskova’da, V.Yan ile sohbet sırasında kendi hayatının işte bu yıllarını hatırlayarak şöyle demişti: “O sırada biz, yani genç Özbek yazarlarının hepsi Fıtrat’ın tesiri altındaydık. O, Özbek şiirinin ıslahatçısı olarak eski Arapça ve Farsça şekil ve şablonlardan kurtulup, canlı ve hakiki halk dilinde yazmaya başlamıştı.”

Aslında Fıtrat’ın tesiri, yukarıda belirtildiğinden çok daha derin ve büyük olmuştur. Özbek Ceditçilik hareketinin malum manada nizamnamesi olan “Münâzara” ve “Seyyah-ı Hindî” adlı eserleri ile Fıtrat, Çolpan gibi gençlerin idrakini dalgalandırdı. Bu zamana kadar halk ve cemiyet hayatından çok uzak sahillerde yüzmekte olan edebiyat, Fıtrat sayesinde “mukaddes sahiller”e doğru yakınlaşmaya başladı. Bu durum halk ve cemiyet hayatının gerçek meselelerine yakınlaşmayı ve edebiyatın dil ve şeklinin de mutlaka yenilenmesini gerektirdi.

Fıtrat’ın başlattığı işte bu cereyan, genç sanatkârları kendi “girdab”ına çekerken, cemiyet hayatını değiştirmek gerektiğini düşünen Çolpan da “Kurban-ı Cehalet” ve “Dohtur Muhammedyar” gibi hikâyelerini yazdı. Çolpan, bu hikâyelerin birincisinde 1910’lu yıllarda Özbekistan’daki millî cehaleti arşa ulaşmış olarak göstermiş, ikincisinde ise Özbekistan’daki millî uyanış kıvılcımlarını Fıtrat’tan sonra ikinci olarak edebiyatımıza kazandırmıştır.

Henüz okuduğunuz “Gece ve Gündüz” romanında halkın gaflet uykusundaki hâli Rezzak Sofi, Kurbanbibi ve elbette Zebi karakterleri vasıtasıyla parlak bir şekilde tasvir edilmiştir. Bu, Özbek Ceditçilerinin harekete geçmeye başladıkları devirdeki bir manzaradır. Ceditçiler işte bu nahoş manzarayı değiştirmeyi, Zebi faciasının bir daha yaşanmaması için Rezzak Sofi’lerin gözünü tırmalayarak da olsa açmayı kendilerine vazife saydılar. Bu suretle Cedit mektepleri ortaya çıktı. Aynı şekilde Cedit gazeteciliği, Cedit edebiyatı ve Cedit tiyatrosu meydana geldi. Böylece birbirinden farklı yollarla insanların zihni değiştirilmeye ve halkın basiret gözü açılmaya çalışıldı. İşte böyle kutlu ve hayırlı işlere hiç şüphesiz Çolpan da faal olarak iştirak etti. O, kendisinin vatan ve millete bağışlanan nurlu kabiliyeti ile Özbekistan’daki ve umumen Türk Dünyasındaki millî uyanış faaliyetine büyük katkıda bulundu.

Çolpan, yaradılışı itibariyle mülayim, alçak gönüllü, alicenap ve başkalarının derdi ile yaşamak isteyen bir insandı. Onun böyle güzel insani faziletleri şiirlerinde de, hikâyelerinde de kendisini parlak bir şekilde göstermektedir. Fakat Çolpan gibi kişilerin en mühim özelliği şu ki, onlar birer zerre olarak halkın içinde kaybolup gitmediler. Halkı, tarihin sonsuz ormanlarında şaşkın ve başıboş bir hâlde dolaşan halkı nereye ve hangi yolla götüreceklerini önceden hissedebildiler ve görebildiler. Eğer Çolpan’ın 1920’li yıllara kadar yazdığı hatta 1920’li yıllarda da onun kaleminden dökülen eserlere bir göz atacak olursak, yazarın bu eserlerdeki en belirgin maksadı, kendi halkını peşinden sürükleyerek varmak istediği menzil çok açık bir şekilde görülmektedir: Bu maksat, halkı müstemlekecilik zincirlerinden azat edip, onun ruhuna hürriyet fikrini bahşetmek, Millî Müstakillik ve Terakkiyat bayraklarının dalgalandığı menzillere doğru götürmektir.

Çolpan, her şeyden önce, şairdir. Onun “Gözel”, “Binefşe”, “Köngil”, “Emelniŋ Ölimi” gibi şiirlerindeki güzel insani duygu ve hayallerin tasviri, kendine has ve parlaktır. Fakat Çolpan müstemleke halkının bir şairiydi. Bunun için de onun sazından yayılan nağmeler, daha çok kafesteki bülbülün terennümünü hatırlatmaktadır. O daima kendi halkının ayaklarındaki zincirleri parçalamayı arzu etti. Ama bu zincirleri onun kendisinden başka hiç kimsenin parçalaması da mümkün değildi. Bunun için de “Buzılgen Ölkege”, “Halk”, “Vicdan Erki” gibi şiirleriyle, halktaki çok zamandan beri sönmüş bulunan mücadele duygusuna yeni hayat nefesini üflemek istedi. Bu maksatla yine hikâyeler yazıp, onun ne vaziyette ve hangi şartlarda yaşamakta olduğunu, tıpkı bir ayna gibi göstermeye çalıştı. “Aydın Gecelerde”, “Kar Koynıda Lâle”, “Navvay Kız” gibi hikâyelerinde gerçeğe uygun şekilde tasvir edilen vak’alar, “Kurban-ı Cehalet”de ilk defa kaleme alınan mevzunun yeni görüntüleridir. Bu “görüntüler”i tanıyıp öğrenen okuyucunun, sadece Özbek halkının yaşadığı şartları değil, aynı zamanda onun zihnini de değiştirmek gerektiği düşüncesine de sahip olacaktı.

“Gece ve Gündüz” romanı işte bu hikâyelerden meydana geldi.

Bu eser kâğıda düşmeye başladığı sıralarda Özbek edebiyatında Abdullah Kâdirî’nin iki romanından başka büyük edebî eser yoktu. Abdullah Kâdirî ilk Özbek romanları olan “Ötgen Günler” ve “Mehrabdan Çayan”ı yazarken Şark romancılığı tecrübesinden, evvela Corci Zeydan’ın eserlerinden edebî bakımdan ders aldı. Çolpan bu kalem dostundan farklı olarak sadece Şark değil, hatta Garp romancılık mektebinden de iyi haberdardı. O zamana kadar ismi meçhul kalmış İngiliz yazarının “Rasuliy” (“Mağaralar Sultanı”), N.Gogol’ün “İvan İvanoviç ile İvan Nikiforoviç Arasındaki Nizâlar Hikâyeti”, L.Andreyev’in “Asılgen Yedi Kişiniŋ Hikâyesi” adlı kıssalarını, İ.Turgenyev, A.Çehov ve M.Gorki’nin hikâyelerini Özbek diline tercüme etmişti. Garp roman yazıcılığını tanımış olmak, Çolpan’ın önünde edebî yaratıcılığın yeni ufuklarını açtı.

“Gece”de iki hususa dair vak’alar kendi aralarında gruplandırılmaktadır. Birinci grubu Zebi, Kurbanbibi Rezzak Sofi, İşan dede karakterleri ile ilgili vak’alar teşkil etmektedir. İkinci grubun merkezinde Miryakub karakteri bulunmaktadır. Miryakub, bu gruba Ekberali Binbaşı, Kaymakam, Mariya (Meryem) karakterlerini dâhil etmektedir. Eser sonunda ise bu birbirine zıt, müspet ve menfi değerlere sahip her iki grup, Zebi ve Ekberali Binbaşı ile kısa müddet içinde birleşip, beklenen felaket ortaya çıkmaktadır: Binbaşı, büyük hanımlarının Zebi için kazdıkları “tuzağa” düşmekle kalmıyor, Zebi’yi de kendi peşinden sürüklemektedir.

Çolpan, Ekim devrimi arefesinde Özbekistan’da meydana gelen tarihî şartlar ve farklı “sınıf”ların münasebetini bu iki konunun tasviri vasıtasıyla ortaya koymaktadır.

Günlük basit olaylar silsilesi ile başlayan roman, sonunda 20. asrın 1910’lu yıllarında, Özbekistan’ın sosyal-siyasi manzaralarını açıkça tecessüm ettirmek isteyen bir eser derecesine yükselmektedir.

Bu romanın ilk bölümleri 1935 yılında, “Sovyet Edebiyatı” dergisinin 1. sayısında yayımlandı. Bu bilgiye dayanarak biz eserin 1934 yılında yazıldığını kat’i olarak ifade edebiliriz. Edebî tenkit “silahlar”ının kendisini nişan aldığını bilen Çolpan, romanın yazma metninin Yazarlar Birliğinde muhakeme edilmesini çok istemesine rağmen, bu resmî birlik mensupları bu işe itibar etmedi. Muhakeme için roman okunurken, önce 11 kişi iştirak etti. İkinci oturumda bunlardan 7 tanesi iştirak etti. Üçüncü kısmın okunmasına ise 4-5 kişiden başka kimse gelmedi. Hatta birlik yöneticileri de Çolpan’ın romanı ile ilgilenmediler. Kalem meslektaşları ve münekkitler de bu büyük meslektaşlarına göz ucuyla bile bakmak istemediler. Roman 1936 yılının sonunda, büyük zorluklardan sonra kitap hâlinde neşredildi. Fakat eser, kitap dükkânlarında yer almadı. Buna rağmen 1937 yılının Ağustos ayına, yani Çolpan hapse alınıncaya kadar basın da bu eser hakkında ağzını açmadı.

Çolpan’ın düşüncesine göre, romanın ikinci kısmının “Gündüz” diye adlandırılması gerekiyordu. Fakat bu kısmın akıbeti hakkında bugün kesin bir malumat mevcut değildir. Bazı kişilerin verdiği bilgilere göre yazar bu kısmı yazıp bitirmiş hatta hapse atıldığı sırada eserin ilk baskı prova metinleri de hazırlanmıştır. Roman 1987 yılında “Şark Yulduzı” dergisi yazı heyeti tarafından yayımlandığı sırada, bu prova baskısının Semerkand’da yaşayan bir kişinin elinde muhafaza edildiğine dair “dedikodu”lar yayıldı. Abdullah Âripov ise Çin seyahatinden döndükten sonra Urumçili Yalkın Abdüşükür’ün “Gündüz”ü okuduğu ve bu eserin bazı bölümlerinin bugün de onun hafızasında sağlam bir şekilde muhafaza edildiğine dair bir haber verdi. Fakat ne Abdullah Âripov’un kendisi ne de başka bir kimse Yalkın Abdüşükür ile görüşüp, “Gündüz”ün sonraki akıbeti ile ilgilenmedi. Bizim de bu konu hakkındaki gayretlerimiz bir sonuca ulaşmadı.

Ancak Çolpan “Gündüz”ü yazdığı takdirde acaba eserde kimler nasıl tasvir edilmiş olurdu? Bize göre, eserin bu kısmında yazarın, evvela cezalı olarak yedi yıl için Sibirya’ya sürgün edilen Zebi’yi, ikinci olarak Kırım’da Rus kadını Mariya ile gezip dolaşan Miryakub karakterlerini ve onlar ile ilgili yeni hususları devam ettirmiş olması muhakkaktı. Herhâlde “Sibirya Mektebi”nde terbiye edilen ve ihtimal yeniden aile kuran Zebi’nin, bir taraftan Şerefiddin Hocayev, diğer taraftan Kırım’da “Tercüman”ın muharriri “İsmail Babay”ın tesirleriyle Ceditçi olan ve halk menfaatine yönelmeye başlayan Miryakub’un “Gündüz” sayfalarında yeni bir görünümle ortaya çıkması da tabiidir. Hekimcan’ın Miryakub hakkındaki sözlerini hatırlayın. Hekimcan, “O, eğer hak yolunu bulursa, nadir bir adam olur!” demişti. Bu sözlerin eserin ikinci kısmındaki Miryakub karakterine açıkça hizmet etmesi mümkündür. Aynı şekilde bu mantıktan hareket edersek, trende Şerefiddin Hocayev ile görüştükten sonra Miryakub’da başlayan “nadir insan olma” cereyanının Kırım’da İsmail Gaspıralı’nın tesiriyle devam etmesi ve Mariya’nın da bu cereyana katkıda bulunması da tabiidir. Çolpan’ın Miryakub ile Mariya’yı Kırım’a “sürükleyip götürme”sinin sebebi de onları İsmail Gaspıralı ile buluşturup görüştürmektir.

Hasılı işte bu iki asıl kahramanın sonraki hayat ve faaliyet tasvirinin “Gündüz” kısmının merkezini teşkil edeceği de mümkündür.

Fakat bütün bu düşünceler, elbette bizim tahminimizdir. Aslında bizim elimizde romanın sadece ilk kısmı bulunmaktadır! Eğer elimizde bulunan kısımdaki tasvir edilen olaylardan hareket edecek olursak, eserde Çolpan’ın anlatmak istediği temel bir fikir, büyük bir ideal görülmektedir. Ve bu ideal, eserde parlak bir şekilde ifade edilmiştir.

Romanda sadece Rus imparatorluğunun değil, hatta bu imparatorluk sayesinde yaşamaya devam eden feodal sistemin de inkıraz hâlinde olduğu tasvir edilmiştir. Rezzak Sofi biricik kızının bahtını karartmış olmasına mukabil sonunda gözünü açmış ve İşan dedeye karşı el kaldırmıştır. Yazara göre, bu çürümüş hayat tarzını ve bu sosyal düzeni kökünden değiştirmek lazımdır. İşte bu ideal, eserde tasvir edilen dehşetli olaylar silsilesi hâlinde parlak bir yıldız ola rak ışık saçmaktadır.

Çolpan’ın, yani Tan yıldızının böyle hayat bahşeden bir ideali ileri sürmesi, bir tesadüf değildir. Zira o gerçek manada bir Tan yıldızıdır.

...
9