Читать книгу «Kefensiz Gömülenler» онлайн полностью📖 — Yusufoğlu Şükrullah — MyBook.

İTİKAT CEZASI

Dün akşam, saat 10 sularında sorguya götürüldüm. Sorgu bütün gece boyunca hiç uyumadan devam etti. İşte sabah oldu, hatta güneş yükselip öğleye yaklaşıyor. Sorgulama hâlâ bitmedi. Sorgulama görevlileri değişiyor, uyuklamak bir yana, hatta göz yumarak düşünmeye bile fırsat vermiyorlar. Oturduğun sandalyede izinsiz kımıldamaya bile hakkın yok. Ayağa kalk denilince, birkaç saat boyunca ayakta durmaya, otur denilince de bütün gece hiç kımıldamadan oturmaya mecbursun. Bu, cezanın en hafif şekli. Eğer oturduğun sandalyede uykusuzluktan bitkin düşüp de uyuklayacak olursan, Japon usûlü masaj yapmaları işten bile değil. Buna göre, boynuna elinin keskin tarafı ile şöyle bir vurur, düşürür, yıkılınca da epey bir zaman kendine gelemezsin. Kendine gelince, tehdit ve hakaretle sorgulama yeniden başlar. Ölümden döndüğüne şükrederek gözünü açarsın. Eğer burada ölecek olursan, hiç kimse niye öldüğünü soruşturmaz. Bu teşkilâtı adaletsizliğinden dolayı imdat diyerek şikâyet edecek yukarı bir makam yok.

Sorgulama memurunun odasında onun sorularını düşünürken aklıma halkımızın “sudan helva yapmak” deyimi geldi. Sudan helva yapılabilir mi? Yapılırmış! Hem de o kadar kolay yapılırmış ki, sorgulama sırasında böyle bir şeyin yapılabileceğine bir defa daha inandım.

Genel olarak adam öldüren veya hırsızlık eden kişi eğer suçunu itiraf edip kabul etmezse, bunu kabul ettirmek için tanıdığı kimseler şahitlik etmek üzere çağırılır. Fakat işte, beni hapse attılar, getirildiğimden beri suçumdan dolayı hâlâ annemin, babamın, hısım akrabamın kimler oldukları, diğer tanıdıklarım, yakınlarım, onlarla olan ilişkilerim, bunlardan kimlerin neden tutuklandıklarının sebebi soruşturulmakta. Buna niye gerek duyuldu? Bunun tek bir maksadı var: Beni doğrudan suçlayamadıkları için onlarla olan alâkam dolayısıyla onların suçlarına beni de ortak etmek! Onların ne suç işlediklerini ben bilmiyorum. Bunun sorgu memuru için de bir önemi yok, onlarla tanıştığımı söylemem kâfi!

Gerçeği söylemek gerekirse, bizim zamanımızda halk düşmanı olarak hiçbir ferdi tutuklanmamış bir aile bulmak mümkün mü? 1920’lerden itibaren Ceditçilikle suçlanan aydınlar tutuklanmaya başlanmıştı. 1927-1928 yıllarında dindarlar, mülk sahipleri kulak sayıldı. Bir kısmı yabancı unsur sayılarak tekrar tutuklandı, sürgün edildi. Bu temizlikler yetmezmiş gibi 1937 yılından başlayarak Parti Merkez Komitesi sekreterleri, devlet adamları ve yazarlar halk düşmanı ilân edildiler. Tutuklama ve kırgınlar başladı. Bu durum 1940 yılına kadar devam etti. İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra, cepheden dönenlerin bir kısmı faşistlere esir düşmekle suçlanarak tutuklandılar. 1947 yılından başlayarak yazar, ilim adamı ve sanatkârları, ideolojiye aykırı davranmak ve kozmopolit olmakla suçladılar. Tekrar tutuklamalar başladı. Herhangi bir yakını, akrabası tutuklanmayan kimse kalmadı. Hatta insanlar tek olarak değil, bütün aileleriyle birlikte cezalandırıldı. Sürgün edildi.

Peki, benim de tutuklanan tanıdık ve akrabalarım yok muydu? Bir değil, hem de pek çok…

Teyzemin oğlu Ubeydullah Hocayev, 1900’lerin başında Rusya’da hukuk fakültesini bitirmiş. Kendisi dünya hukukundan ve edebiyatından haberdar, hatta Lev Tolstoylarla mektuplaşıp tartışabilecek seviyede ileri bir avukat, 1917 yılında Hokand Cumhuriyeti’nin Mahmudhoca Behbûdîlerle50 birlikte kurucularından biri ve milleti için son derecede samimî bir şahsiyetti. 1927-1928 yıllarında siyasî suçlu olarak tutuklanmış, 1936 yılında serbest kalmış. Ubeydullah ağabeyimin ne çoluk çocuğu, ne eşyası, ne de evi barkı vardı. Hapisten çıkınca, kız kardeşinin evinde kaldı. Tek varlığı kitaplarıydı. Tekrar tutuklanınca, akrabalar muhafaza etmeye korktukları için bu kitaplar birinin evinden diğerine taşınmış, nihayet bizim arılığa getirilip konulmuştu. Lev Tolstoy’un yirmi ciltlik külliyatını, Fıtrat51’ın mavi ciltli Hint İhtilâlçileri52 kitabı ile El53 ve Sadâ-yı Türkistan54 gibi gazeteleri ilk defa o zaman görüp tanımıştım.

Hapisten çıktıktan sonra kız kardeşinin evinde kalırken O.Genri’nin Maugli eserinin tercümesiyle meşgul oldu. O kadar kültürlü bir adamdı ki, 1930’lu yıllarda Özbek aydınlarının henüz tanımadığı O.Genri’nin eserlerini okuyup öğrenmişti.

1937 yılında tekrar tutuklandı. Bundan sonra kendisinden bir daha hiç haber alınamadı, kaybolup gitti.

1937 yılında eniştem halk düşmanı olarak tutuklandı. Öğretmen olan eniştem, geniş malûmat sahibi, dünyadan haberdar ve adalet kavramının ne olduğunu idrâk eden insanlardan biriydi.

Benden tanıdıklarımın ve yakınlarımın kimler olduğunu soran görevli, acaba benim halk düşmanı olarak tutuklanan bu insanlarla akraba olduğumu biliyor mu, bilmiyor mu? Peki, ben kendim söylesem!..

Ben, onların ne suç işlediklerini ve niçin tutuklandıklarını bilmiyorum, çünkü o sırada henüz pek gençtim!

Eğer onlar suçlu olsalar bile bunun benimle ne alâkası var? Benim onlarla olan akrabalığımı bilseydi acaba ne yapardı? Lenin’in büyük kardeşi Aleksandr Ulyanov, Rus çarına suikast düzenleyerek öldürmek isterken suçüstü yakalanmış. Suçu ispat edilmiş ve asılarak öldürülmüş. Fakat yakınlarına hiçbir zarar verilmemiş ki! Hatta çar hazretleri, annesi Mariya Aleksandrovna’yı bir insan, bir anne olarak kabul ederek şikâyetini dinlemiş ve onu teselli ederek üzüntülerini bildirmiş. Oğlunun suçu kesin ve herkes tarafından da bilindiği için kanun dışı iş yapamayacağını bildirmiş, özür dilemiş. Çar, suçlu oğulları yüzünden ne annesini, ne de babasını horlamış. Yanlış terbiye verdikleri için suçlamamış ki!

Bize gelince… Bizde böyle mi? Babası yüzünden masum çocuklarını, hatta yakın akrabalarını tutuklamadılar mı?

Ekmel İkramov, halk düşmanı olarak tutuklandığı sırada oğlu Kâmil İkramov, 10-14 yaşlarında henüz bir çocuktu. O zavallının suçu neydi ki, gençliğinin on yılını hapishanede, bir kısmını Sibirya sürgünlerinde binbir meşakkat içinde geçirdi. Niye? Sadece o mu? Maalesef, sadece o değil, binlerce, milyonlarca tutuklanan kocası veya babası yüzünden ömürleri göz hapsinde, sürgünlerde geçen kadınlar, oğullar, kızlar olmadı mı?

Sorgu görevlisinin tanıdık, akraba ve yakın dostlarım hakkındaki sorularına ne cevap vereceğimi düşünürken şeytan aklıma bin türlü şey getiriyordu. Sorgu memuru ise tepeme dikilmiş, kimlerle ne tür alâkan var, kimlerle dostluk ediyorsun, çayhanelerde yemek sırasında Sovyetlere karşı hangi sözleri söyledin, diyerek tehdit ediyor, anlat diyordu.

Ben ise uykusuzluktan kendimi zor tutuyor ve ona ne dediğimi bilmez hâlde cevaplar veriyorum: – Suçumu biliyorsan sen söyle, yemin ediyorum, kabul etmezsem her türlü cezaya razıyım… O ise, düşman kendi rızasıyla teslim olmaz, Sovyetlere karşı olan faaliyetlerini ve suç ortaklarının kimler olduklarını kendin açıklaman gerek, demekten başka bir şey söylemiyordu.

Bunlara ne diyerek cevap verirsin! Kaldı ki, kim kiminle, ne zaman, nerede buluştuklarını, ne hakkında konuştuklarını ve kimlerle yemek yediğini yazar ki! Bunun tek bir maksadı vardı, o da hapsedilen yakınlarımla olan ilişkilerim sebebiyle beni suçladıkları gibi, isimlerini söylediğim kişileri de benimle olan ilişkilerinden dolayı suçlayıp tutuklamaktı.

Elbette âlimlerle ilim hakkında, şairlerle şiir, adamına göre herkesle her şey hakkında konuşursun. Böyle cevaplar sorgu memurunu ilgilendirmiyordu. Onun bunları soruşturmaktan maksadı tamamen başkaydı.

İsimlerini verdiğim tanıdıklarım sorgu memurunun ümitle beklediği gibi insanlar çıkmamış olmalılar ki, hiç aklımdan geçmeyen beklenmedik bir soru sordu:

– Osman Nâsır hakkında neler biliyorsun?

Ben hiç düşünmeden Osman Nâsır’ın çok iyi ve sevilen bir şair olduğunu söyledim.

– Bunu nereden biliyorsun, onunla ne alâkan var?

– Kitaplarını, şiirlerini okudum.

Benim bu cevabımı işiten sorgu memuru, emeline erişip de onu elinden kaçırmaktan kaygılanırcasına ve sanki ben, söylediğimden vaz geçip ifademi değiştirecekmişim gibi telâşlı bir hâlde ve mânasız bir tebessümle bana:

– Bildiklerini anlat, başka kimler okudu onun kitaplarını, onunla nerede buluştun, dedi.

– 1936-1937 yıllarında. Öğretmen Okulunda talebe iken. Osman Nâsır o yılların en sevilen ve en meşhur şairi idi. Yürek, Mehrim gibi yeni çıkan şiir kitapları okuyucuların elinden, tarif ve tavsifi ise dillerden düşmezdi. O günlerde Osman Nâsır halk düşmanı olarak tutuklandı, şeklinde bir dedikodu yayıldı. Komsomollar kurultayında onu lânetlediler ve her kimin elinde varsa kitaplarını yakıp imha etmelerini söylediler. Biz de öyle yaptık. Bütün bildiğim bu!

Bunda insanı suçlayacak ne var?! Fakat sorgu memuru, benim açık yüreklilikle, hakikati değiştirmeden anlattığım şeylerden kendince sonuçlar çıkarmış, hayal bile edemeyeceğim şekilde benim söylediklerimin tamamen aksini yazmıştı. Okuyunca saçını başını yolarsın! Ne diyeceğini, kime şikâyet edeceğini şaşırırsın!

“Ben halk düşmanı, aşırı milliyetçi, Sovyetlere karşı faaliyetleri sebebiyle tutuklanan Abdullah Kâdirî, Çolpan ve Osman Nâsırların milliyetçilikten ve Sovyet hayatından şikâyetten ibaret pesimist ruhla yazılmış eserlerini severek okuyor, milliyetçilik ve Sovyet devletine karşı olan ideolojilerini toplantılarda tanıdıklarım arasında lisede okuduğum zamandan beri yaymaya çalışıyorum”, gibi tamamen iftiradan ibaret, uydurulmuş yalanlardan ibaret sözlerini okudum.

Bunu nasıl imzalarsın! Bunu imzalamak, onlara isnat edilen suçları kabul etmekle aynı şeydi. Yani Çolpan ve Osman Nâsırlara ne suç isnat edilmişse, beni de aynı şekilde suçlamak istiyor. Bundan çıkan tek sonuç şu: Onların kaderi ile senin kaderin aynı.

Ne kadar dehşet verici! Onların âkıbeti malûm. Yoksa benim âkıbetim de… O gün sorgu memuru bana Sovyetlere karşı propaganda faaliyetinde bulunmaktan başka bir suçlama da milliyetçilikle ilgili maddeden ilâve etti.

Sorgu görevlisinin yazdıklarını imzalamadan önce okuyarak bu hapishanede yatan insanların herhangi bir suç veya herhangi bir kusurdan dolayı değil, KGB görevlilerinin kendi plânlayıp, kendi uydurdukları suçları zorla kabul ettirmek için tutuklandıklarına olan inancım kesinleşti.

Benim milliyetçiliğimden ne kastediliyor? Osman Nâsır’ın şiirlerini, Abdullah Kâdirî’nin eserlerini okumuş olmam mı? Bu eserlerde milliyetçilik adına ne var? Osman Nâsır’ın hangi şiirinde milliyetçilik var? Herhangi bir örnek var mı? Fakat sorgu memuru bunu söylemiyordu. Milliyetçilik ruhuyla yazılmış herhangi bir şiiri olmadığı hâlde onu okuduğum için niye ben milliyetçi oluyorum? Buna sorgu memuru cevap vermiyordu.

Kaldı ki, ben Abdullah Kâdirî’yi de, Çolpan’ı da, Osman Nâsır’ı da hiç görmedim. Onlar tutuklandıkları sırada ben henüz on altı yaşında bir çocuktum. Onların sohbetlerinde hiç bulunmadığım hâlde onların milliyetçi olduklarını ve Sovyet devletine karşı olan ideolojilerini nereden bilebilirdim? Bilmediğim bir şeyin ne diye propagandasını yapayım? Şiirlerini methettiğim için ben de milliyetçi sayılacaksam, bu tamamen asılsız! Ben de onun şiirlerini pek çok kimse gibi ezberleyip methettiysem, bunun sebebi o şiirlerin milliyetçilik ruhuyla veya melânkolik bir ruhla yazılmış olması değil, bilâkis insanların gönlünden geçenleri, sevinç ve dertlerini ifade etmiş olması, onları meftun etmiş olmasıdır.

Osman Nâsır’ın aklımda kalan şiirlerini hatırladım:

 
Yürek, sensin benim sazım.
Dilimi neye benzettin.
Gözüme ayı berkittin,
Yürek, sensin heveskârım.
 
 
Sana dar geldi bu sine,
Sevincin taştı sahilden.
Dilim yorulur, acep, bazen
Seni tercüme etmekten.
 
 
Yürek sensen, meniŋ sâzım.
Tilimni neyge cor etdiŋ.
Közimge aynı berkitdiŋ,
Yürek, sensen ışkıbâzım.
 
 
Senge tar keldi bu kökrek,
Sevinçiŋ taşdı kırğakdan.
Tilim çarçar, aceb, gâhi
Seni tercime kılmakdan.
 

Bu mısraları hatırladım, gözlerimden gayri ihtiyarî yaşlar süzüldü. Hüngür hüngür ağladım. Hayat karşısında duyduğu sevinç ve heyecanları içine sığmayıp taşan bir şair, nasıl pesimist olabilir, ona nasıl pesimist denilebilir? Bu sözü dil nasıl söyler?! Böyle bir yalana niye gerek duyulur? Bu şiirin devamı, Osman Nâsır’ın kendi söylediği gibi hatırımdan sel gibi akıp gelmeye başladı:

 
İtaat et, eğer senden,
Vatan razı olmazsa,
Yarıl, şimşeğe dönüş, sen,
Çatla, evet, ölsem bile!
 
 
İtâat et, eger senden,
Vatan râzı emes bolsa,
Yarıl, çakmakka aylan, sen,
Yarıl, meyli tamâm ölsem!
 

Saçımı başımı yolarak feryat edesim geldi. Vatanının her bir hizmetine asker gibi daima hazır, onu memnun etmek için şimşeğe dönüşüp hayatını feda etmeye razı bir âteşin şaire, hangi insaf ve hangi vicdanla düşman denilebilir?

Kaldı ki, ben Osman Nâsır’ın şiirlerinin hemen hemen hepsini ezberlemiştim. Hangi şiirinde milliyetçilik, hangi şiirinde hayattan şikâyet ve hükûmetin siyasetini karalayan ideoloji varmış, deyip birer birer zihnimden geçirdim. “Yürek” kitabından sonra aradan bir yıl geçmeden yayımlanan “Mehrim” kitabındaki şiirleri hatırladım. Kitaba “Mehrim” adının verilmiş olması da insaflı davranmak gerekirse, şairin hayata ne kadar güçlü bir muhabbeti bulunduğunun bir delili değil midir?! Kitap, Lenin’e ithaf edilen “1870” adlı şiirle başlıyordu:

 
Volga! Volga! Aç Rus’un gözyaşı.






























 











 


 


 



 



 





 





 





















 





















 





 





 











1
...