Читать книгу «Şakarim» онлайн полностью📖 — Yerlan Sıdıkov — MyBook.
 











Ömrünün son günlerine kadar Abay ona çok şey öğreten Rus arkadaşından minnettarlıkla söz ediyordu. Mihaelis ona çok iyi bildiği Rusya’nın demokratik hareket tarihini, Rusya halklarının durum analizini, Belinskiy, Nekrasov, Dobrolyubov, Çernışevskiy, Turgenev ve Pisarev’in eğitimle ilgili fikirlerini öğretmişti. Bunun yanı sıra okunması gereken kitaplar konusunda tavsiyeler vermişti. Daha önceleri eline geçen her kitabı okuyan Abay artık arkadaşının önerisi sayesinde Puşkin, Lermontov, Goethe, Dostoyevski, Saltıkov-Şedrin ve Tolstoy’un eserlerini sistematik bir şekilde okumaya başlar. Birkaç yıl içinde okuduğu Spenser, Darvin ve tarihçi Dre-per’in çalışmalarını Abay öğrencilerine anlatıyor, 1881’den itibaren uğraşmaya başladığı çeviri işini sürdürmek için eserler seçiyordu.

Mihaelis’in göndermeye söz verdiği kitaplar Şakarim’in eline sonbaharda ulaştı. Ona basit gibi görünen bu bilimsel kitaplar ilk başlarda ilgisini çekmedi. Şakarim’in daha sonraları oğlu Ahat’a anlattığı şu olay dikkate değerdir:

Dolgopolov, Mihaelis gibi arkadaşları gelince Abay beni hemen yanına çağırırdı. Ben onlardan çok yararlı bilgiler öğrendim, iyi öğütler aldım. Dolgopolov’la Mihaelis’in sosyoloji bilimiyle ilgili anlattıkları benim için büyük bir dersti ve hâlâ aklımda.”

Münferit grupların çıkar çatışması bir hayli yorucu olsa da Abay’ın da yönlendirmesiyle Şakarim nahiyeyi başarıyla yönetiyordu. O, bozkırdaki olayları dikkatle takip ediyordu, çünkü obalar arasında otlak konusundaki anlaşmazlıklar bazen durduk yere bile çıkabiliyordu. Hayvan hırsızlarıysa birilerinin sürüsünü çalmak için her an fırsat kolluyor gibiydi.

Zıtlıkların doğası hakkında Şakarim sohbet esnasında Abay’ın dile getirdiği fikirlerinden dolayı haberdardı. Söz konusu görüşler “Sözler Kitabı”nda yer almaktadır. Üçüncü Söz’de Abay şöyle diyor:

“Ebeveynler kendi sürülerini çoğalttıktan sonra sürülerle ilgilenme işini çobanlara devredip kendileri doya doya et yiyip, kımız içip, güzellere bakıp, hızlı atları izleyerek bayram havasında yaşamak için durmadan çocuklarının hayvan sürülerinin daha semiz olması için uğraşıyorlar. Bunun sonucunda onların kışlaklarıyla otlakları daralıyor ve onlar nüfuzlarıyla birlikte makamlarını kullanarak, komşularının topraklarını hileyle veya zorla satın alıyorlar. Toprağından olmuş kişiyse kendi komşusunu sıkıştırıyor veya doğduğu yerleri terk etmek zorunda kalıyor. Bu insanlar birbirine iyilik dileyebilir mi? Yoksulların sayısı ne kadar çoksa iş gücü de o kadar ucuzdur. Geçim sıkıntısı çekenlerin sayısı ne kadar çoksa boş kışlakların miktarı da o kadar çoktur. O benim iflas edeceğim zamanı bekliyor, ben onun fakirleşeceği anı bekliyorum. Yavaş yavaş bizim birbirimize olan üstü kapalı antipatimiz açık amansız bir düşmanlığa dönüşüyor ve biz hırslanıyoruz, birbirimizle mahkemelik oluyoruz, gruplara bölünüyoruz, düşmanlarımız karşısında üstünlük elde etmek için nüfuzlu kişileri rüşvet vererek kendi tarafımıza çekiyoruz, mevki için dövüşüyoruz.”

Tüm bunları Şakarim defalarca bilge amcasından duymuştu. Nahiyedeki sorunları çözerek kendisi de tecrübe kazanıyordu. Hizmetinin inceliklerini kavrayınca Şakarim, sınırlı yetkilere sahip nahiye müdürünün göçebe hayatta aslında fazla bir şey değiştiremeyeceğini anladı ve zaman geçtikçe bu görevin kendisine göre olmadığını düşünmeye başladı.

Gerçekten de o dönemde Çarlık idaresi tarafından önerilen yönetim şekli bozkır hayatını geleneksel hukuka göre sürdürmek isteyen çoğu Kazak’ı zorluyordu. İdare, sert bozkır koşullarında güvenli hayatın sağlanması için çok fazla seçenek bırakmıyordu. Üstelik nahiye müdürlüğü görevi vergilerin çileden çıkardığı ve mevsimlik göçlerin geleneksel güzergâha göre yapılmasını engelleyen kuralların öfkelendirdiği Kazak çoğunluğunun tepkisini kazanmaya da neden oluyordu.

Zeki, saygın şahsiyetler gizli lider şeklinde kalmayı tercih ediyorlardı. Nahiye müdürlüğü görevini ise vekiller yürütüyordu. Yönetim gücünün artık eskiden beri bozkırda olduğu gibi şahsi haysiyet ve niteliklerle belirlenmediğini açıkça gören Abay da böyle yapmaya başladı. Kazak kahramanları gibi halkın hoşlanmadığı hanları tahttan indirmek geçmişte kaldı, çünkü artık hanlar seçilmiyordu. Kendi idare yapısını ısrarla tatbik eden Rus yönetimine ise Kazaklarda karşı koyacak güç yoktu.

Bu yüzden de Abay “Sözler Kitabı”nın Kırk Birinci Sözünde şöyle diyordu:

“Kazak’ı eğitmeye, düzeltmeye niyetlenen kimse iki üstünlüğe sahip olmalıdır. Birincisi, büyükleri korkutarak ellerinden çocuklarını alıp farklı bilim alanlarına göre okutmak, ebeveynlerine ise bu eğitimin ücretini ödetmek için büyük mevkie ve nüfuza sahip olmalısınız. Böylece yaşlanan ebeveynlerin işlerini devralacak genç neslin doğru yolda yürüyeceğinden ümit edilebilir.

İkincisi, ebeveynlerden rüşvet karşılığında çocuklarını alarak yukarıda bahsedilen şekilde okutmak için çok zengin olmalısınız.

Fakat kimse günümüz insanlarını korkutacak nüfuza sahip değildir. Tüm ebeveynleri ikna etmeye yetecek kadar zenginlik de kimseye verilmemiştir. Korkutmazsan veya rüşvet vermezsen Kazak’ı herhangi bir konuda ikna etmek imkânsızdır. Babalardan kalarak anne sütüyle geçen cehalet, eti delip geçerek kemiklere kadar ulaşmış ve ondaki insanlığı öldürmüş.

Nasıl yaşanır? Bundan böyle ne yapmalıyız?”

Bozkır yaşamının bu “lanet olası” soruları Şakarim’i rahat bırakmıyordu ve son “Unutulanın Hayatı”nda o, göçebelik dünyası uyumunun neden kaybolduğunu anlamaya çalışarak defalarca nahiye müdürü olduğu döneme dönüş yapıyor. Genellikle Şakarim aile bireyleriyle yakın obalardan gelen misafirlerden oluşan dinleyiciler karşısında açıklıyor düşüncelerini:

 
Benim cahil halkım,
Sen yoksulları sevindirmezsin.
Söz akını, tıpkı sel gibi yükseklerden gelen
        Dökülüyor, kaderleri değiştirmeden.
 
 
Benden daha günahsızlar az değildir
Kara cahiller de, okumuşlar da.
Fakat kaderlerin gizemini onlar
        Bozkır azatlılarına açıklayamaz.
 
 
Yirmi ile kırk arasında
Hayat hep kolay gibi geliyor,
Fakat yıllar geçti boşa…
 

Cahil halk, talihsiz yoksullar ve şairin tutumunu belirten lirik kahraman kader üçgeninde bir araya gelmiş. O kendisini daha temiz, daha bilgililerle kıyaslamıyor, sadece kaderlerin gizemini açıklamak için bir arayış içerisinde bulunuyor. Boşa geçen yıllarsa boşa harcanmış güçler anlamında da kullanılmıştır.

1882 yazının ortasında Şakarim ıstırap verici endişeler içerisinde kendisinin ve yakınlarının hayatını değiştirecek bir karar aldı. Yalana tahammülü olmayan biri olması sebebiyle o, Mauen’den gerçeği daha fazla saklayamıyordu.

İlk önce o Ayganşa’yla görüştü ve anne babasının onu ikinci eş olarak kendisine vermek istemediklerinden dolayı onu kaçıracağını açıkça söyledi. Şaşırmış gözdesinin itirazlarını ise dinlemek bile istemiyordu. Onun sözleri çok tutkulu, çok kesindi. Eve Şakarim büyük bir heyecan içinde döndü. Artık en zor şeyi yapmalıydı, yani Mauen’le konuşmalıydı. Genç adam girdaba kapılmış gibiydi.

Mauen, Şakarim’i seviyordu, fakat onun içinde kocasının aile geleneğine göre ikinci defa evlenebileceği endişesi hep vardı. Artık bir rakibinin olduğunu anlayınca Mauen’in huzurlu hali yerini kalbine kalıcı bir şekilde yerleşen gönül acısına bıraktı. Mauen’in ikinci eşi kabul etmesinin sebebi geleneklerin baskı yaptığı çaresizlikten kaynaklanmıyordu. Kocasını çok iyi tanıdığı için o, itiraz edip kendi istekleri yönünde ısrarlı davrandığı takdirde eşinin kalbini kıracağını, onu mutsuzluğa iteceğini, kendisinin de mutsuz olacağını biliyordu. Bize ulaşan bilgilere göre Mauen, Ayganşa’yı çadırın eşiğinde karşılayıp öptü ve “Hoş geldin, canım!” sözleriyle içeri götürdü. Yani Mauen birlikte yaşamayı kabul etmiş gibiydi, fakat başta annesi olmak üzere kaçırılan kızın akrabaları çok çabuk gelip evi bastılar. Ayganşa’nın annesi feryat ediyor, bağırıyor, kızını geri istiyordu. Tam bu sırada Ayganşa kararlılığını göstererek kesinlikle dönmeyeceğini belirtti. Şakarim ne yapacağını bilmiyordu. Beklenmedik ziyaretçileri misafir çadırına almayı denedi fakat gürültü daha da arttı. Gelenler kavgaya girişiyor, sıkıştırıyordu. Şakarim’in akrabaları mukavemet göstermeye hazır duruyordu.

Obanın ortasındaki kargaşayı görüp dayanamadı Mauen. “Bu kadar rezaleti görmez olaydım!” dedi o ve eşyalarını toplayıp kaldığı çadırı terk etti. Mauen başka bir çadıra yerleşti ve o günden itibaren ayrı yaşadı. Daha uzak bir yere gidemezdi. Bilindiği üzere Kazak toplumunda boşanmak yasaktı.

Ayganşa’nın kararlılığını gören akrabaları bir süre sonra Şakarim’i kadılar mahkemesiyle tehdit ederek elleri boş gitti. Aile reisinin eşlerine iyi imkânlar sağlayabildiği takdirde geleneksel Kazak toplumunda çok eşliliğin psikolojik sorun yaratmadığını düşünmek mümkündür. Aslında sorunlar vardı ve her ailede farklı şekilde çözülüyordu.

Ayganşa’nın kaçırılması kargaşaya sebep oldu. Abay da üzgündü. Şakarim’in eve ikinci eş getirmesinden ötürü değil, bunu yapma şeklinden dolayı üzgündü. Ayganşa’nın dedesi, Şakarim’in Ayganşa’yı dünür düşmeden kaçırdığına öfkelenip sülalenin başı olması sebebiyle şikâyetle Abay’a gitmişti.

Abay hemen yanına Şakarim’i çağırarak ona daha önce Kazak ve Nogay obalarının arasından su sızmadığını, onların sıkı bir ilişki içinde olup birbirine karşı hep saygılı davrandıklarını hatırlattı. Abay’ın çıkardığı hükme göre Şakarim, Nogay Hacının kızını kaçırdığı için elli deveyle beş yaşındaki yirmi atı suç bedeli olarak ödemeliydi. Her şeyi hesaplayan Abay cezanın beş gün içinde ödenmesi gerektiğini belirtti. Kararı çok adaletsiz bulan ve bu duruma şaşıran Şakarim, annesine gitti. O makul düşünmeye çalışıyor, bunun atalardan kalan gelenek olduğunu ifade ederek adalet istediğini söylüyordu:

– Elli deve cinayet için ödenen bedeldir, fakat ben kimseyi öldürmedim. Bu kadar hayvanı niçin vermeliyim? Üstelik benim bu kadar hayvanım yok.

Abay kararından vazgeçmiyordu, çünkü kızın babası adalet talep ediyordu.

Şakarim’in yapabileceği bir şey kalmadı. Tölebike’nin tavsiyesiyle o, varlıklı amcalarından, yani Abay’ın ağabeylerinden at, inek, koyun topladı, onlara kendi hayvanlarından da ekledi ve dört gün sonra Nogay obasına elli deve bedelinde hayvan ve at sürüsü gönderdi.

Gönderilen sürülerin dışında hayat tecrübesi bol olan Abay bir süre sonra Kunanbay sülalesinden bir kızı Nogay obasından bir delikanlıya gelin verdi. Buna karşılık Nogaylar da kendi kızlarını Kazak obasına vermeyi kabul ettiler ve Kazakların ifadesiyle “bin yıllığına dünür oldular.”

Tobıktı toprağında barış sağlanmış oldu, fakat Şakarim’in ailesinde barış hemen hüküm sürmeye başlamadı. Suç bedelinin ödenmesiyle ilgili hikâye Şakarim’in maddi durumunun iyi olmadığını gösteriyor. O, borçlarını ödemek için hayvan sayısının arttırılması yönünde çabalamak zorunda kaldı. Yani Ayganşa’yla evlenme kararında duygulardan başka hiçbir etken yoktu. Şakarim’le Ayganşa aşklarını kaderin darbelerinden koruyabildiler ve Nogay obasındaki ilk görüşmede oluşan o heyecan duygusunu hayatları boyunca yitirmediler. Onların Gafur (Abdulgafur) (1883–1930), Cebrail (bebekken öldü), Kabış (Abdulla) (1887–1932), Ahat (Abdulahad) (1900–1984), Ziyat (1903–1937) adlı beş oğlu ve Külziya (Kampit, erken yaşlarda yaşamını yitirdi), Jakim ve Gülnar (Güllar) (1912–1970) adlı üç kızları oldu.