Читать книгу «Doksan Üç» онлайн полностью📖 — Виктора Мари Гюго — MyBook.
image
cover

“Size onun kaç yaşında olduğunu soruyorum.”

“Ah, on sekiz aylık.” dedi anne.

“Oldukça büyük.” dedi kantinci kadın. “Artık emmemeli, sütten kesmelisin. Ona çorba veririz.”

Anne kendini daha rahat hissetmeye başlamıştı. Uyanmış olan iki küçük, korkmaktan çok duruma karşı ilgiliydiler; askerlerin tüylerine hayran kalmışlardı.

“Ah, çok açlar!” dedi anne.

“Daha fazla sütüm yok.” diye de ekledi.

“Onlara yemek vereceğiz.” diye bağırdı çavuş. “Ve size de. Ama halledilmesi gereken bir mesele daha var. Siyasi görüşünüz nedir?”

Kadın ona baktı ve cevap vermedi.

“Sorumu anladınız mı?”

Kadın fısıldadı:

“Epeyce gençken rahibe manastırına katılırdım, sonra evlendim; şu an bir rahibe değilim. Rahibeler bana Fransızca konuşmamı söyledi. Köy alevler içinde kaldı. O kadar telaş içinde kaçtık ki ayakkabılarımı giymeye bile zaman bulamadım.”

“Ben size siyasi görüşlerinizin ne olduğunu sordum.”

“Bu konuda hiçbir bilgim yok.”

Çavuş devam etti:

“Gördüğümüz yerde vuracağımız kadın casuslar var. Hadi, konuşun. Bir çingene değilsiniz, değil mi? Vatanınız neresi?”

O sanki sorulanı kavrayamıyormuş gibi hâlâ çavuşa bakıyordu.

Çavuş tekrarladı.

“Vatanınız neresi?”

“Bilmiyorum.” diye cevapladı.

“Nasıl olur? Kendi memleketinizi bilmiyor musunuz?

“Ah, benim memleketimi mi kastettiniz? Onu biliyorum.”

“Peki, memleketiniz neresi?”

Kadın cevapladı:

“Siscoignard Çiftliği, Azé’de papazın dini bölgesinde.”

Şaşırma sırası çavuştaydı. Bir süre durdu, düşüncelerde kayboldu. Sonra devam etti:

“Ne dediniz?”

“Siscoignard.”

“Buranın vatanınız olduğunu söyleyemezsiniz.”

“Burası benim memleketim.”

Ve bir dakikalık bir düşünmeden sonra ekledi,

“Sizi anlıyorum efendim. Siz Fransa’dansınız ama ben Breton-ya2’danım.”

“Yani?”

“Aynı memleket değiller.”

“Fakat ikisi de aynı vatan.” diye bağırdı çavuş.

Kadın sadece tekrarladı,

“Benim memleketim, Siscoignard.”

“Peki öyleyse Siscoignard olsun.” dedi çavuş. “Aileniz de oralı sanırım?”

“Evet!”

“Ne iş yapıyorlar?”

“Hepsi öldü. Kimim kimsem yok.”

Oldukça geveze çavuş, sorularına devam etti.

“Cehenneme kadar yolun var, herkesin akrabaları vardır ya da en azından birileri vardı! Kimsin? Konuş!”

Kadın afallamış bir şekilde dinledi. “… ya da en azından birileri vardı.” cümlesi bir beşerin konuşmasından çok vahşi bir yaratığın kükremesine benzemişti.

Kantinci kadın müdahale etmek durumundaymış gibi hissetti. Emzirdiği çocuğu sevdi ve diğer ikisinin yanaklarına hafifçe vurarak okşadı.

“Bebeğin ismi nedir? Küçük bir kız, değil mi?”

Anne cevapladı, “Georgette.”

“Peki ya en büyüğü? Erkek olduğuna göre kesin yaramaz!”

“René-Jean.”

“Küçük olanı? O da bir erkek, tombulluğu da cabası.”

“Gros-Alain.”

“Tatlı çocuklar.” dedi kantinci kadın. “Daha şimdiden adam olmuş gibiler.”

Bu sırada çavuş diretti.

“Hadi! Konuşun madam! Eviniz var mı?”

“Eskiden vardı.”

“Neredeydi?”

“Azé’de.”

“Neden evde değilsiniz?”

“Çünkü evim yandı.”

“Kim yaktı?”

“Bilmiyorum. Savaş vardı.”

“Nereden geliyorsunuz?”

“Ta oradan.”

“Nereye gidiyorsunuz?”

“Bilmiyorum.”

“Neticeye gel! Kimsiniz?”

“Bilmiyorum.”

“Kim olduğunuzu bilmiyor musunuz?”

“Kaçan insanlarız.”

“Hangi tarafa mensupsunuz?”

“Bilmiyorum.”

“Mavilere mi Beyazlara mı? Hangi tarafa?”

“Çocuklarımlayım ben.”

Çavuş bir es verdi. Kantinci kadın araya girdi.

“Benim hiç çocuğum olmadı. Hiç zamanım yoktu.”

Çavuş tekrar başladı:

“Anneniz, babanız peki? Bak madam, ailenizle ilgili gerçekleri söyleyin. Benim ismim Radoub. Çavuşum. Cherche-Midi Sokağı’nda yaşıyorum. Annem ve babam da orada yaşıyor. Ben ailemi anlattım, şimdi siz de sizinkilerden bahsedin. Anne ve babanızın nerede olduğunu bize söyleyin.”

“İsimleri Fléchard idi. Hepsi bu.”

“Evet. Fléchardlar, Fléchard’dır. Tıpkı Radoubların Radoublar olduğu gibi. Ama herkesin bir meşguliyeti vardır. Meşguliyetleri neydi? Ne iş yapıyorlardı sizin bu Fléchardlar?”

“İşçilerdi. Babamın ayakları, lordun namına yediği dayak yüzünden tutmazdı, çalışamazdı. Babam yasak bölgede bir tavşan avladı, bunun cezası ölümdü. Fakat merhametli lordumuz ‘Ona sadece yüz sopa vurun.’ dedi ve babam topal kaldı.”

“Sonra?”

“Büyükbabam Protestan cemaatindendi. Bölge rahibi onu kalyonlara sürdü. Ben o zamanlar çok gençtim.”

“Sonra?”

“Eşimin babası tuz kaçakçısıydı. Kral onu astırdı.”

“Peki kocan ne iş yapardı?”

“Dövüşürdü, o zamanlar.”

“Kim için?”

“Kral için.”

“Ondan sonra?”

“Tabii ki de lordu için.”

“Sonra?”

“Bölge rahibimiz için.”

“Tüm ucubeler için!” diye bağırdı humbaracı. Kadın korkuyla sıçradı.

Kantinci kadın dostane bir şekilde, “Görüyorsunuz madam, biz Parisliyiz.” dedi.

Kadın ellerini kenetledi ve haykırdı:

“Ulu Tanrı’m ve Yüce İsa!”

“Burada hurafelere yer yok!” diye cevabı yapıştırdı çavuş.

Kantinci kadın, diğer kadının yanına oturdu ve büyük çocuğu dizlerinin arasına çekti; çocuk çoktan kendini bırakmıştı. Çocuklar ortada bir sebep yokken çabucak korkarlar, çabucak da kendilerini güvende hissederler. İçgüdüsel algılara sahip gibiler.

“Bu memleketin perişan ama kıymetli hanımefendisi, oldukça tatlı çocuklarınız var. Yaşlarını tahmin edeyim. Büyük oğlan dört, küçük oğlan ise üç yaşında. Şu küçük veledin nasıl da emdiğine bir bak. Seni zavallı, artık anneni emmeyi bırak! Buraya geliniz madam, korkmayın. Tıpkı benim yaptığım gibi tabura katılabilirsiniz. İsmim Housarde. Bu aslında bir lakap ama annem gibi Mamzelle Bicorne-au olarak çağırılmaktansa Housarde olarak anılmayı tercih ederim. Ben bir kantinci kadınım. Erkekler şarapnellerini ateşleyip birbirlerini öldürürken, onlara içki veren kadınım ben. Şeytan ve işleri işte. Ayaklarımız aynı numara gibi. Sana ayakkabılarımdan bir çift vereceğim. 10 Ağustos’ta Paris’teyken kovboylara içki verirdim. Geldi de geçti o günler! Louis Capet diye bilinen 16. Louis’nin giyotinle idam edildiğine şahit oldum. Düşünsenize, Ocak ayının 13’ünde ailesiyle beraber kavurduğu kestanelerin tadını çıkarırdı. Giyotin makası denilen o şeye yatırıldığında ne kabanı vardı üstünde ne de ayağında ayakkabı. Üstünde sadece tişört ve kapitone bir yelek; altında ise gri kumaştan pantolon ile gri uzun çoraplar vardı. Her şeyi kendi gözlerimle gördüm. Bindiği at arabası yeşil renkteydi. Neyse ne, siz bizimle gelin. Taburda kibar delikanlılar da var. İki numaralı kantinci olursunuz siz de ve ben size işi öğretirim. Aman, çok basit zaten! Ateşlenen müfreze ve topların arasındayken bir bidon ve zille ‘Kim içki ister yavrularım?’ diye bütün bu curcunanın içinde gezeceksin. Bundan daha zor bir iş düşmez sana. Sözüme güvenin, ben hepsine içki sunarım. Hem Beyazlara hem Mavilere. Mavilerden hem de esas Mavilerden olmama rağmen hepsine aynı muamelede bulunurum. Yaralı askerler su ister. İnsanlar fikir ayrılığı nedeniyle ölür. Ölen askerler el sıkışmalı bence. Ne kadar da aptalca bir savaş! Bizimle gel, eğer öldürülürsem benim yerime geçersin. Görüyorsun çok bir albenim yok ama nazik bir kadınım ve iyi bir yoldaşım. Korkma o yüzden.”

Kantinci kadın konuşmayı bıraktığında, kadın mırıldandı:

“Komşumun ismi Marie-Jeanne idi. Hizmetçimiz de Marie-Claude.”

Tam o sırada Çavuş Radoub, humbaracıyı azarlıyordu.

“Sessizlik! Kadını korkutuyorsun. Bir centilmen hanımefendilerin önünde küfretmemeli.”

“Bu anlatılanları dürüst bir adam duysa alenen bir katliam dinliyormuş gibi dinler. Kızılderili Çinliler sanki kayınbabası lort tarafından sakat bırakılmış, büyükbabası rahip tarafından kalyonlara sürülmüş, babası kralın emriyle astırılmış. Sonra da kocası kalkmış isyanlara karışmış; kral, bölge rahibi ve lord adına çarpışmış! Daha neler!”

“Sessiz olun!” diye bağırdı çavuş, askerlere.

“Peki sessiz oluruz, çavuş.” diye devam etti humbaracı. “Ama bütün bu anlatılanlar bu güzel kadının bazı kanı bozuklar tarafından tehlikeye atıldığı ve oradan oraya koşuşturduğu gerçeğini değiştiremez ki.”

“Humbaracı!” dedi çavuş. “Kulüpte değiliz, hitabetini kendine sakla!” Ve kadına döndü, “Peki kocanız madam? Ne yapıyor, şimdi ne hâlde?”

“Hiçbir şey, öldürüldü çünkü.”

“Nerede?”

“Çitin orada.”

“Ne zaman?”

“Üç gün önce.”

“Kim öldürdü kocanı?”

“Bilmiyorum.”

“Nasıl yani, kocanı kim öldürdü bilmiyor musun?”

“Hayır.”

“Beyazlar mı yaptı bunu Maviler mi?”

“Bir kurşunla vuruldu.”

“Üç gün önce miydi?”

“Evet.”

“Ne taraftan geldiler?”

“Erneé tarafından. Kocam yığıldı kaldı. Hepsi bu.”

“Peki kocan öldürüldüğünden beri sen ne yapıyorsun?”

“Çocuklarımı götürüyorum.”

“Nereye götürüyorsun onları?”

“Neresi olursa.”

“Nerede uyuyorsunuz?”

“Yerde.”

“Ne yiyorsunuz?”

“Hiçbir şey.”

Çavuş yüzünü ekşitti, bıyıkları burnuna değiyordu.

“Hiçbir şey mi?”

“Yani, hiçbir şey sayılır. Yaban eriği, böğürtlen falan. Bir de geçen yıldan kalan dağ mersini ve filizler varsa onları.”

“Hiçbir şey derken haklıymışsınız.”

Büyük çocuk konuşulanları anlıyormuş gibi seslendi:

“Açım ben.”

Çavuş cebinden bir ekmek parçası çıkarttı ve anneye uzattı.

Anneleri ekmeği alıp ikiye böldü ve çocuklarına verdi. İştahla ekmeği ısırmaya başladılar.

“Kendisi bir parça bile almadı.” diye homurdandı çavuş.

“Çünkü karnı tok.” dedi askerin biri.

“Hayır çünkü ana yüreği.” dedi çavuş.

Çocuklar araya girdi.

“Susadım ben, su verin.” dedi biri.

“Susadım.” diye tekrarladı diğeri.

“Bu lanet ormanda bir dere de mi yok!” dedi çavuş.

Kantinci kadın belindeki zilin yanında duran bakır kadehi çıkardı. Omzundan aşağı doğru sarkan bidonun kapağını açtı. Kadehe birkaç damla doldurdu ve çocukların dudaklarına yaklaştırdı.

İlki bir yudum içti ve yüzünü buruşturdu.

İkincisi de bir yudum aldı ve tükürdü.

“Hiç yoktan iyidir.” dedi kantinci kadın.

“Çocuklara o sert içkiden mi verdin?”

“Evet, en iyilerinden hem de. Ama ne anlayacak bu köylüler.” Sonra kadehi sildi.

Çavuş devam etti:

“Evet madam, demek kaçıyorsunuz.”

“Baş edemezdim, tek çarem kaçmaktı.”

“Sürekli kaçıyor musunuz, bir parça eşya bile olmadan?”

“Önceleri var gücümle koşabildiğim kadar koşuyordum, sonra yürümeye başladım ve en sonunda da yığıldım kaldım.”

“Zavallıcık!” dedi kantinci kadın.

“Dövüşüyorlardı.” diye mırıldandı kadın. “Ateşin ortasında kaldım. Ne istiyorlar inanın bilmiyorum. Kocamı öldürdüler, tek bildiğim bu.”

Çavuş tüfeğinin dipçiğini hiddetli bir şekilde yere vurarak bağırdı:

“Bütün bu budalalar uğruna yapılan bir savaş, ne rezalet ama!”

Kadın devam etti:

“Geçen gece kör bir oyukta uyuduk.”

“Dördünüz birlikte?”

“Dördümüz birlikte.”

“Uyudunuz?”

“Uyuduk.”

“Rahat uyuyamamışsınızdır.”

Çavuş devam etti:

“Bakın yoldaşlar, bir kılıcın kını gibi daracık, ölü, eski bir ağacın oyuğunda saklanmış bu köylüler. Ama ne yapabilirlerdi? Paris’e çağrılmadılar ki.”

“Ağaç oyuğunda uyumak, hem de üç çocukla beraber!” diye bağırdı kantinci kadın.

“Peki, en küçüğü ağladığında ne oldu? Gelip geçenler bir şey görmese bile ‘anne, baba!’ diye bağıran bir ağaçta bir tuhaflık olduğunu sezmişlerdir.”

“Şanslıyız ki yaz aylarındayız.” diye iç çekti anne. Boynunu bükmüş yere bakıyordu. Yaşadığı onca musibetin şaşkınlığı gözlerine yansımıştı.

Sessiz askerler bu acıklı insanların etrafını çevrelemişti. Dul bir anne, üç yetim çocuk ve sürekli bir kaçış. Kimsesizlik ve yalnızlık; gökyüzünden başka sığınacak bir çatıları yok. Açlık ve susuzluk; ottan başka yiyecek bir yemekleri yok.

Çavuş kadının yakınına geldi ve gözlerini meme emen yavrucağa dikti. Bebek memeyi bıraktı, kafasını çevirdi ve o sevimli mavi gözleriyle çavuşun kızgın ve ürkütücü sakallı yüzüne bakarak gülümsedi.

Çavuş hemen geri çekildi. Bir damla yaş gözlerinden yanaklarına doğru süzüldü ve bir inci tanesi gibi bıyığının ucuna tutundu.

Sesini yükseltti:

“Yoldaşlar, bütün bir taburun bu yavrulara babalık yapması kanaatine vardım. Ne dersiniz bu üç yavrucağı evlat edinip onlara babalık yapmaya?”

“Yaşasın cumhuriyet!” diye haykırdı humbaracılar.

“Öyleyse anlaştık.” diye bağırdı çavuş, ellerini annenin ve çocukların üzerine doğru uzattı.

“İşte karşınızda Bonnet-Rouge3 taburunun çocukları.” dedi.

Kantinci kadın neşeyle zıpladı.

“Bir berede4 üç baş!” diye bağırdı.

Daha sonra hıçkırarak ağlamaya başladı ve dul kadına heyecanla sarıldı:

“Senin küçük kızın yanakları şimdiden kırmızı!” dedi.

“Yaşasın cumhuriyet!” diye tekrarladı askerler.

“Gel buraya yurttaş.” diye seslendi çavuş anneye.