Читать книгу «Şakarim» онлайн полностью📖 — Yerlan Sıdıkov — MyBook.

SÜKÛNET VE MUTLULUK İÇİNDE

Kunanbay’ın ailesi, bilgili insanlara eskiden beri saygı duyulan Kazak bozkırının en aydınlarındandı. Kunanbay’ın ilk eşi Kunke oldukça soylu bir aileden geliyordu. Onun babası Aganas kadı zeki ve adaletli biri olarak tanınıyordu. Bozkır anlayışlarına göre Kunanbay ile Kunke’nin evliliği feodal soyluların kurallarıyla öngörülmüş asilzadeler birliğiydi.

Kudayberdi, Kunanbay’la Kunke’nin diğer çocukları gibi üstün yetenekliydi. O, 1829’da doğdu, okuma yazmayı ve aile işini idare etmeyi çok kolay öğrendi. Mevsim değişimlerine göre gerçekleşen göç esnasında ataların bilgilerini canlandırarak göçleri yönetiyordu. Bu süreç kervanların yaylaya doğru yola çıktığı ilkbaharda başlıyor ve Ekim veya Kasım ayında karın çadırların üstünü örterek göçleri bir sonraki ilkbahara kadar saman kerpiçten veya kütükten yapılmış evlerinin durduğu kışlaklara gitmek zorunda bıraktığı sonbaharın son günlerine kadar devam ediyordu.

Kudayberdi, müzmin bir avcıydı ve avcılık ormanları, çukurları ve çayırlığı avla dolu Şıngıztav’da çok önemli bir uğraştı. Bu tutkusunun ona, her zaman mutluluk ve şansın eşlik ettiği söylenebilir. Babası artık yeterince büyüdüğünü karar verince Kudayberdi’yi evlendirmeye karar verdi. Basiretli uruk başkanının kafasında birkaç gelin adayı vardı. Neticede o adamlarından birini göndererek Aldabergen adlı zengin olmasa da dürüst ve o döneme göre çocuklarına iyi bir eğitim verebilen bir adamın kızını istetti. Aldebergen’in kızı Tölebike okuma yazma biliyordu ve çok genç yaşına rağmen çok marifetli bir ev hanımı sayılıyordu.

Böylece 1843’te Kunanbay, oğlu Kudayberdi için Tölebike’yi, yani Şakarim’in annesini istedi. Genç yaştan itibaren o Arapça ve Türkçe kitaplar okuyordu. El işi konusunda çok marifetli olan Tölebike nakış işliyor, kumaş ve halılara Kazak milli desenleri işliyor, kıyafet biçiyor ve dikiyor, hatta demirci körüğünü kullanarak bıçak hazırlıyordu.

Kudayberdi’yle evlendikten sonra Tölebike nakış, dikiş ve desen hazırlamanın dışında bütün uğraşlarını bırakmıştır. Daha az kitap okuyordu, ama bir İslam hukuku tefsiri olan “İbadet-i İslamiye” ve İslam yasasının anlatıldığı “Muhtasar-ul-Vikaya” adlı iki Arapça kitabı Tölebike tüm hayatı boyunca elinin altında tutmuştur. Demirciliği bırakmak zorundaydı, çünkü baba evinden giderken akrabalarının demircilikle uğraşmanın bir bayana yakışmadığı yönündeki uyarılarını hatırlıyordu. Buna rağmen Tölebike kocası Kudayberdi’nin bir arkadaşına demir desenler dövmeyi öğretmiştir. Daha sonra bu kişi, kendisine demirciliği Tölebike’nin öğrettiğini sıkça dile getirmiştir. Şiir yazma konusunda da çok yetenekli olan Tölebike’nin eserleri, sayı bakımından bozkırda çok olan irticalen şair ve şarkı söyleyen diğer yeteneklilerin eserleri gibi kayda geçirilmediğinden günümüze kadar ulaşamamıştır.

Göçebeler açık alanlarda yaşayan insanları muhakkak bir şekilde saran özel bir düşünce şeklinden dolayı her zaman şiir ve şarkılar söylemiştir. İşlenen deriyle atın ter kokusunun hissedildiği hiçbir ağır iş tıpkı deniz gibi sadece gökle sınırlandırılmış bozkır enginliğinde zapt edilemez bir biçimde oluşan romantik özgürlük ruhunu yok edemez.

Şakarim, yazın Kudayberdi’nin köyü Baykoşkar’daki yaylaya göç ettikten sonra dünyaya gelmiştir. Birkaç gün sonra mutlu baba oğlunun onuruna at keserek bir şenlik düzenlemiştir. Kutlamaya uruk başkanı olan bebeğin dedesi Kunanbay da gelmiştir. Çocuğa Şakarim ismini inançlı ailelerde olduğu gibi Kuran’dan bularak veren de odur. İlk başlarda Şahkerim şeklinde olan bu isim İslam’a saygının bir göstergesidir. Kuran’la birlikte de kullanılan Arapça kökenli “Kerim” kelimesi “cömert”, “eli açık” anlamına geliyor, fakat küçük yaştan itibaren ismini Kazakçalaştırarak çocuğa Şakarim dediklerinden, müstakbel şairin adı bu şekilde kalmış oldu.

O, baba evinin himayesinde belirli bir süreye kadar sıkıntılarla gölgelenmemiş sükûnet ve mutluluk içinde bir çocukluk dönemi geçirmiştir.

Kunanbay’ın geleneklere sadık oğlu Kudayberdi sülaleye has bir kurala uyarak çeşitli konularda bilgi ediniyor, böylece doğmakta olan aydınlanma geleneğine katkıda bulunmuş oluyordu. O belirli bir eğitim sisteminin olmamasına rağmen çocukların okuma yazma öğrenmesi için her şeyi yapıyordu. Kazak bozkırında eskiden sadece soylu aile çocukları okuma yazma öğrenebiliyorlardı. Han Jangir ve Çingiz Valihanov (Çokan Valihanov’un babası)’la Kunanbay Oskenbayev adlı sultanlar kendi evlatlarının yanı sıra halkın çocuklarının da okuyabileceği köy okulları açmadan önce bozkırda okul eğitimi yoktu.

Yine de XIX. asırda bu tür okulların sayısı yok denecek kadar azdı, bu yüzden okul eğitimi ancak Sovyet eğitim sisteminin yürürlüğe konmasından sonra milli norm haline gelmiştir.

Gayretli bir Müslüman olan sultan Kunanbay 1853’te Eskitam (eski ev) adlı yerde mollanın hem kendi çocuklarına, hem yakın köylerdeki genç kuşağa okuma yazma öğreteceği özel bir ev inşa etmiştir. Genellikle 20 öğrenci toplanıyordu. Öğretmen ve çocuklar yaylaya göç etme zamanı gelinceye kadar gündüzlerini ve gecelerini bu evde geçiriyorlardı.

Eğitim süreci iki temel derse dayanıyordu. Birincisi, Arapçanın öğretilmesi ve Arapça Kur`an’la diğer dinî kitaplarının okutulması. “Türk grameri” denilen ikinci dersteyse Arap alfabesiyle yazılan Kazak dilinde okuma yazma öğretiliyordu. Gerçi Türk kitaplarının sayısı azdı bu yüzden eğitimin tamamı dinî konulara ayrılıyordu.

Küçük Şakarim, ağabeylerine her zaman yetişemiyordu. Sıkça o tek başına oynamak için kalıyordu. Babasının onun için kâğıttan kestiği yabani kuzu, kurt, tilki, atmaca, kaz, ördek, elinde av kuşu olan avcı şekilleriyle oynuyordu. Desenleri kesen veya kumaşın üzerine diken annesini izleyerek o da desenler çiziyor ve kesiyordu. Annesinin yaptığını yapmaya çalışarak demirin üzerine vuruyordu, bazen boya karıştırıyor veya ağaç oyuyordu. Başka bir ifadeyle Şakarim küçük yaştan itibaren sanat öğreniyordu. Çocukluk yılları Şakarim’e büyük bir mutluluk hissi hediye etmiştir. Başka ailelerin çocuklarıyla oynadığı dönemlerde o tabii ki sınıf farklarının sebepleri üzerine düşünmüyordu.

Bir keresinde ben yetişkin çocukların büyük bir tutkuyla aşık attıklarını, koşu yarışı yaptıklarını ve ay ışığı altında “Beyaz kemik” oyununu oynadıklarını gördüm.” diye yazıyordu o daha sonraları “Gerçek Mutluluk Aynası”nda. Onların oyunları bizim kuyu kazmak, taşlardan saray inşa etmek gibi oyunlardan çok daha ilginçti. Kısa bir süre sonra ben onlara katıldım ve onların oyunlarını oynamaya başladım. Bu herhalde benim körü körüne sadece mutluluğu arzuladığım ilk andı. Erkek çocuklar arasında kavga dövüşsüz bir şeyin olması çok enderdir. Şu an utanıyorum, fakat anne babası fakir olan çocukları: “Her şeyi babama anlatırım.” sözleriyle korkuttuğum oluyordu. Babamla ağabeylerim kimdi? Zengin, nüfuzlu insanlardı ve tüm bölge hayatının yöneticileriydi. Onlardan kim çekinmez ki?

Bir keresinde ağabeyi Amir, Şakarim’e müzik eğitimi vermek istedi. Çadırın yanındaki çimlerin üzerine oturarak o kardeşine dombıra çalmayı öğretmeye başladı ve Şakarim bir şeyler öğrenene kadar bırakmadı. Dombıra çalmayı da, okuma yazma öğrenmeyi de, kâğıttan şekiller kesmeyi de küçük Şakarim çocuk oyun çeşitleri olarak algıladı. O her şeyde eğlence arıyordu, yeni eğlencelerin peşine düşüyor ve onlarda uzun süre devam eden zevk bulamayınca üzülüyordu. Okul hemen cazip bir uğraş haline gelmedi, fakat ders almak için mollaya gitmek zorunda olması onu yavaş yavaş disipline alıştırdı. Çocuk kendisini bile şaşırtacak şekilde gittikçe eğitime daha çok ilgi duyarak yeni bilgilere ulaşmak için çabalamaya başladı. Şakarim’in hayatına, onu zeki küçük yeğen olarak gören kendisinden 13 yaş büyük amcası Abay tam bu sırada girmişti.

Kunanbay’ın ikinci eşi Uljan’dan olan Abay 29 Temmuz9 1845’te Şıngıztav’daki Uruk köyünde, Kaskabulak adlı yerde dünyaya gelmiştir. İnançlı biri olan Kunanbay, oğluna İbrahim, adını vermiştir. Çocuk öğrenmeye meraklı olduğu kadar çok hareketliydi. O tehlikeli yerlere çıktığı her sefer büyük annesi Zere ona durmadan: “Abay bol! Abayla!” (dikkatli ol) diyordu. Böylece çocuğun adı “dikkatli”, “düşünceli” anlamına gelen Abay olarak kaldı. Abay, seçkin ve yetenekli insanlar olan annesi Uljan’la ninesi Zere’nin ilgisi ve sevgisiyle büyüdü. Kelime ve kitap dünyasıyla ilgili ilk düşünceleri onların yanında oluşmuş, Kazak diline, halk şarkılarına, destanlarına, efsanelerine sevgiyi onlar aşıladılar. Babası onu Semipalatinsk’teki Ahmet Rıza Molla medresesine verince de o doğuştan gelen yetenekleri sayesinde kısa bir sürede başarılı neticelere ulaştı, Arapçayı öğrendi. Onun zekâsı yeni izlenimler arzuluyordu, o bilgi peşinde koşmaktan hiç yorulmuyordu. Medresedeki ders programı ona yetersiz geliyordu. Farsça ve diğer Doğu dillerini öğrenerek Nevai, Nizami, Sadi, Firdevsi gibi büyük şairlerin eserlerini okumaya başlamıştı. Onun medrese kurallarını ihlal ederek, öğretmenlerinden gizli bir şekilde Semipalatinsk’teki Rus ruhani okuluna gidip Rusça öğrendiğine dair bir rivayet olsa da Abay, Rusçayı daha sonraları, yetişkin yaşlarda öğrenmiştir.

14 yaşından itibaren Abay babasının isteği üzerine toplumsal işlere katılmaya başladı. Kunanbay onu Tobıktı Uruğunun boylarına toprak, mülk ve çitlik sorunlarını çözmek için gönderiyordu. Uruk başkanının genç yardımcısı bu görevleri başarıyla yerine getiriyordu. Köylerin hangi topraklara göç etmesi gerektiğini, bu veya şu anlaşmazlıkta hemşerilerinden hangisinin haklı olduğunu yerinde belirliyordu. Köylüler onun kararlarına uyuyor, onu tüm haklara sahip bir kadı olarak kabul ediyorlardı. Gerçi Abay kendisine gösterilen saygının büyük bir kısmının Tobıktıların çok hürmet ettiği babası Kunanbay’a ait olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden kendisini saf kan attan ziyade bir beygire benzetmeyi tercih ettiği gibi seçilmiş biri olarak da görmüyordu. Çok sevdiği “zekâsıyla övünen aşağı tabaka insanı, soyluluğuyla övünen çarlardan daha üstündür” sözünü Abay 1897’de meşhur felsefi düşüncelerine dâhil etmiştir. Toplumu tanıdıkça genç Abay’ın ailesine duyduğu hasret de artıyordu. O, göçebe toplumda temel yapı biriminin aile olduğunu ve halk birliğinin aile sağlamlığına bağlı olduğunu görüyordu. Aile üyeleri birbirine yardım etmeli, küçükleri eğitmeli ve onlara yol göstermeli. Bu gerçeği o içgüdüsel bir şekilde keşfettikten sonra tüm kalbiyle kabul etti ve uyguladı. Abay’ı çok bağlı olduğu ağabeyi Kudayberdi’nin çocukları çok seviyorlardı. O köye geldiğinde çocuklar onu bir an için bile bırakmıyorlardı. Yetenekli ve hassas Abay onlara doğulu şairlerin şiirlerini ezbere okuyan, okumuş olduğu hikâyeleri anlatan ilk kişidir. Daha sonraları “Bin Bir Gece” masallarını anlatmaya başladı. Çocuklar denizci Sinbat, Alaattin, Ali Baba ve kırk haramilerle ilgili hikâyeleri hayal ve sihir dünyasına dalmış bir vaziyette nefeslerini tutarak dinliyorlar, sonra da rüyalarında olağanüstü mucizelerle dolu belirsiz denizlerle bahçeleri görüyorlardı.

“Bin Bir Gece” masalları Şakarim’in baştan sona okuduğu ilk kitaptı. Masallardan bazılarını o evdekilere anlatmayı seviyordu. İranlı şairlerin eserlerini ezbere biliyordu, onun doğu şiirine olan sevgisi tüm hayatı boyunca devam etmiştir. Küçük yaştan itibaren Şakarim kendisiyle Kazak destan kahramanları arasında koparılamaz bir bağ hissediyordu. “Er Torgın”, “Alpamıs”, “Kobılandı”, “Kız Jibek” adlı Arap harflerle Kazak dilinde yazılmış destanlar onun ruhsal gelişmesine doğal olarak etki ediyordu. Kız Jibek destanını okuduğu her sefer küçük Şakarim Tölegen’in altı kuğuyla hüzünlü bir şekilde veda ettiği yere geldiğinde gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Alpamıs destanında Jadıger’in acı dolu feryatlarıyla ilgili kısmı okuduğu her sefer endişeleniyordu. Duygusallık açıkça sergilenmese de en sert kahramana kadar tüm Kazaklara has özel bir haldir. Her Kazak iyilik yapmayı ve kâinatı idrak etmeyi arzulayan kalpten bir insan, duygusal bir kişilik, samimi bir ruhtur.

Şakarim’in tüm hayatı boyunca unutamadığı ve göklerin hediyesi olarak gördüğü çocukluk yılları, aile içindeki sıcak atmosfer sıkça aklına geliyordu.

“İlk kelimelerimi söyleyip ilk adımlarımı attığım hayatımın başlangıcında, diye yazıyordu o “Gerçek Mutluluk Aynasında.” beraber oynadığım ve öz kardeşlerim gibi içtenlikle sevdiğim akranlarıma bağlılığımı hissediyordum, onlarla oynarken ben yemek yemeyi, hızla akıp giden zamanı unutuyordum. Benim sükûnet dolu mutluluğum! Masum eğlenceler, arkadaş sevgisi, her eve döndüğümde hissettiğim anne baba şefkati! Tüm bunlar nereye kayboldu? Şu an onlar neredeler?”