Volga! Volga! Figanlı ırmak!
Güneş sanki Razin55’in başı
Geniş bağrında daima mağrur!
Unutulmaz yılların yâdı,
Nekrasov56’u zârı zârı ağlatmış.
Çımacıların acı feryadı
Dibine taş olup batmış!
Hey dili yok, sarı taşlarım,
Hey, gözleri açık soğuk ölüler…
Volga! Volga! Aç rusnıŋ yaşı.
Volga! Volga! Fiğanli deryâ!
Kuyaş göya Razinniŋ başı
Keŋ bağrıda hemân mağrur, a!
Unutılmas yıllarnıŋ yadı,
Nekrasovnı zâr-zâr yığlatgen.
Burlaklarnıŋ aççık feryadı
Tübleriŋge taş bolıb batgen!
A, tili yoq, sarık taşlarım,
A, bakraygen savuk mürdeler…
Bu şiir değil, bir beste! Benim nazarımda bu Rusya’yı ve Rus halkının ihtilâlden önceki hayatını bütünüyle ifade eden bir senfoni idi. Bu kısa mısralarda ihtilâlin mahiyeti, ona duyulan zaruret ve Lenin’in büyük hizmeti, o zamana kadar yazılan eserlerin hiçbirisinde tesadüf edilmemiş şekilde dile getirilmiş; coşkun sevgi ve samimî duygu, gönülleri fethedecek seviyede terennüm edilmiştir. Osman Nâsır’ın şiirlerini okuyan bir okuyucu, halka ve vatana bundan daha fazla nasıl bir sadakat ve nasıl bir muhabbet beslenebilir, demekten başka ne söyleyebilir?
Şiirlerini bir defa daha hatırlarken hiç kimsenin hayaline gelmeyen bu suçlamalara, bu ithamlara Osman Nâsır’ın gösterdiği tahammül ve ettiği feryatlar figanlar, bütün vücudumu titretmeye başladı.
Ben halkı seven, kitapları elden düşmeyen büyük bir şairin kendi halkına düşman olduğunu nasıl söyleyebilirim!
Osman!.. Ses ver, Osman! Emsâli olmayan bu iftira işkencelerine senin gibi nasıl tahammül edeyim, Osman? Senin şiirlerinden aldığım huzurun hakkı için, sanatıma mektep olman hakkı için, nasıl olur da kendi halkının düşmanı ve milliyetçi birisi olduğunu söyleyebilirim?! Kör olmaz mıyım?! Hayır! Bu sebeple onlar ne hüküm verirlerse versinler, insafları varsa insaflarına, vicdanları varsa vicdanlarına havale ediyorum! İçimden geçenleri sorgu memuruna söyledim.
Her nedense o anda, yirmi dört yaşında tutuklanan Osman Nâsır gözümün önüne geldi. Bana göre Osman Nâsır, tıpkı benim oturduğum şu kara sandalyede oturup sorgu memuruna, ben düşman değilim, bütün suçlamaların iftiradan ibaret! Kalbimde halkıma ve vatanıma karşı sonsuz muhabbetimden başka bir şey yok! Öldürseniz bile milliyetçilik ve devlete düşmanlıktan kendimi suçlu saymıyorum, imzalamıyorum, diye feryat ediyormuş gibi geldi. Acaba yirmi dört yaşındaki büyük kabiliyet sahibi, geleceğin dâhi şairi Osman Nâsır’ı, iftiraları kabul etmeyip doğruyu söylediği için mi öldürdüler?! Acaba aynı kader benim için de tekrarlanacak mı?!
Beni dehşete düşüren bu endişemi sorgu memurunun tehdidi böldü:
– Sırlarını bizden gizleyemezsin, elimizdeki delil ve şahitler seni ifşâ etmek için yeterli! Osman Nâsırların ve Çolpanların tesiriyle Sovyet halkı sıkıntılara gömülmüş, onu sıkıntıdan kurtarmak gerek, diyen kim? Sen değil mi? Peki, Sovyet halkının sıkıntısı nedir? Ne yaparak kurtarmak istiyorsun, bu konuda konuş!
– Nerede söylemişim?
– Düşün, görürsün!
– Böyle demedim!
Sorgu memuru, benim 1939 yılında yazılmış (nereden bulduğunu anlayamadım, çünkü hiçbir yerde basılmamıştı) dört mısradan ibaret bir şiirimin Rusçaya tercüme edilen nüshasını dolabın çekmecesinden çıkarıp okudu:
Vücudumu dilip pare pare
Eyle, asla vicdanımı satmam,
Halk derdini yerleştirdim gönüle,
Öldür, ölümden de dönmem.
Vücudımnı tilib tilke-tilke
Eyle, vicdânımnı satmaymen,
Halk derdini cayladım dilge,
Öldir, ölimden hem kaytmaymen.
– Bu şiir senin mi?
– Benim!
– Yani Sovyet halkı bahtsız, sıkıntılara gark olmuş, onu sıkıntılarından kurtarmak için ölümden bile korkmayıp savaşmak istiyorsun?
Bazen öfkeye kapıldığın zamanlarda öyle şeyler olur ki, kendi haklılığını ispat etmek için kelime bulamazsın. Sinirlerin tahammül etmez. İstemediğin hâlde ağzından küfürler, hakaretler saçılır.
Sorgu görevlisi benim, “Sovyet halkı bahtsız, Sovyet halkı sıkıntıda” şeklindeki şiirimde olmayan sözleri kendince ilâve edip gözünü hiç kırpmadan üzerine dikince, ne cevap verebilirsin, öfkeni nasıl ifade edebilirsin? Fakat o dakikada içinden taşan ve bunların hepsi iftira, bu iğrençlik ve lânet senin gibi sorgu memuruna, sözlerini söylemek mümkün müydü? Sonra,
Halk derdini yerleştirdim gönüle
Halk derdini cayladım dilge
ifadesinden Sovyet halkı gamda, bahtsız mânası çıkar mı?! Halkın derdini şair gönlüne yerleştirirse, bu derdi yok etmek, ortadan kaldırmak için mücadele edecek olursa, bunun nesi suç, nesi?! Şair kendi halkını düşünmezse, onun yükünü hafifletmezse, eser vermenin ne gereği var! Peki, halkın derdi yok muydu? İftira üzerine tutuklanan milyonlarca insanın çoluk çocuğunun, yakınlarının derdi yok muydu? Suçsuz yere kulak sayılarak hiç bilinmedik yurtlara göçürülüp perişan edilen ailelerin derdi yok muydu?
1930’lardaki kıtlık yıllarında açlıktan şişip ölen, çocuklarından ayrılan, küspe yiyip ölen anaların, sağ kalabilen nesillerin içinde ukde, dert olmaz mı? Bu âfetlerin tekrarlanmaması için mücadele etmek iftira sayılır mı? Bunu ona nasıl anlatırsın! O beni:
– Peki, Sovyet halkını hangi yollarla sıkıntılarından kurtarmak istiyorsun, sorusunu sorarak tuzağa düşürmek istedi.
– Eser yazmak suretiyle, sanat yoluyla.
– Güzel! Şiirinde, “Öldür, ölümden de dönmem”, derken ne kastediyorsun? Haydi, söyle, dedi. Yüzünde şimdi seni yakaladım, der gibi bir memnuniyet ifadesiyle bakışlarını bana dikti.
Vücudumu dilip pare pare
Eyle, vicdanımı satmam.
Vücudımnı tilib tilke-tilke
Eyle, vicdânımnı satmaymen.
diye yazdıysam, her türlü şartlar altında insanları korkmamaya, vicdanlı olmaya, halkın derdiyle ilgilenmeye davet ettiysem, bunun nesi Sovyetlere karşı?
“Öldür. Ölümden de dönmem” derken, 1920’lerde büyük Özbek hukukçusu akrabam Ubeydullahan’ı, masumdan daha masum olduğu hâlde tutuklanan eniştemi, Özbek halkının büyük ve yerleri bir daha hiçbir zaman doldurulamayacak kabiliyetli evlâtları Çolpan, Abdullah Kâdirî ve Osman Nâsırları tutuklayıp yok eden seni ve sana benzeyen cellâtları kastediyorum! Bunu, 1930 yılında halkı açlıktan öldürenlere karşı yazdım, diyesim geldi. Fakat bunun sorgu memurunu tekrar öfkelendirerek kendi başımı belâya sokmak olacağını düşünüp dişimi sıktım. Tek ümit, sadece Tanrı’dandı. Zihnimden, 1939 yılında yazdığım şu dörtlük geçti:
Tanrım özün, özün yarlıga,
Özünden başka medet yok,
Ne dostum var, ne dert ortağım,
Özünden hiç başkasına had yok!
Taŋrım öziŋ, öziŋ yarlaka,
Öziŋden heç özge meded yok,
Ne dostım bar, ne derd tiŋlavçim,
Öziŋden heç özgege had yok!
Bu dörtlüğü yazdıktan sonra ezberlemiş, yırtmış atmıştım. Çünkü bu dörtlük veya bu ruhta yazılmış şiirler, o dönemde pesimist ve dinî, dolayısıyla hiç tereddütsüz suç kabul ediliyor ve tutuklamak için maddî delil sayılıyordu. Hâlbuki bu şiir, o devirde demokrasi ve fikir hürriyetinin olmamasına, aka ak, karaya kara demek imkânının bulunmamasına karşı yazılmıştı. Fakat böyle eksiklikleri ortaya koymak, adaletsizlikle mücadele ve halkın derdini hafifletmek için gayret gösterip tenkit etmek, düşmanlık sayılıyordu. İşte böyle hatalar, eksiklikler oluyor, diyecek olunca, bunu düşünen, düzeltmeye çalışan hükûmet ve idareciler var, cevabını işitiyordum.
Hele bir de o idareciler hataya sebep oluyor, deyin de görün, sizi idarecilere suikastle itham ederler. Senin vazifen, eksiklikleri göstermek değildir. Eğer sen gerçekten Sovyet devletinin dostu isen, her durumda düşmanlara sır vermemek için hayatımız rahat, bahtiyarız, demen gerekir. Bunun aksi, hayattan memnuniyetsizlik ve düşmanlık sayılıp sana olan güveni sarsar, şüpheli bir adam hâline gelirsin.
18-19 yaşlarımdayken “Sonet” şiirim yayımlandı:
Halk zenginlik, vatan hazine.
Ben muhafız. Hey, makbûl iş.
İsterse gece olsun, görürüm basıp
Düşman girerse, olup bir iğne.
Sevinçlerle dolu bu sine,
Çünkü bunu bana münasip
Görüp halkım eyledi nasip,
Tamam, ömrüm olsun hediye!
Vatan aşkıyla, hey, kalbim,
Deniz gibi dolu, lebâlep.
Sevgim olmaz aslı bigâne,
İnandırayım tekrar ant içip
Ki, can versem cenklere girip!
Sevgim, gönül şâd olur yine!
Halk-baylıgu, Vatan-hazine.
Men pâsibân. A, nâyab kesb.
Hah tün bolsın, köremen basıb
Düşman kirse, bolıb bir igne.
Sevinçlerge tola bu siyne,
Çünki şunı menge münâsib
Körib, halkım eylebdi nasib,
Meyli, umrim bolsın hediye!
Vatan ışkı bilen, a, kalbim,
Deŋiz kebi toluk, limmâ-lim.
Sevgim bolmas aslı begâne.
İşantıray kayta ant içib
Ki, cân bersem cenglerge kire!
Sevgim, yürek büt kalur yene!
Bu şiiri yazan bir şaire Sovyet devletinin ve halkının düşmanı denilebilir mi? Veya savaşın ilk günü yazdığım şiirim:
İsterim ki, çiğneyip gelen yav
Gülzârımı yeksân etmesin.
Cenkte öleyim, yeter ki halkımın
Ebediyyen erki gitmesin.
İsteymenki, deydib kelgen yav
Gülzârımnı yeksân etmesin.
Cengde öley, meyli halkımnıŋ
Bir umrlik erki ketmesin.
Yav kim? Alman faşistleri mi? Onlar hücuma nereden başladı? Özbekistan’dan mı, yoksa Rus topraklarından mı? Elbette Almanlar işgâle Özbekistan’dan, yani benim yurdumdan değil, Beyaz Rusya ve Rusya’nın topraklarından başladı. Düşman Rusya’nın topraklarını işgâl edince, bana ne, demeyerek savaşta canını feda etmeye razı olan bir şairi beynelmilelci saymayıp milliyetçilikle suçlamak adalet mi?!
Böyle bir suç isnat etmek, sen anana hakaret ediyorsun, anandan vaz geçiyorsun iftirası kadar dehşet verici. Bu töhmeti, böyle bir iftirayı kim kabul edebilir? Gerçek evlât, bu hayâsızlığı kabul edip el içinde çalımlı dolaşmaktansa yakasını parçalayıp, feryat edip, bin defa ölüme razı olmaz mı? Ölümü daha makbul görmez mi?
Bu hakaret ve iftiralar yetmezmiş gibi bir de sen bu şiirleri, milliyetçiliğini ve Sovyetlere olan düşmanlığını gizlemek için yazdın, cevabını alacak olursan, buna nasıl tahammül edersin?!
Milliyetçiliğimden ne kastediliyor sorusu, beni daima huzursuz ediyordu. Ben başka bir millete hakaret mi etmişim? Genel olarak milliyetçiliğin kendisi nedir? Temelinde ne var? Milliyetçilik sözü ne zaman ve nereden ortaya çıktı? Özbek halkının tarihinde bu zamana kadar hiçbir şairin, hiçbir âlimin, hiçbir meslek sahibinin, sen milliyetçisin denilerek tutuklanmak şöyle dursun, hattâ suçlandığını bilmiyorum. Milliyetçi sözü ne zaman ortaya çıktı? Ruslar Orta Asya’yı işgâl ettikten sonra mı, yoksa ihtilâlden sonra mı? Çar Rusyası devrinde de herhangi bir Özbek yazarının veya âliminin milliyetçilikle suçlanarak şimdiki gibi tutuklandığı tarihte malûm değil.
Halk düşmanı sözü, tarihte var mı? Hanlara ve valilere karşı mücadeleler olmuş, fakat kendi halkına karşı çıkan, halkının bahtsızlığını isteyen bir aydını tasavvur edemiyorum. İyi niyetle her insanın hataya düşmesi mümkündür; fakat hiçbir devirde hataya düşen bir insanın halk düşmanı olarak tutuklandığını bilmiyorum. Elbette “Ötgen Künler” gibi halkın severek okuduğu bir eseri yaratan Abdullah Kâdirî veya ilim irfan sahibi Fıtratlar ve Çolpanlar, kendi halkının bahtına karşı mücadele etmiş olamazlar! Sadece bunlar değil, ya Feyzullah Hocayev, Ekmel İkramov ve onlarla birlikte binlerce, binlerce tutuklanan aydınlar? Asla böyle büyük adamlar kendi halkının zararını gözetmiş olamazlar! Bunlar, hiç halkın bahtına mani olmak isterler mi? Hayır! Hayır! Bunlara hakikati bilmeyen nâdanlar demek mümkün mü? Hayır!.. Hâl böyle olunca, bir halkın böyle kabiliyetli evlâtları, adı düşmana, milliyetçiye çıkarılarak kurşuna dizilip, öldürülüp yok edilirse, buna adalet denilebilir mi? Kaldı ki, bunların her biri kendi halkına iyilikten başka bir şey dilememişlerdi ki! İyiliğe ceza mı?! Bunlara hiç kimse acımaz mı? O zavallıların âkıbeti, ak ile karayı birbirinden ayırabilecek kadar akıl, idrâk sahibi olan bir insanı düşündürmez mi? Meselâ ben kendim, kitaplarını elimden düşürmeden geceler boyu uyumadan okuduğum, edebiyatımızın gururu, parlak yıldızı olan 24 yaşındaki Osman Nâsır’ın tutuklanmasına dilimle itiraz edemesem bile hiç gönülden razı olur muyum?
İçinden geçenleri söylemeye neden korkuyorsun? Kimden? Birisinden bir sebeple korkarak hakikati söyleyemeden yaşamak hürriyet mi? Abdullah Kâdirî’nin “Ötgen Künler” ve “Mehrabdan Çayan” romanlarını insanlar gizlice elden ele dolaştırıp okumakta ve asla yırtıp atmamakta. Ben böyle adamların ölümüne sevinir miyim? Asla, asla! Peki, ya onların kitaplarını okuyan halk?! Yani, halkın sevdiği insanları tutuklayanlar mı halk düşmanı, yoksa bu adaletsizlikten nefret edenler mi?
Zihnimi meşgul eden bu acı gerçekleri söylemek mümkün müydü?! Söylemeye değil, hatta bunu hayal etmeye bile korkarsın! Bunu söylemek, kendini doğrudan doğruya milliyetçi ve düşman göstermek olurdu. Derdini kime anlatırsın? Kim dinler?! Tepende elini yumruk yapmış, tehditler savurup duran sorgu memuruna mı? Tek çare:
Tanrım özün, özün yarlıga,
Özünden başka medet yok,
Ne dostum var, ne dert ortağım,
Özünden hiç özgeye had yok!
Taŋrım öziŋ, öziŋ yarlaka,
Öziŋden heç özge meded yok,
Ne dostım bar, ne derd tiŋlavçim,
Öziŋden heç özgege had yok.
diyerek Tanrı’ya yakarmak veya bu iftira işkencelerinden kurtulmak için koğuşta intihar eden İvan gibi kendi canına kast etmek!
О проекте
О подписке
Другие проекты