Читать книгу «Şakarim» онлайн полностью📖 — Yerlan Sıdıkov — MyBook.

ŞAİRİN ENDİŞESİ

Şakarim av için iyi bir tüfeğinin olmasını hayal ediyordu ve bir yıl sonra Abay’ın çadırında yeni bir “vinçester” marka tüfeği görünce onun gözleri parladı.

Bu av tüfeğini Abay, oğlu Magaş için Semipalatinsk’te yaşayan tanıdık bir Rus tüccara sipariş etmişti ve nihayet kullanılması rahat olan “vinçesteri şehirden getirdiler. Tüccar ürünün Varşova’dan getirildiğini söylemişti.

– Abay ağabey, bu tüfeği gerçek bir avcı kullanmalı. Magaş ise henüz üç yaşında, ona sıradan bir çifte yeterli olur, dedi Şakarim.

– Ne kadar gerçek bir avcı olduğunu bilemiyoruz. Önce ustalığını bir göster.

Şakarim “vinçesteri alarak Dogalan Dağı’nın civarına gitti. Şansı yaver gidip karşısına dağ keçisi sürüsü çıktı. İkisini vurdu. Dağ keçilerinin derisiyle etini Şakarim, Abay’ın obasına götürdü.

– Öyle görünüyor ki, “vinçester” tam sana göre. Al, hediyem olsun, fakat avcılıktaki başarıların için değil. Oğlunun doğması onuruna armağanım olsun, dedi Abay gülümseyerek. Şakarim de gülümsedi. Evet, bir ay önce oğlu Gafur dünyaya gelmişti.

“Vinçesteri o nerdeyse hayatının sonuna kadar bırakmadı. 1930 yılında tutuklandığında tüfeğe de el koydular, fakat yaşamının son anları olan 1931’in Ekim ayında geri getirdiler.

Oğlu Gafur’un çocukluk ve gençlik çağlarıyla ilgili hiçbir bilgi bize ulaşmamıştır. Bu yüzden onun korkunç 1930 yılındaki acılara direnen sarsılmaz ruhunun ne şekilde oluştuğunu anlamak zordur. Akrabalarının anlattıklarına göre Gafur ölçülü ve sağlam karakteriyle babasına benzermiş. Babasının ona çok zaman ayırdığı, özel bir dünya görüşü geliştirerek eğitimi ve terbiyesiyle ilgilendiği bellidir. Gafur’un, babası Şakarim’in en sevgili oğlu olduğunu söylemek mümkündür. Zaten Şakarim’e iktidarla yüzleşme esnasında cesurca direnme ve 1931’deki ölüm tehlikesine karşı koyma gücü veren de Gafur’un şiddete boyun eğmezlik sembolü haline gelen ölümüdür.

Gafur’un doğumu, Şakarim’in hayatında belirli bir dönüm noktası anlamına geliyordu. Şahsi çiftliğiyle ciddi bir şekilde uğraşmaya başlamalıydı. Büyümekte olan aileyi geçindirmeliydi. Geleneksel üretim yöntemi koşullarında bu, hayvan sayısının mümkün olduğu kadar arttırılması gerektiği manasına geliyordu. Aileyi refaha götürecek başka bir yol yoktu, fakat sanat yolunun belirlenmesi gerektiği konusundaki sürekli düşünceler Şakarim için en büyük eziyetti. Her insanın hayatını planlarken yaşamını anlamlaştırmayı amaçladığı bir gerçektir. Şakarim hakikati idrak etme, mükemmelliğe ulaşma ve ideal arayışları konusunda usanmadan fakat şimdilik belli belirsiz tarzda düşünüyordu. Felsefesinin bu genel paradigmalarını somut davranış ve eserlerle doldurmalıydı. 1883 yılında biri eski zamanlardan gelen efsaneler, diğeri İslam kuralları olmak üzere iki istikamet onun aklını tamamen işgal etti. Tarihî bilgiler çoktandır, yani o, Kazak aile ve boylarının şeceresiyle ilgili malumatlar toplamaya başladığından beri kâğıda geçmek için can atıyordu. Ataları hakkında, büyük Kazak hanı Abılay hakkında Şakarim birçok unutulmaz hikâyeyi dedesi Kunanbay’dan dinlemişti. Dedesinin eski tarihle ilgili bildikleri açık ve her zaman eksiksiz değildi, çünkü bu malumatlar ona kadar ağızdan ağza aktarılarak ulaşmıştı. Buna rağmen onlar hakikaten canlı bilgilerdi. Şakarim tarafından toplanan şecere bilgileri gittikçe genişleyerek 1911 yılında “Han Sülaleleriyle Türk, Kırgız ve Kazakların Şeceresi” adlı ayrı bir kitap şeklinde yayınlandı.

Ondan önce ise Şakarim, Kazakların eski zamanlardan 1723 tarihindeki Cungar istilasına kadar olan tarihi, ataları, peygamberler, hanlar, hükümdarlar ve kahramanlar hakkında bilgiler verdiği “Kazakların Ataları” adlı uzun bir şiir yazdı.

Daha sonra Şakarim bunun zayıf bir çalışma olduğu yönündeki düşüncesini oğlu Ahat’la şu sözlerle paylaşıyor:

“Gençliğimde ben Kazakların şeceresini yazmaya karar verdim, bu yüzden çeşitli halkların şeceresini okudum ve onların “milli tarih” adı altında çar ve hanları anlattıklarını gördüm. Ben de onları taklit ederek Türk halklarının hanları hakkında şiir yazdım, fakat orada da bilimsel dil kullanılmadı.”

Olabilir, fakat şiirde bilimsel dile ne kadar ihtiyaç vardır?

Hem “Kazakların Ataları” adlı şiirde tarihî bilgiler çok ilgi çekici ve nerdeyse kusursuz görünüyor.

İlgi alanını oluşturan eski zamanlara ait efsaneleriyse Şakarim, Türkçe kitaplardan okuyor, ozanlardan dinliyor, yaşlılardan duyuyordu. Bu şekilde tarihî olaylar bir bütün haline gelince Şakarim, Nartalak’la Aysulu’nun aşkını anlatan uzun dramatik bir şiir yazmayı kararlaştırdı.

İslam’a olan ilgisinin artmasında hayatının son yıllarını akrabalara dinî görüşlerini yaymaya adayan Kunanbay dedesiyle yaptığı sohbetler tesirliydi, fakat o dönemde şiirlerine sufizm unsurlarını katarak tasavvuf şiiriyle ciddi biçimde ilgilenmeye başlayan Abay’la arasında geçen konuşmalar bu konuda daha etkili olmuştur. Akrabalarının manevi doğuşunu düşünen Abay, dinî-ahlakî doktrini Allah aşkı etrafında kuruyordu. Şiirlerinde o Allah’ı bir sevgili olarak görmekte ve bu, tasavvuf kültürünün temel unsurlarından biridir, fakat tüm bunlara rağmen Abay, çileciliği, dünya nimetlerine sırt çevirmeyi, dinsel tören ve ayinlere kesin uymayı gerektiren sufizmi kabul etmiyordu. Sadece bir ayin şeklinde din ona göre değildi. Onun fikrine göre din, insanların ulvi duygularını uyandırmalı, fakat gerçek hayattan uzaklaştırmamalıdır. Abay, sufizm kurallarını o kadar değiştiriyordu ki, şiirlerinde mistik boyut önemli ölçüde kayboluyordu.

Şakarim, Abay’ın şiirlerindeki tasavvufi unsurlar üzerinde derin derin düşünerek onları sevgili eşi Ayganşa’ya yazdığı “Gerçek sevgililer yok oldu.” adlı şiirinde kullanmıştır. Söz konusu şiirde sufizmin geleneksel şekli açıkça görülmektedir. 10 Daha sonra şair bu şiirini “İmanım” adlı şiir kitabına dâhil etmiştir.

Dinî ifadeye rağmen bu şiiri bir aşk liriği olarak da kabul etmenin önünde hiçbir engel yoktur. Evet, Şakarim aşkın kıza yönelik olmadığını iddia ediyor. O, hakikat ışığına âşıktır, fakat satır arasında gizli bir dünya aşkını anlatma isteği beliriyor ve aşağıda tamamını verdiğimiz eserin esas güzelliği de bunda gizlidir:

 
Gerçek âşıklar yok oldu
Ölüm onları cesede dönüştürdü
Ve kader yasaları aynı saatte
Beni çıkardı onların yerine.
 
 
Bende toplanmış beklediğiniz her şey
Nur yansıması Yârin benimle.
Benim gibi kulu bulacaksınız nerede
Bu kadar sadık âşığı birine?
 
 
Ama hayır, kız değildir sevdiğim
Hakikatin en parlak nurudur.
Siz anlamazsınız bu tür aşkı
Sizler için onda bir gizem yok olağanüstü.
 
 
O görünmez, yanımızda olsa da.
Bakmak gerekmiyor ona.
Görün onu açık kalbin bakışıyla
Sadece ruhun en gizli mekânlarında.
 

Kendisinin ortaya çıktığını dünyaya duyuran kahramanda herkesçe beklenen her şey toplanmıştı, fakat herkesten farklı olarak o “açık kalp gözüyle” hakiki aşkı görmeyi başarmıştı ve artık sadakat kalkanına, tıpkı kadınına sadık bir şövalye gibi, hakikatin gerçek anlamının olağanüstü gizemde olduğunu kazımıştır.

 
Görmek aşkımı isteyerek
Temiz kalbinle git Ona
Ve her şeyini yakarak
Ölümü karşıla.
 
 
Sonuna kadar Onun ol emrinde,
Ve Onu bırakma kesinlikle
Nefsine, açık, gizli tutkulara
Yönetmeye seni izin verme.
 
 
Fakat mükemmeliyeti yakaladığında,
Bu dediklerimi hatırla
Onun hançeri benim için bal
Soksun zavallı kalbime.
 
 
Birçok âşık yaratılsın
Yârin akıttığı kanımdan,
Yeryüzüne dağılsın
Yüreği temiz akıllı insan.
 
 
Şeytan kaçıp âşıktan
İyi insan geride bırakıp kötüyü
Cennet olsun bu yalan dünya
Gövdeden çıkıp bozulmuş kan!
 

Şakarim’de mertliğin en üst noktasını dünyayı “bozulmuş kan”dan tamamen temizleyerek kurtarma fikri oluşturuyor. Şairin ilahi ve dünyevi aşk hakkındaki düşünceleri, öyle görünüyor ki, sadece sufizme has özellikler değildir. Söz konusu fikirler Avrupa Rönesans estetiğini de anımsatmaktadır. Buna benzer “tasavvuf” konulu şiirlerin sayısı Şakarim’de çoktur ve onun şiirlerindeki kritik başlangıçlar çok sık bir şekilde, tıpkı Abay’ın şiirleri gibi, Tanrı’dan ilham alan sufi-şairin dünya görüşüyle damgalanmaktadır.

Manevi arayışlar, sanki maddi dünyadan manevi dünyaya geçişi hazırlarmışçasına, Şakarim’in sanatında zaman geçtikçe daha çok yer işgal etmeye başlar, fakat “tasavvufi” şiirlerinde hâlâ gayet dünyevi duygular yer almaya devam eder. Bunu 1890 tarihli şiirinde de görmek mümkündür. Lirik kahraman göğe uçup da cennete ulaşmadan önce dünyevi aşk düzeyini aşmayı zor başarabiliyor. Cennette onu daha sonra Şakarim’in uğurlarına uzun bir şiir yazacağı Doğu şiirinin sevilen kahramanları Leyla ile Mecnun karşılıyor:

 
Ben ateş için bir avuç kömür alabilirdim,
Fakat kıvılcım bile kalbi yakamadı.
Ben canımı verdim aşkıma benim
Fakat O reddetti, almadı.
Bedenimi, inancımı o zaman ona verdim,
Hayatımda değerli olan her şeyi
Uzun yıllar boyu topladığım.
Ve tüm bunları o gerek görmedi.

 
 
Fakat onun ret cevabında başka anlam gizli
Ben bunu hemen anlayamadım.
“Ben sadece öldüğümüzde olurum senin.”
Hilelere aklım ermiyor benim.
 
 
Ve öldüm ben. Ve biz yine beraberiz.
Ayrılmaz olduk artık biz.
Leyla’yla Mecnun çıktı bizi karşılamaya
İkramlar hazırlayarak bizim için.
 
 
Hayattayken bir araya getirildiğin kişi
Gerçek aşk değil; o
Sevgili, ona aşk kanunu yabancı
Ve verilmemiş ona dindarlık yolu..
 
 
Sevgiliye “arkadaş” deme
Tutku sisi geçene kadar,
O şirindir, fakat onun aşkında
Sahtelik var, hile ve yalan.

 

“Gerçek âşıklar kayboldu” adlı bir önceki şiirde ilahî aşk konusu ağırlıktaysa, burada dünyevi aşk söz konusudur. “Beden”, “topladığım her şey”, “tutku sisi”, “sahtelik”, “hile ve yalan” kavramları bunun belirtisidir.

Şakarim yeni dönemde nahiye müdürü olarak seçilmek istemiyordu. Daha sonra o bunu sade bir şekilde ifade etmişti: “Bir sonraki seçimlerde ben adaylığımı koymayacağımı, nahiye müdürlüğü görevinin sadece üzüntü verdiğini, onun yüzünden eğitimime devam edemediğimi açıkladım.

Müdürlük görevinin getirdiği yükümlülükleri omuzlarından atan Şakarim nihayet uzun süre önce yazmayı aklına koyduğu “Nartaylak ile Aysulu” adlı ilk büyük manzum eserini tamamlayabildi, fakat XVIII. asrın konusunu temel alarak yazılan aşk dramı başarılı olamadı.

Giriş kısmında şair esas konulardan söz ederek ailedeki anlaşmazlığa genelde kadın rakibin sebep olduğunu, ihanet etmenin doğru bir davranış olmadığını, kızı sevmediği birine başlık parası karşılığında vermenin bir ahlaksızlık olduğunu dile getiriyordu. Şair eserinde bu konuların çerçevesinden çıkamamış ve şiirdeki tüm olaylar iki obayla sınırlandırılmış mekânlarda geçmektedir.

Şakarim, sonraki şiirlerine has olan büyük felsefi hükümlere ulaşmayı başaramamış. Sanatsal açıdan da “Nartaylak ile Aysulu” daha sonra yazılmış eserlerle kıyaslandığında zayıftır, fakat birçok araştırmacıyı eserin tarihi şaşırtmaktadır. Tüm yeni baskılarda “Nartaylak ile Aysulu” şiirinin tarihi, Şakarim’in şairliğin zirvesinde olduğu 1929 olarak verilmiştir. Eleştirmenlerin fikrine göre usta biri zayıf bir eser yazmış olamaz. Söz konusu şiirin ilk versiyonunu 1885’te tamamlayan Şakarim onun mükemmeliyetten çok uzak olduğunun farkındaydı. Ahat, babasının şu sözlerini aktarmaktadır:

“Sanatsal açıdan “Nartaylak ile Aysulu” şiiri “Dubrovskiy” ve “Leyla ile Mecnun” şiirlerinden daha zayıftır. Bu, büyük bir ihtimalle, onun aceleyle yazılmış olmasından kaynaklanıyordur, fakat bu şiir piyese dönüştürülürse ilginç olacaktır.”

Kısacası Şakarim, eserinin yeterince iyi olmadığını kabul ediyordu, fakat onun başka bir edebî türe uyarlanabileceği yönündeki ümidini yitirmiyordu.

1929’da Karabulak tepesindeki Sayat-Kora adlı köyde Şakarim daha önce yazmış olduğu söz konusu şiiri mükemmelleştirmeye çalışıyordu, ancak insanın bilge olmasında gençlik hatalarının rolü büyüktür. Onları ortadan kaldırmak veya mükemmelleştirmek imkânsızdır. Yeni bir şiir yazmak daha kolaydır. Şakarim, şiirin mükemmeliyetten uzak biçimini biraz düzeltmeler yaptıktan sonra olduğu gibi bırakmaya karar verdi.

1885 yılının Ağustos ayında Şakarim’in Tobıktı Uruğunun son resmi başkanı olan dedesi Kunanbay seksen bir yaşındayken yaşamını yitirdi. O çoktandır işlerden elini çekmiş, hizmetlerine layık olmadığı düşüncesiyle nahiye müdürlüğü seçimlerine de katılmamayı prensip edinmişti. Son yıllarını dua etmeye, kendine has dinî fikirlerin ve dünya görüşünün anlamını kavramaya adamıştı. Son zamanlarda hastalanmış ve zamanla yataktan hiç kalkmaz olmuştu.

Kunanbay’la birlikte koca bir çağ da yok oldu. Büyük bozkır düzlüğünü etki alanlarına bölen uruk başkanlarının bozkırdaki hâkimiyeti de son buldu. Onun yerine Kazakların nahiye sınırları içerisindeki iyi otlaklarla çayırlar için birbirine düşman olmasına sebep olan yeni bir idari yapı geldi. Uruk başkanları için meçhul olan yetkilerle donatılmış nahiye müdürlüğü görevi için yapılan klan mücadelesi, yerel idarecilere ciddi ölçüde zenginleşme vaat ediyordu. Eski ataerkil kültürün normlarını tutunanlar yeni oyunun kurallarına artık uygun değillerdi. Bu yüzden hükümdarlığı kaybeden, fakat nahiye müdürlüğü görevi için yapılan kavgaya katılıp da onurunu yitirmeyen Kunanbay gibi bir şahsiyetin dünyaya veda etmesi Kazak tarihi devrinin tamamlandığı anlamına gelir.

Hacı Kunanbay’ı İslam geleneklerine göre toprağa verip, taziye yemeğine katıldıktan sonra misafirler seneyi devriye vesilesiyle verilecek anma yemeğine tekrar gelmek üzere dağıldı. Kazaklarda büyük insanların ölümlerinin yılında “as” (aş) adı verilen büyük çaplı anma yemeği düzenlemek âdettendi. Söz konusu aşa Kazak bozkırının çeşitli yerlerinden çok sayıda insan gelirdi. Misafirler için çadırlar kurulurdu. Oyunlar, güreşler, “bayga” adı verilen uzak mesafe at yarışları düzenlenirdi. Çok sayıda hayvan kesilirdi.

Bu geleneğe, yüklü miktardaki masrafları bazı ailelerin kaldıramaması sebebiyle, her zaman uyulmuyordu. Fakat Hacı Kunanbay sıradan biri değildi, onun oğulları da muhtaçlardan değildi. Bu yüzden bozkırda tüm sene boyunca verilmek üzere olan aşın büyük bir ihtimalle 1851’de Kunanbay’ın babası Oskenbay’ın ölüm yılı dolayısıyla verdiği meşhur yemeği geride bırakacağı konuşuluyordu. Bir yıl sonra 1886 yılının Ağustos ayında Kazaklar, babası Kunanbay’ın ölüm yılı dolayısıyla Abay’ın aş vermeme kararı aldığını duyduklarındaysa çok şaşırdılar.

Akrabalarına Abay bu kararı aşa gelecek birçok avare insanı ağırlamak için büyük masrafların yapılacağı, uruk obalarının telafisi imkânsız zararlara gireceği ve sıradan insanların geçim olanağından mahrum kalacağı sebebiyle aldığını açıkladı. “Farz edelim ki biz çok sayıda insana ikramda bulunduk, belki fakirleri de doyurmuş oluruz, fakat ondan sonra insanlar bir yıl boyu nasıl yaşayacaklar? Aştan vazgeçip bir yıl boyu yoksulları doyurmak daha iyi değil midir?” dedi Abay.