Читать книгу «Çöküş» онлайн полностью📖 — Steve Taylor — MyBook.
image

Eski avcı-toplayıcıların eşitlikçi olduğuna ve toplumsal mevki farklılıklarını bilmediklerine dair de bazı arkeolojik deliller mevcut. Arkeolojide toplumsal tabakalaşmanın en açık göstergelerinden biri olarak mezarlarda gözlemlenen farklılıklar kabul edilir -büyüklükleri, konumları ve içlerine konulan eşyalar gibi. İleriki sayfalarda da göreceğimiz gibi sınıflara ayrılmış toplumlarda daha “önemli” insanlar için büyük, merkezi ve içinde birçok eşya bulunan mezarlar vardır. Ancak eski avcı-toplayıcıların mezarları çarpıcı bir biçimde aynı. Ya tamamen aynılar ya da aralarında çok az fark var.

Günümüzdeki avcı-toplayıcılara bakarak da atalarının eşitlikçi olduğu sonucuna varmamız mümkün. Günümüzün neredeyse bütün avcı-toplayıcıları, toplumsal eşitsizlikle özdeşleştirdiğimiz niteliklerden hiçbirine sahip değiller. Antropolog James Woodburn, ânında-tüketen toplayıcıların “temel eşitlikçiliği”nden (profound egalitarianism) bahsederken başka hiçbir yaşam tarzının “eşitliğe bu kadar önem vermediğini” yazıyor.74 Birçok ilk insan, doğal bir komünizm içerisinde yaşıyordu; bu, Karl Marx’ın da fark ettiği ve “ilkel komünizm” dediği safhaydı. Lenski’nin Human Societies (İnsan Toplumları) kitabında verdiği istatistiklere göre, günümüzün avcı-toplayıcılarından sadece %2’si sınıflı bir toplumda yaşıyor; %89’u ise özel mülk kavramını bilmiyor (geri kalan %11’in içinde ise toprağın bir kişinin mülkiyetinde olması oldukça “ender” rastlanan bir durum).75 Aslında sadece toprak değil, hiçbir mal üzerinde mülkiyet hakkı yok gibi. Ingold’un da dediği gibi, avcı-toplayıcılar “hemen kullanmaya ihtiyaç duydukları dışındaki taşınabilir malları biriktirmeye eğilimli değiller. Hatta ahlaki açıdan onları paylaşmaları gerektiğini düşünüyorlar.”76 Ingold ve arkadaşları, -ikinci bir balta ya da ikinci bir gömlek gibi- “gereksiz” bir eşyaya asla birkaç günden, hatta genellikle sadece birkaç saatten fazla sahip olmayan Afrika’daki Hadzalar’dan da örnek veriyor. Öyle ki “paylaşmaya yönelik ahlaki zorunluluklar” Hadzalar’ın ellerine geçen eşyayı neredeyse ânında başka birisine vermesine yol açıyor.

Toplayıcılar çarpıcı bir şekilde demokratikler de. Birçok toplumda liderler var, ancak güçleri oldukça kısıtlı ve eğer grubun geri kalan kısmı bu kişilerin liderliğinden memnun kalmazsa görevden kolayca alınabiliyorlar. İnsanlar lider olmak için yarışmıyor -tam aksine eğer bir kişi iktidar ve servet arayışı içerisine girerse lider olmaktan men ediliyor.77 Liderin görevleri duruma göre değişiyor. Power’ın da dediği gibi, “Liderlik rolü, grup tarafından anlık bir biçimde veriliyor; duruma göre belli kişilere yükleniyor… ihtiyaç duyulursa başka biri onun yerine geçebiliyor.”78 Hatta insanlar lider olduklarında bile tek başlarına karar alamıyorlar. Lenski’nin de yazdığı gibi, siyasi kararlar sadece kabile şefi tarafından alınmıyor; “saygın ve etkili kabile üyeleri -ki bunlar genellikle aile reisleri olur- gayri resmî bir şekilde kendi aralarında tartışarak karar alıyorlar.”79 Ya da antropolog Jean Briggs’in Kanada’nın kuzeyinde yaşayan Utku Eskimoları’ndan bahsederken dediği gibi,

Utkular’ın -aynen diğer Eskimo kabileleri gibi- yetkileri tek tek bireylerinkini aşan resmî liderleri yok. Ayrıca düşünce ve eylem özgürlüğünü doğal bir hak olarak gördükleri için, onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen her kim olursa olsun ona şüpheyle yaklaşmaya başlıyorlar.80

Aynı zamanda avcı-toplayıcılar toplumsal mevki farklılıklarının ortaya çıkmasını engellemek için de çeşitli önlemler almışlar. Başkalarının hakkını yemiyor, kendisini fazla öven birini küçümsüyor ya da onunla dalga geçiyorlar. Örneğin, Afrikalı !Kunglar ava çıkmadan önce oklarını değiş tokuş ediyorlardı. Bir hayvan öldürüldüğünde övgüye layık görülen oku atan değil, okun asıl sahibi oluyordu. Eğer bir kişi baskın ya da kibirli olmaya başlarsa diğerleri ona karşı birleşiyor ya da onu aforoz ediyordu.81 Christopher Boehm’in de özetlediği gibi, “Küçük göçebe topluluklar halinde yaşayan toplayıcılarda eşitlikçilik evrensel gözüküyor. Yani siyasi eşitlikçiliğin kökenleri çok eskiye dayanıyor.”82

Eşitlikçiliğin muhtemelen bazı kültürel kökenleri vardı; örneğin avcı-toplayıcı yaşam tarzının devingenliği, servet birikimini imkânsız kılıyordu (çünkü serveti bir yerden öbürüne taşımak zordu). Ayrıca toplulukların küçük olması ve teknoloji eksikliği, sınıfların ya da kastların temeli olan farklı toplumsal rollerin ortaya çıkmasına izin vermiyordu. Ancak bu gruplar toplumsal baskıdan o kadar uzaktı ki eşitlikçiliklerini sadece bu tür unsurlarla açıklamak yeterli değil. İleride de göreceğimiz gibi muhtemelen çok daha temel bir sebep vardı ki bu sebep avcı-toplayıcıların savaş ve ataerkillikten uzak durmasını da açıklıyordu.

Diğer bir deyişle ilk insanlar, son zamanlarda milyonlarca insanın hayatını çekilmez kılan toplumsal ıstıraptan tamamen özgürdüler. Her ne kadar günümüzün avcı-toplayıcıları hayatlarından memnun gözükseler de atalarının da bizim psikolojik sorunlarımızdan uzak olup olmadığını kesin olarak kestirebilmemiz elbette ki imkânsız. Ancak modern insanın maddiyat, başarı ve toplumsal mevki ile ilgili takıntısı büyük oranda psikolojik uyumsuzluktan kaynaklanıyor. Bu nedenle avcı-toplayıcıların mal-mülk ve yüksek mevkiye ihtiyaç duymamasını, telafi etmek zorunda oldukları psikolojik uyumsuzluktan mustarip olmamalarına yorabiliriz. Hiç boş duramamamız -en azından büyük ölçüde- psikolojik huzursuzluğumuzun bir sonucu olduğu için (çünkü ondan kaçmak adına kendimizi meşgul etmemiz gerekiyor), avcı-toplayıcıların göreceli sakin ve eğlenceli bir hayat sürmesi de bu sonuca varmamızı kolaylaştırıyor.

Bahsettiğimiz zaman diliminin insan türünün yüzbinlerce yıl önce ortaya çıkışından itibaren yaklaşık MÖ 8000’e kadar uzandığını anımsamakta fayda var. Arkeolojik ve etnografik kanıtlar tüm bu zaman boyunca insanların savaşmadığını, diğer cinse baskı uygulamadığını ve birbirini sömürmediğini gösteriyor.

Üstelik bu barış ve eşitlik dönemi burada sona ermiş de değil.

İlk Bahçıvanlar

Yaklaşık MÖ 8000’de Ortadoğu’daki insanlar avcı-toplayıcı yaşam tarzını bir kenara bırakmaya başladılar. Bitkileri toplamak yerine ekmeye, hayvanları avlamak yerine evcilleştirmeye başladılar. Kimse bu dönüşümün neden gerçekleştiğini kesin olarak bilmiyor. Ancak yaygın kanı, nüfus artışı nedeniyle avcı-toplayıcı yaşam tarzının herkesin karnını doyurmaya yeterli olmaktan çıkması. Eskiden insanların hayvan ve kuş yediğini, ancak nüfusun artmasıyla birlikte herkese yetecek kadar yiyecek kalmadığını iddia eden Çin mitolojisinde, bu görüşü savunan çeşitli kanıtlar bulmak mümkün. Efsaneye göre bunun üzerine, yönetici Shen-nung insanlara bitkileri nasıl ekeceğini öğretmişti. Çevresel faktörlerin de bu dönüşümde rol oynamış olması muhtemel. MÖ 17.000’den 8000’e kadar dünya ısındı ve bu nedenle hayvanların göç alışkanlıkları değişti.83 Bu durum karşısında atalarımızın iki seçeneği vardı: Ya hayvanları yeni yaşam alanlarına giderken takip edecek ya da hayatta kalmak için yeni bir yol bulacaklardı.

Ancak bu yeni yaşam tarzına tarım demek muhtemelen yanlış olur. Tarım, saban kullanılmasını ve aynı büyük tarlayı yıllarca üst üste sürmeyi gerektirir. Ancak ilk “çiftçiler” bahçe tarımı yapıyordu. Bu nedenle onlara bahçıvan demek daha doğru olur. Çünkü saban yerine çapa kullanıyor ve sadece küçük bahçecikler ekiyorlardı. Üstelik yabani otlarla kaplanınca bu bahçeleri birkaç yılda bir terk etmek zorunda kalıyorlardı. Hububat ve nebat ekiyor ve köpeğe ek olarak (köpek, avcı-toplayıcılar tarafından zaten evcilleştirilmişti) başka hayvanları da evcilleştiriyorlardı. Kadınlar hâlâ önemli rollere sahipti -aslında bahçeleri ekmek başlıca onların göreviydi. Erkeklerin sorumluluğu ise yeni bahçelere ihtiyaç duyuldukça toprağı temizleyerek açmaktı. Bazen de ava çıkıyorlardı. Uzun zaman sonra büyük kasabalar ortaya çıksa da bahçe tarımı yapan gruplar ilk başlarda hâlâ çok küçüktü -genellikle sadece yaklaşık 150 kişi. Ancak ürünleriyle ve hayvanlarla ilgilenmek zorunda kaldıkları için artık göçebe bir şekilde yaşayamıyorlardı. Dolayısıyla insaoğlu ilk defa yerleşik düzene geçmişti.

Bazı tarihçilerin yaptığı gibi bir “Neolitik Devrimi”nden bahsetmek muhtemelen yanlış olur. Çünkü toplayıcılıktan bahçe tarımına geçiş binlerce yıl aldı. Ortadoğu’da ortaya çıktıktan sonra Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’ya yayıldı -ve bazı yerlerde kendiliğinden gelişti. Fakat bu süreç o kadar yavaştı ki bahçe tarımı batıda İngiltere ve doğuda Çin’e ancak MÖ 3. binyılın sonlarına doğru vardı. Ayrıca dünyada insanların bu geçişi deneyimlemediği pek çok yer vardı; Kuzey ve Güney Amerika’nın çoğu, Avustralya’nın tümü ve daha pek çok başka yer gibi.

Bu dönüşüm hayvanlarla yakın temasa yol açtığı için bunun sonucunda insanlar pek çok yeni hastalıkla tanışmış oldu. Beslenme alışkanlıkları da olumsuz etkilendi. Avcı-toplayıcılar çok çeşitli beslenirken bahçe tarımı yapan insanlar iki ya da üç çeşit tahıl yiyor ve bu da yetersiz beslenmelerine sebep oluyordu. Sonuç olarak, Christopher Ryan’ın da dediği gibi, “tarıma geçiş dünya genelinde insanların beslenme alışkanlıklarının kalitesinin düşmesine sebep oldu; o kadar ki paleopataloglar bunun belirgin izlerini insan kemikleri üzeinde hâlâ gözlemleyebiliyor.”84 Bahçe tarımı ile uğraşan insanlar avcı-toplayıcılardan muhtemelen çok daha fazla çalışıyordu. Hem daha çok vakit harcıyor hem de daha fazla emek sarf ediyorlardı. Bu nedenle çiftçiliğin başladığı dönemden itibaren insan iskeletinin küçülmeye başladığını görüyoruz. Keşfedilen iskeletlerde daha çok hasar ve darbe izine rastlanmaya başladı ve bu nedenle bu insanların daha genç öldüğü tahmin ediliyor.85

Ancak bu olumsuzluklara rağmen Neolitik Dönem’in ilk evresi -yaklaşık MÖ 8000-4000 arası- barış dolu ve huzurlu bir dönem olarak tarihe geçti.

Bazı yazar ve bilim insanları avcı-toplayıcılıktan tarıma (ya da daha kesin konuşmak gerekirse bahçe tarımına) geçişi, insan türünün toplumsal sorunlarının da başlangıcı olarak görüyor. Örneğin Jared Diamond tarımı “insanoğlunun en büyük hatası”86 olarak nitelendiriyor. Tarihçi W. Newcomb ise “savaş, tarım devriminin en önemli sonuçlarından bir tanesidir”87 diyor. Bazı açılardan, bu görüşe katılmamak mümkün değil. Örneğin insanlar artık yerleşik düzene geçtiği için servet biriktirebiliyordu diyebiliriz. Bu da refah seviyesi ve toplumsal mevkide farklılıklara yol açtı. Aynı zamanda yerleşik düzen “iş bölümü”nün de ortaya çıkmasına sebep oldu. Kimileri tarlaları ekerken kimileri ürünleri depolamak ve dağıtmakla ilgileniyor, kimileri ise ev ve diğer binaları inşa ediyordu. Benzer bir şekilde yerleşik düzen, insanları sınırlar konusunda da daha hassas yaptı ve -servet birikimini de gözönünde bulunduracak olursak- bu durum savaşların ortaya çıkmasına neden oldu. Son olarak, “tarım devrimi”ne neden olan nüfus artışının da savaşla ilgisi olduğu söylenebilir. Çünkü artık kullanılabilecek kaynaklar kısıtlı olduğundan onlar için rekabet etmek ve savaşmak gerekiyordu.

Ancak arkeolojik kanıtlar bu görüşü desteklemiyor. Yaşam tarzları değişmiş olmasına rağmen bahçe tarımıyla ilgilenen ilk insanlar, avcı-toplayıcılarla aynı toplumsal özelliklere sahipti. Riane Eisler’in özetlediği gibi, “yaygın görüş ataerkilliğin, özel mülkiyetin ve köleliğin tarım devriminin yan etkileri olduğu yönünde… ancak kanıtlar tam aksini, cinsiyetler -ve hatta bütün insanlar- arasında eşitliğin Neolitik Dönem’de de hüküm sürdüğünü gösteriyor.”88

Aynen avcı-toplayıcılıkta olduğu gibi ilk dönem bahçe tarımında da şiddetin var olduğuna işaret eden tek bir kanıt mevcut değil. Mezarlarda silah yok, sanat eserlerinde savaş ya da silah imgeleri yok, köyler ve kasabalar ne korunaklı yerlere kurulmuş ne de savunma amaçlı surlarla çevrilmiş. Bazı köylerin etrafında siper ve çitlerin bulunduğu doğru, ancak bunların işgalcilere karşı etkili olacağını söylemek güç. Muhtemelen evcil hayvanların kaçmasını ve yabani hayvanların köye yaklaşmasını engellemek için yapılmışlardı.89

Lenski’nin günümüzde “bahçe tarımı” ile uğraşan topluluklarla ilgili verdiği istatistikler de yerleşik hayatın beraberinde her zaman savaş ve toplumsal eşitsizlik getirdiği görüşüyle çelişiyor. Yerleşik düzenle birlikte özel mülkiyet daha yaygın hale gelse ve bahçe tarımı ile ilgilenen toplulukların %17’si gibi küçük bir kısmı (muhtemelen iş bölümünün sonucu olarak) sınıflı toplumda yaşasa da Lenski bu durumun eşitsizlik yaratmadığını söylüyor. Günümüzdeki “bahçe tarımcıları” aynen avcı-toplayıcılarda olduğu gibi gömme alışkanlıkları söz konusu olduğunda farklılık göstermiyor. Aynı şekilde, güçlü liderleri de yok. Lenski’nin de dediği gibi, “Siyasi liderlerin gücü neredeyse bahçe tarımıyla ilgilenen toplumların hepsinde fazlasıyla kısıtlı… Günümüzde yaşayan bahçe tarımı toplumlarının çoğunda da toplumsal eşitsizlik çok sınırlı.”90 Benzer bir şekilde, Christopher Boehm de şunları söylüyor: “Tarıma dayalı fazla üretim yapıp yiyecek biriktiren ve dolayısıyla sürekli yerleşik düzende yaşayan gruplar, siyasi açıdan birbirine çok benziyor… Bu kabileler güçlü bir liderden yoksunlar; yetişkin erkekler birbirlerine baskı uygulamıyor, aksine fikir birliğine vararak toplu karar alıyorlar ve eşitlikçi bir düşünsel yapıya sahipler.”91

Ayrıca toplumsal sorunların yerleşik hayatın bir sonucu olduğu fikri, bu sorunlardan mustarip ilk insanların -yani yaklaşık MÖ 4000’den itibaren Ortadoğu ve Orta Asya’dan çıkan Hint-Avrupalılar ve Samilerin- çiftçi değil göçebe olduğu gerçeğiyle de çelişiyor. Son olarak, günümüzde hâlâ göçebe ama aynı zamanda savaşçı ve ataerkil olan Suudi Arabistan’ın Bedevileri gibi halkları da hatırlamakta fayda var.

Eski Avrupa

Toplumsal eşitsizlik ve savaş tarımın bir sonucu olarak ortaya çıkmadıysa, o halde medeniyetin -yani şehirde yaşamanın- yan etkisi olmalı. Bu da oldukça yaygın bir diğer iddia olan “her şeyin sorumlusu tarım” kuramına paralellik taşıyor. Eşitsizlik, işbölümü ve farklı refah ve toplumsal mevki düzeylerinin ortaya çıkmasına sebep olan üretim fazlasından doğdu. Savaşlara ise güçlenen ve merkezileşen -bu sayede büyük insan gruplarını denetim altında tutan ve organize edebilen- şehir hükümetleri sebep oldu.

Ancak bu fikri de kolayca çürütmek mümkün çünkü bahçe tarımının ilk evresinde özellikle Ortadoğu ve Orta Avrupa’da pek çok kasaba ortaya çıktı. Ancak bu gelişme beraberinde savaşları ve eşitsizliği getirmedi. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesi, 1952’de arkeolog James Mellaart tarafından kazı yapılan Türkiye’nin güneyindeki Çatalhöyük yerleşim merkezi. Çatalhöyük’te 7000 insanın yaşamış olduğu tahmin ediliyor. En hareketli olduğu dönem MÖ 7000-5500 arası dönemdi. Çatalhöyük, bu 1500 yıl boyunca hiç savaş yaşamadı. Hatta insanlar arasında şiddet olgusunun var olduğuna dair hiçbir iz bulunamadı.92 Çatalhöyük’te pek çok farklı etnik kökenden insan yaşıyordu. Buna rağmen insanlar arasında birlikte yaşamak ve çalışmaktan kaynaklanan en ufak bir sorun doğmadı. Zanaatkârlar arasında uzmanlaşma söz konusu olsa da -çömlekçiler ve alet edevatçılar gibi- evlerin ve mezarların benzerliği eşitsizliğin ya hiç olmadığını ya da çok az olduğunu gösteriyor. Şehirde cinsiyetler arasında da eşitlik vardı: Dini işlerden kadınlar sorumlu iken, erkeklerin bu alandaki rolü çok kısıtlıydı. Ayrıca Marija Gimbutas gibi arkeologlar tarafından tanrıçaları betimlediği öne sürülen pek çok kadın imgesi bulundu. Kadınların yüksek mevkiye sahip olduğunun bir diğer göstergesi ise yataklarının erkeklerinkine kıyasla daha büyük olmasıydı. Ayrıca yatakları evin içinde hep aynı konumdaydı: evin doğu yakasında. Erkeklerin yataklarının ise sabit bir konumu yoktu.93

1
...
...
12