Elbette bu insanların tamamen barışsever olduğunu iddia etmiyorum. Zaman zaman komşu kabilelerle çatışma yaşanıyor ve sorunlar çarpışma ve akınların düzenlenmesine yol açıyordu. Ancak Ova Yerlilerinin sürekli savaşmasıyla kıyaslandığında bunların hiç önemi yok. Genel olarak savaşlarda daha az kan döküldüğü ve daha az ölüm olduğu neredeyse kesin. Aslında yerlilerin düzenledikleri muharebelere savaş demek ne kadar doğru olur orası da oldukça şüpheli. Bu kavramı kullansak bile en azından yerli “savaşlarının” Sahra-Asyalılarınkinden (elbette İnka ve Azteklerinkinden de) tamamen farklı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. İki grup askerin karşılıklı saf tutup bir taraf çok fazla kayıp verip teslim olmak zorunda kalana dek birbirine saldırıp ateş ettiği “savaş” sahneleri, yerlilerin çarpışmalarında kesinlikle yoktu. Savaşın amacı başka halkları alt etmek ve egemenlik altına almak değildi. Uzun muharebeler, kuşatmalar, fetihler ve çok sayıda ölüm yoktu. “Savaşlar” (Ova Yerlilerinde olduğu gibi) sık sık yaşansa bile düşük yoğunluklu ve kısa akınlar şeklinde gerçekleşiyordu.212
İster göçebe avcı-toplayıcılar ister yerleşik düzene geçmiş olsunlar, Amerikan Yerlilerinin büyük çoğunluğu aynı zamanda eşitlikçiydi de. Eşitsizlik bireylerin servet, iktidar ve mevki sahibi olmak istemesinden kaynaklanır. İnsanlar bu amaç uğruna devamlı mücadele verirler -bunun en belirgin şekli, Sahra-Asyalıların kapitalist toplumlarında çokça yaygın olan rekabet duygusudur. Mücadele ve rekabetin sonunda bazı insanlar diğerlerinden daha fazla servet, iktidar ve mevki sahibi olur. Ancak Amerikan Yerlilerinin böyle bir servet ve iktidar tutkusu yok. Toprak ve diğer mülkler genellikle ortaklaşa kullanılıyor. Toplumun çıkarları her zaman bireylerinkinden önce geliyor. Hayırseverlik ve paylaşmak her şeyden üstün tutuluyor. Nüfusun geri kalanı rıza göstermemesine rağmen yine de kendi istediğini yapmakta ısrar eden güçlü ve baskıcı yöneticiler yok. Tam aksine her birey karar alma mekanizmalarına katılıyor ve böylece iktidar eşit bir şekilde bölüştürülüyor. Örneğin Josephy’nin Hopi Yerlileri hakkında yazdığı gibi, “Kasabalarının hiçbirinde toplumsal sınıflar ya da servet eşitsizliği yok; herkes, hatta din bilginleri bile ortaklaşa çalışıp ürettiklerini paylaşıyorlar.”213 Ya da bir Britanya subayının 18. yüzyılda Çeroki Yerlilerinden bahsederken pek de onaylamayarak dile getirdiği gibi, “Kanunları ya da birbirlerini tahakküm altına almak gibi bir alışkanlıkları yok… En zavallıları bile kendilerini en değerlileriyle eş değerde tutuyor… Herkes kendisini bilge zannediyor.”214
Amerikan Yerlileri arasında, aynen diğer eşitlikçi toplumlarda olduğu gibi, cömertlik ahlaki bir zorunluluk, her türlü hırs ve bencillik ise suç olarak kabul ediliyordu. Kabile şefleri “sosyal güvenlik” görevlileri gibi çalışıyor, hasta ve muhtaç durumdakilere ya kendi birikimlerinden ya da başkalarının katkı ve bağışlarından kaynak aktarıyorlardı.215 Bu yüzden şefler, kabilenin diğer üyelerinden daha zengin olamıyordu; hatta fakir olmaları daha makbuldü. Örneğin Asiniboyin Yerlileri şeflerine cömert oldukları ölçüde değer veriyor, sorumluluklarını suistimal edenler görevden alınıyordu.216
Hatta birçok örneğe dayanarak, eşitlikçiliğin yerlilerin ideolojisi olduğu sonucuna bile varabiliriz. Pek çok Amerikan Yerlisi bizim “bireysel haklar” dediğimiz kavramın fazlasıyla bilincindeydi. Colin Taylor’ın da belirttiği gibi, İrokualar ve Algonkinlerin en temel ilkelerinden biri “bireysel hakları vurguluyor ve tanımlıyordu, böylece bireylerin kendi kararını vermesi ve toplu kararların bütün katılımcıların mutabakata varması koşuluyla alınması sağlanıyordu.”217 Jean Briggs ise Utku Eskimoları hakkında şunları söylüyor:
Utkuların -aynen diğer Eskimo kabileleri gibi- yetkisi tek bir bireyinkini aşan resmî liderleri yok. Ayrıca düşünce ve eylem özgürlüğünü doğal bir hak olarak gördükleri için onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen her kim olursa olsun ona şüpheyle yaklaşmaya başlıyorlar.218
Pek çok insan demokrasinin Antik Yunan’da doğduğuna inanır. Ancak Yunanlılar demokrasi hakkında çok “istisnai” bir fikre sahip olsalar da -kölelik ve kadınların acımasızca baskı altında tutulması gibi-Batı demokrasisinin aslında Amerikan Yerlilerinden geldiğini söylemek daha doğru olur. Amerikan anayasasında görülen herkesin eşit haklara sahip olduğu hiyerarşik olmayan bir toplum öngörüsü, büyük oranda Amerikan Yerlilerinden esinlenmişti; ne de olsa böyle bir anlayış o dönemde Avrupa’ya çok yabancıydı. Nitekim Amerika’nın kurucu babaları -özellikle de Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin- hatıratlarında İrokuaların kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş ve seçilmiş temsilcilerden oluşan demokratik yönetim biçimlerinden etkilendiklerini itiraf etmişti.219 Federal sistem de büyük oranda İrokuaların Yerli Halkları Ligi’nden ilham alınarak düzenlendi -altı farklı kabilenin lideri, 1744’te Benjamin Franklin’in de hazır bulunduğu sırada bir antlaşma imzalarken bu fikri Avrupalılara tavsiye etmişti.220 Lig’in titizlikle kazırlanmış anayasa ve kanunları vardı. Liderler bu kuralları özümsüyor ve sözlü olarak nesilden nesile aktarıyordu. Amerika’nın kurucuları bu gelenekten fazlasıyla yararlandı. (Ancak M. A. Jaimes Guerrero’nun da belirttiği gibi, atladıkları çok önemli bir nokta vardı: kabilelerin kadın üyelerinin sahip olduğu yetki ve liderlik.221 Aslında, Amerika’nın demokrasi anlayışı da aynen Antik Yunan’ınki gibi oldukça “istisnaiydi.” “Her insana” bahşedilen eşitlik ve özgürlük, sadece toprak sahibi beyaz erkeklere mahsustu -kadınlar, Afrika kökenli köleler, yerliler ve toprak sahibi olmayan beyaz erkekler bu haklardan muaftı.)
Bu nedenle Amerikan Yerlilerinin kısmen Fransız Devrimi’nden de sorumlu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Fransız devrimciler Amerika’nın demokratik ilkelerinden ilham almıştı (örneğin Jean-Jacques Rousseau -Fransız devrimcileri büyük oranda etkileyen- Toplumsal Sözleşme adlı kitabını Amerika ve Güney Pasifik Yerlileri hakkında yazılan raporlardan esinlenerek kaleme almıştı).222 İşin ilginç yanı, İrokualar modern kapitalist demokrasinin fikir babaları olmanın yanı sıra komünist ideolojinin ortaya çıkmasından da kısmen sorumluydular. 1851’de yayınlanan Lewis Henry Morgan’ın League of the Iroquois (İrokua Ligi) adlı kitabını hem Karl Marx hem de Friedrich Engels okumuştu. Her ikisi de ütopik sosyalist bir toplumun örneği olarak gördükleri İrokualardan oldukça etkilenmişti. Engels, Marx’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Özenle hazırlanmış bu anayasa harika bir fikir! Fakirlere ve muhtaçlara yer yok… Herkes özgür ve eşit -hatta kadınlar bile.”223
Amerikan Yerlilerinin büyük çoğunluğu ataerkil değildi. Anasoylu ve anayersel topluluklar oldukça yaygındı ve kadınlar genellikle söz sahibiydi. Aslında siyasi meseleler söz konusu olduğunda erkeklerden daha etkili oldukları bile söylenebilir. Yeni şef adaylarını belirleyen onlardı. Avrupalılarla anlaşmaya varıldığında imza yetkisine sahip olanlar da. Erkeklerin imzasının geçerliliği yoktu. Kadınlar, erkeklerden daha aşağı görülmüyor, dolayısıyla baskı altında tutulmuyor ya da istismar edilmiyordu. Service’in Tierra del Fuego’da yaşayan Yahgan halkı hakkında yazdığı gibi,
Kadınlar özellikle yüksek mevkiye sahipler… Ailenin reisi sözde erkek de olsa, gözlemciler kadınların farklı düşündükleri zaman eşleriyle tartışmaya girmekten çekinmediklerini söylüyor. Kadınlardan toplum içinde sessiz ya da erkeklere kıyasla daha yumuşak başlı olmaları beklenmiyor.224
Örneğin, Kanada’nın kuzeyinde yaşayan Bakır Eskimolarının kadınları ve erkekleri o kadar eşitler ki oynadıkları toplumsal rolleri kolayca değiş tokuş edebiliyorlar.225 Üstelik yaygın bir erkek egemen kültürde yaşayan ve kocaları onları evden kovduğunda açlıktan ölmeye mahkûm olsalar bile boşanma hakkına sahip olmayan Sahra-Asyalıları hemcinslerinin aksine, Amerikan Yerlisi kadınlar genellikle istedikleri zaman boşanabiliyordu. Örneğin Pueblo kültüründe de, bir kadın kocasının eşyalarını kapının dışına koyarak ondan boşanabilmesi söz konusuydu. Erkeğin bu durumda annesinin evine dönmekten başka çaresi kalmıyordu.
Afrika söz konusu olduğunda, kıtanın kuzeyini Sahra Çölü’nün güneyinde kalan kısmından ayrı tutmak gerekiyor. Kuzey Afrika, kayıtlı tarih boyunca fazlasıyla atacıl bir bölge oldu. Daha önce de gördüğümüz gibi -Mısır medeniyetinin kurucuları da dahil olmak üzereSahra-Asyalılar, Arabistan yaklaşık MÖ 4000’de çölleşmeye başladığı zaman buraya göç ettiler. O sıralarda Kuzey Afrika hâlâ verimli topraklara sahipti. Ancak MÖ 3000 civarında burası da kurumaya başladı ve Sahra Çölü ortaya çıktı. Fakat göçler devam etti. MÖ 800’de Antik Dünya’nın en vahşi halklarından biri olan Fenikeliler -günümüzdeki Suriye ve Filistin topraklarında yaşamış Sami bir topluluk- bölgeye hâkim olmaya başladı. Onlardan sonra sırasıyla Asurlular, Persler, Yunanlılar ve Romalılar geldi. Roma İmparatorluğu gücünü yitirmeye başladığında Hıristiyanlığın etkisi arttı, ta ki MS 7. yüzyılda Müslümanlar bölgeye varıp günümüze kadar varlığını sürdüren İslami kültürleri yerleştirene dek.
Sahra Çölü’nün güneyinde ise durum tamamen farklıydı. Çöl, Sahra-Asyalıların güneye inmesini engelleyen bir bariyer görevi görüyordu. Dolayısıyla Orta ve Güney Afrika’da yaşayan yerli halklar kuzeydekilerin aksine hiçbir zaman fethedilmedi. Ancak Sahra-Asyalılar kıtanın tamamına hiçbir zaman hâkim olamasalar bile yerli halkla değişik zamanlarda temasa geçerek kültürel gelişimlerini etkilediler. Sahra Çölü’nün güneyinde, Avustralya ve Amerika’da gördüğümüz anacıl kültürlerle karşılaşıyoruz. Aradaki tek fark, Afrika’da oluşan atacıl kültür “öbeklerinin” biraz daha fazla ve büyük olması; bununla bağlantılı olarak tamamen anacıl kalmış bölgeler de daha az, çünkü atacıl kültürle olan etkileşimleri çok daha fazlaydı. Ancak buna rağmen Sahra Çölü’nün güneyinin genel olarak anacıl kültüre eğilim gösterdiğini söylemek gerekiyor.
Sahra Çölü’nün güneyinde etkili olan atacıl kültürlerden biri Bantulardı. Bantular MÖ 2. binyılda çölün hemen güneyindeki Nijerya ve Kamerun’da ortaya çıktı. Zamanla yavaş yavaş güneye göç etmeye başladılar. Bu devingenlik asırlar boyunca sürdü. Bantular çokeşlilik, başlık parası, güçlü yöneticiler ve kölelik gibi pek çok Sahra-Asyalı özelliğe sahipti. Ancak atacıl kültürleri yine de oldukça ılımlıydı; örneğin savaşçı değildiler ve anasoyluydular. Sahra bölgesinden geldikleri için çölün daha da kurumasından etkilenmiş ve çok daha az bir şekilde olsa da diğer Sahra-Asyalılar gibi ruhsal bir dönüşüm geçirmiş olmaları muhtemel. Diğer ihtimal ise Sahra Çölü’nün kuzeyinden gelmeleri ve orada yaşayan Sahra-Asyalılarla etkileşime geçip atacıl kültürü onlardan almış olmaları. Hangi kuram doğru olursa olsun, MS 5. yüzyıla gelindiğinde Bantular Afrika’da Ekvator çizgisinin güneyinde kalan kısmın büyük çoğunluğuna yayılmıştı. Günümüzde Afrika’nın güneyinde yaşayan pek çok insan hâlâ Bantu dillerini konuşuyor. Ancak Bantular bu bölgeleri fethetmedi. John Lamphear ve Toyin Falola’nın da dediği gibi, Bantuların yayılması “çeşitli toplumsal ve iktisadi kurumların ve dillerin usulca özümsenerek kültürel bütünleşmesinden ibaretti.”226 Diğer bir deyişle, Bantular Afrika’nın güneyinde yaşayan yerli halkı baskı altına almak yerine onların arasına karışıp kültürleriyle kaynaşıyordu. Bunun sonucunda Bantuların atacıl, yerlilerin ise anacıl özellikleri bilenerek birbirleriyle etkileşime geçiyordu.
Ancak Bantular sadece yoğun tarım yapılan yerlerle alâkadar oldukları için hiç göç etmedikleri pek çok bölge vardı, özellikle de çorak veya ormanlık olan alanlar. Dolayısıyla buralarda yaşayan insanlar tamamen anacıl kaldılar. Aynı şekilde, Bantular’dan kaçanlar da anacıl özelliklerini korumayı başardı. Örneğin Pigmeler, Orta Afrika’daki yağmur ormanlarına göç ettiler. Sanlar ise (bazen Kalahari’nin “Çalı Adamları” olarak da anılırlar) kıtanın çorak güney ucuna gitmeyi tercih ettiler.227
Kuzey Afrika’yı işgal eden Sahra-Asyalılar da Sahra Çölü’nün güneyindeki insanlarla elbette temasa geçmişti. MS 4. yüzyılın sonuna gelindiğinde Hıristiyanlık, Nil Nehri boyunca Kuzey Afrika’dan Nübya ve Etiyopya’ya yayılmıştı. İslamiyet ise Sahra Çölü’nün hemen güneyindeki -Gana, Mali ve Sudan gibi- bazı yerlere ulaşmıştı. Bunda kısmen ticaretin kısmen de askerî fetihlerin rolü vardı. Ancak buralarda İslamiyet’in koyu atacıl kültürü, bölgenin yerli anacıl özellikleriyle karışmıştı. Dolayısıyla bölgeyi ziyaret eden katı Müslümanlar, gördükleri karşısında dehşete düşüyordu. Örneğin Müslüman bir din bilgini Mali hakkında şunları söylüyor:
Kadınların aile üyeleri dışında erkek “arkadaşları” ve “ahbapları” var. Erkekler de aynı şekilde başka ailelerin kadınları ile “tanışık.” Bir gün izin alarak Walata kadısının evine gittiğimde, onu dikkat çekici güzellikte bir kadınla otururken buldum. Çok şaşırdım ve gitmek için arkamı döndüm, ama… kadı bana şunları söyledi: “Neden gidiyorsun? O benim arkadaşım.” Dehşete düşmüştüm… çünkü bu adam bir din bilgini ve üstelik de hacıydı.228
Afrika’nın anacıl özünden en büyük kopuş, farklı zamanlarda da olsa merkezi örgütlenmesi güçlü devletlerin ortaya çıkmasıyla yaşandı. Bunlardan ilki, muhtemelen yaklaşık MS 700’de kurulan Gana oldu. 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’nın “Afrika Talanı” (Scramble for Africa) başladığında aralarında Kongo, Zulu ve Aşanti’nin de bulunduğu bu devletlerin sayısı oldukça artmıştı. Hepsi de güçlü ve varlıklı krallar tarafından yönetiliyordu. Genelde savaşçıydılar ve toplumsal tabakalaşma hüküm sürüyordu. Örneğin Zulular için toplumsal mevki o kadar önemliydi ki yemek yerken uydukları katı oturma düzenleri vardı. Yerler cinsiyet ve yaşa göre ayrılıyordu. Zulular aynı zamanda imparatorluk kurma içgüdüsüyle yanıp tutuşan azılı savaşçılardı. Komşu kabileleri fethedip yerlerinden etmeye başladıkları 19. yüzyılın ilk yıllarında, Afrika’nın güneyinde büyük bir yıkıma sebep olmuşlardı.
Ancak bu devletlerin hiçbiri tamamen “Afrikalı” değildi. Öyle ya da böyle hepsi de dış etmenlerden etkilenmişti. DeMeo’nun da dediği gibi, Sahra Bölgesi’nin güney ucunda Gana gibi devletlerin kurulmasına “kısmen Kuzey Afrika’da vuku bulan istila sonucunda güneye yönelmek zorunda kalan göçmen Berberi kabileleri neden olmuştu.”229
О проекте
О подписке
Другие проекты
