M.Ö. 300 YILINA gelindiğinde atacıl kültür Avrasya’nın tamamına yayılmıştı. MÖ 1200’de Beakerlar İngiltere’den İrlanda’ya geçtiğinde bu kültür en batıdaki bu ada ülkesine de ulaşmış oldu. MÖ 300’de ise doğudaki en uç noktaya vardı. Yayoi halkı Kore’den Japonya’ya göç etmiş ve Jomon ve Ainuların anacıl kültürlerini fethetmişti.
Artık atacıl kültürün yayılması -en azından bir süreliğine- tamamlanmıştı. Avrupa’daki Etrüskler ve Basklar ve Hindistan’daki Dravidyanlar gibi Avrupa ve Asya’nın çeşitli yerlerine dağılmış büyük Neolitik insan grupları hâlâ vardı. Ancak çoğu, Sahra-Asyalılardan etkilenmiş ve anacıl kültürlerinden uzaklaşmaya başlamıştı. Sadece birkaç erişilmez ve yaşamaya çok da elverişli olmayan bölgede Sahra-Asyalılarla tanışmadan önceki gibi yaşamaya devam edenler vardı -örneğin İskandinavya’nın kuzeyinde yaşayan Laplanderler veya Sibirya, Moğolistan ve Hindistan’daki ormanlarda yaşayan kabileler gibi.
Ancak Avrasya’nın dışındaki durum çok farklıydı. Aslında Sahra-Asya’nın “çökmüş” insanlarının bu dönemde dünyaya hâkim olduğunu söylemek zor. Yaklaşık MS 1600’e kadar dünyanın kabaca yarısı hâlâ “çökmemiş” -yani Sahra-Asyalı olmayan ya da onlarla temas etmemiş- insanlardan oluşuyordu. Bu tespit Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika’nın çoğu, -Pasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya ve Polinezya adaları gibi- pek çok küçük ada ülkesi ve Afrika’nın büyük çoğunluğu için -her ne kadar erken bir dönemden beri atacıl kültürün etkisine maruz kalmış olsalar da- kesinlikle geçerliydi.
Dünyadaki yerli halklar ile günümüzün Sahra-Asyalıları (yani Avrupalılar, Amerikalılar ve Çinliler gibi ataları binlerce yıl önce Sahra-Asya’dan göç etmiş insanlar) arasındaki fark, bu kitabın temel konularından birini teşkil ediyor. Bu farklara sıklıkla değineceğiz. Bu nedenle şimdi ayrıntıya girerek okuyucuyu sıkmak istemiyorum. Ancak en yüzeysel tahlil bile yerli halkların -birkaç istisna dışında- Eski Avrupa, Ortadoğu ve Asya’nın “çökmemiş” Paleolitik ve Neolitik insanlarının ruhsal dünyasını koruduğunu gösteriyor. Sonuç olarak onlar savaş, eşitsizlik, cinsellik ve insan bedenine gösterilen düşmanlık gibi atacıl kültürün özelliklerinden bağımsız bir hayat sürmüşe benziyorlar.
Elbette bazı istisnalar da var. Bunun iki temel sebebi olabilir. Birincisi, ekolojik nedenlerden ötürü bazı ilk insanlar atacıl bir kültürü zaten benimsemişlerdi. Bunun en iyi örneği tabii ki Sahra-Asyalıların ta kendisi. Ortadoğu’da yaklaşık olarak MÖ 12.000’de ve Avustralya’nın güneydoğusunda MÖ 11.000-7000 arasında olanlar çevresel etmenlere bağlıydı. Her iki durumda da savaş ve toplumsal şiddet aşırı kuraklıkla aynı döneme denk gelmiştir.185 İkinci nedeni ise tespit etmek çok daha kolay: Avrupalı sömürgecilerle tanışmaları sonucunda son zamanlarda -ve üstelik ciddi anlamda- değişen yerli halkların varlığı.
Avustralya Aborijinlerinin son derece barışsever bir yaklaşımı benimsediklerinden ve topluluk içinde var olan düşük yoğunluklu çatışmanın da büyük ölçüde ayinselleştirilmiş olduğundan ve nadiren kan döküldüğünden daha önce bahsetmiştik. Aborijinler aynı zamanda fazlasıyla eşitlikçilerdir de. Antropolog Robert Lawlor’a göre onlarınki “insanların her şeyi herkesle paylaştığı açık bir toplum.”186 Kabilelerin şefleri ya da liderleri, kanunları, suç ve ceza tanımları yok. Kararları genellikle yaşlılar alıyor. Bu nedenle diğerleri üzerinde belli bir otoriteye sahipler. Ancak her ne olursa olsun, kabilenin geri kalan üyelerinin alınan kararlara uymama hakkı saklı. Lawlor’ın da dediği gibi, “Aborijinlerde akrabalık ilişkilerini belirleyen kurallar dışında başka bir hukuki yaptırım uygulamaya ihtiyaç duyulmuyor.... Kabilenin yaşlı üyeleri büyük saygı görmelerine rağmen baskıcı ya da yasal bir rol oynamıyorlar.”187 Hukuki bir sistemin yokluğunda bireyler ya da gruplar arasında anlaşmazlık doğarsa herkese açık toplantılar düzenlenerek iki taraf biraraya getiriliyor ve mağduriyetlerini dile getiriyorlar. Her iki tarafın da kabul ettiği bir çözüm yolu bulunana kadar toplantılar düzenlenmeye devam ediyor.
İlk bakışta Aborijinlerin ataerkil olduğu fikrine kapılmak mümkün. Çünkü erkekler birden fazla kadınla evlenebiliyor -ancak fiilen çoğunun sadece bir karısı var- ve evlendikten sonra kadın genellikle kendi klanından ayrılarak kocasınınkiyle yaşamaya başlıyor. Ancak görünüşte var olan bu ataerkillik aslında çok yüzeysel. Örneğin Aborijinlerin çok eşliliği, İslami kültürdekinden çok farklı. Bunun nedeni büyük ölçüde ekonomik ve toplumsal koşullardan kaynaklanıyor. Çünkü Aborijin erkekler geleneksel olarak geç yaşta evleniyorlar ve bu da bekar kadınların sayısının erkeklerinkinden her zaman daha fazla olduğu anlamına geliyor. Kadınlar genellikle ergenlik sonrasında hemen evlenirken erkekler 20’li yaşların ortasına, hatta bazen 40 yaşına kadar bekliyorlar. Kadınlar “tam” varlıklar olarak algılandıkları için olgun, hayatı olduğu gibi kavrayabilme kapasitesine sahip ve dolayısıyla evliliğe erken yaşta hazır görülüyorlar. Erkeklerin ise evlenmeden önce kendilerini “tamamlamaları” ve uzun bir eğitim sürecinden geçerek hayatı olgun bir şekilde kavramayı öğrenmeleri gerekiyor. Bu nedenle -bazı erkekler daha evlenemeden öldükleri için- evlenme yaşı gelmiş kadınların sayısı erkeklerinkinden her zaman daha fazla oluyor. Bu dengesizliği aşmak için bazen erkeklerin iki eşi olabiliyor.
Ayrıca Aborijinlerin evlilik kurumunda Sahra-Asyalıların (özellikle de çokeşliliğe izin veren) kültürlerinin aksine, cinsel baskı ya da sahiplenme yok. Aborijinler cinsel ilişki konusunda son derece özgürler. Aslında kadınlar da fiilen çokeşliler denebilir çünkü evlilik dışı ilişki yaşamaları olağan karşılanıyor. Genç gelinlerin genellikle kendi yaşlarında “yavukluları” oluyor. Daha olgun kadınlar ise kendilerinden küçük, genç ve bakir erkeklerle birlikte olarak onlara cinsel deneyimlerinden faydalanma imkânı sunuyor.188
Kadınların da kendilerine has eğitim yöntemleri var. Ancak onlarınki erkeklerinki kadar uzun ve karmaşık değil çünkü kadınların erkeklerin edinmesi gereken ruhani bilgilere zaten doğuştan sahip olduğu düşünülüyor. Lawlor bu konuda şunları yazıyor:
Aborijin kadınlar dile getirmeseler de erkeklerin ruhsal dünyasının doğal yaradılışın temellerinden doğuştan bir şekilde kopuk ya da uzak olduğunu düşünüyorlar. Kırılgan erkek egosunun sürekli dışarıdan takviye görmesi gerektiğini kabul ediyorlar. Bu nedenle erkeklerin ruhsal dünyasının doğa ve toplumla uyumlu bir şekilde işleyebilmesi için ona şekil veren özel törenlerin düzenlenmesini destekliyorlar.189
Aborijinlerin bazı ataerkil eğilimleri ise sömürgeciliğin bir sonucu. Yakın zamana kadar kadınların toplumsal rolünün oldukça az olduğu düşünülüyordu; hatta bu husus tamamen gözardı ediliyordu bile diyebiliriz. Bunun nedeni, Aborijinlerin kadın ve erkeklerin faaliyetlerini geleneksel olarak birbirinden ayrı tutmasıydı. İlk antropologlar da (tabii ki hepsi erkekti) genellikle erkek Aborijinlerle görüşme yapmıştı. Konuştukları az sayıda kadınsa sırlarını açığa vurmakta oldukça isteksizdi. Bu, antropologların kadınların “cahil” olduğunu varsaymasına yol açtı. Gerçekteyse kadınların görevi -yani kutsal alanlar ve törenler hakkındaki bilgelikleri- en az erkeklerinki kadar önemliydi. Ancak kadınların bunu açıkça dile getirmemesi erkeklerin ruhani liderler ve kabilenin temsilcileri olduğuna dair yanlış bir fikrin doğmasına neden oldu. En sonunda antropolog Lesley Mearns’ın deyişiyle “Dini meseleler hakkında Aborijin olmayan Avustralyalılarla konuşmak fiilen sadece erkeklerin sorumluluğu haline geldi.”190
Amerikan Yerlilerinin genelde anacıl ve barışsever olduğu düşüncesi ilk başta kulağa garip gelebilir. O halde savaş başlıkları, çığlıkları ve baltalarıyla muharebeye atlarını dört nala süren ve düşmanlarının derisini yüzmek için sabırsızlıkla bekleyen o vahşi yerli savaşçılar kimdi diye sorabilirsiniz. Ancak bu popüler imgenin aslında sadece tek bir yerli kültürüne ait olduğunu hatırlamakta fayda var: içlerinde Siyular, Çeyenne ve Pawnee gibi kabilelerin de olduğu 18. ve 19. yüzyılda Kuzey Amerika’nın ortasındaki düzlük alanlarda yaşayan Ova Yerlilerine (Plains Indians). Amerika’nın tam göbeğinde -Avrupalıların ele geçirmek için çaresizce uğraştığı yerde- oldukları için ön plana çıkan ve daha görünür olan onların kültürü olmuştur. Üstelik Avrupa baskısına karşı müthiş bir direniş sergiliyorlardı. Ova Yerlileri kesinlikle vahşiydi. Kabileler, Avrupalıların yanı sıra sürekli birbirleriyle de savaşıyordu. Bu nedenle Büyük Düzlükler (Great Plains), antropolog Elman R. Service’in de dediği gibi, tam yüz yıl boyunca “kabileler arası yaşanmış en yoğun çatışmalara ev sahipliği yapmıştı.”191 Ova Yerlileri aynı zamanda katı bir toplumsal tabakalaşmaya da sahiptiler: savaşçılar başarılı oldukları oranda toplumsal mevkileri yükseliyordu.
Ancak Ova Yerlilerini tüm Amerikan Yerlilerinin temsilcisi olarak görmek yanlış olur. Onlar, yerliler arasında var olan çeşitli kültürlerden sadece bir tanesiydi. Daha da önemlisi, kültürleri Avrupa etkisiyle ortaya çıkmış yapay bir gelişmeydi. Service’in de yazdığı gibi, “Ova Yerlilerinin kültürleri tamamen yerli değildi, zaten uzun süre de ayakta kalamadı.”192 Bu kültür, ancak Avrupalılar Kuzey ve Güney Amerika’nın diğer yerlilerinin çoğunu yok ettikten sonra ortaya çıktı. Kültürel yozlaşma ve kitlesel göçler sonucunda doğdu. Ova Yerlilerinin kültürünün ayrılmaz bir parçası olan silah ve atlar Avrupalılardan alınmıştı. Kabileler kendilerini birbirleriyle savaşmaktan alıkoyamıyordu çünkü aldıkları silah ve atların sayısı sürekli değişiyor, bu da kabileler arasındaki güç dengesini bozuyordu. Ayrıca kabileler arasında yoğun çatışmalar olsa da, bunlar Avrupa’da yaşananlara göre oldukça zararsız kalıyordu. Çok sayıda kayıpların verildiği uzun savaşlar Avrupa’nın aksine nadiren gerçekleşiyordu. Kabileler genelde at çalmak için küçük akınlar düzenliyordu. Bu akınlar çoğunlukla ölümle sonuçlanmıyor, nadiren kayıp verilse bile sayı çok düşük oluyordu.193
Güney Amerika’nın en ünlü üç uygarlığı da yani İnkalar, Mayalar ve Aztekler- Avrupa, Ortadoğu ve Asya’nın atacıl kültürleriyle çarpıcı benzerlikler taşıyordu. Örneğin bu tespit, ulaştıkları yüksek teknolojinin gelişme seviyesi için geçerli. Mayalar, günümüzde Meksika, Honduras ve Guatemala’nın bulunduğu toprakların büyük bölümüne yayılmıştı. MS 1. binyılın ilk yüzyıllarında kurularak üçlü arasında ilk gelişen uygarlık oldular. Çoğu açıdan da en gelişmişleriydiler. Karmaşık bir hiyeroglif yazı tipi, ileri seviyede matematik ve astronomi, günümüzde dünyanın çoğunda kullanılan Miladi (Gregoryan) takvimden çok daha isabetli bir takvim geliştirmişlerdi. Sıfır rakamını ilk onlar keşfetmiş, sanatçıları ve duvar ustaları belki de Antik Yunan hariç diğer antik medeniyetlerle yarışan eserler vermişti. Pamuktan dokunmuş kıyafetler giyiyor ve narince işlenmiş mücevherler takıyorlardı. Bu sırada İnkalar -ki Mayalardan yaklaşık bin yıl sonra ortaya çıkmışlardı- yollar ve asma köprüler yapıyor, devasa taş blokları yontarak büyük tapınaklar, kaleler ve saraylar inşa ediyordu. Mısırlılar gibi büyük piramitleri ve şık anıt mezarları vardı.
Bu insanlar örgütlenme ve yönetim konusunda da Sahra-Asyalılar gibi çok yetenekliydiler. Örneğin Aztek kenti Tenochtitlan (günümüzdeki Meksiko) yirmi “ilçeye” ayrılmıştı. Her birinin kendi din adamları, okulları, tapınakları ve seçilmiş memurları vardı. Her “ilçenin” üç başmemuru bulunuyor ve altmışı biraraya gelip devlet şürasını oluşturuyordu. Şüra, dört üyesini şehrin başmemurları olarak seçiyor, her başmemur kentin bir çeyreğini temsil ediyordu. Aynı zamanda krala ya da Azteklerin deyişiyle “baş insana” danışmanlık yapıyorlardı. İnkaların çağdaşı olan Azteklerin çok gelişmiş bir eğitim sistemi de vardı. Çocuklara okullarda çiftçilik, savaş, tarih ve din dersleri veriliyordu. Özel okullardaysa hem kız hem erkek çocukları din bilgini olmak için yetiştiriliyordu. Benzer bir şekilde, İnkalar da devasa imparatorluklarını dört parçaya ayırarak her birini ayrıca eyaletlere bölmüştü. Her eyaletin kendi başkenti vardı ve eyaletler iki ya da üç “sancağa” taksim ediliyordu.
Ancak aynen Sahra-Asyalılarda olduğu gibi bu yaratıcılık ve işlevsel zekâ aynı zamanda oldukça karanlık bir başka yanla dengelenmişe benziyor. Bu yenilikleri mümkün kılan ruhsal dünya aynı zamanda savaşa, toplumsal tabakalaşmaya ve (daha kısıtlı ölçüde de olsa) ataerkilliğe yol açmıştı. “Eski Dünya”nın atacıl insanları gibi bu uygarlıklar da iktidar ve servet tutkusuyla yanıp tutuşuyordu ve -bunun bir sonucu olarak- aynı imparatorluk kurma içgüdüsüne sahiptiler. Aztek İmparatorluğu beş, İnka İmparatorluğu ise yedi milyondan fazla insanı fethetmişti. İnkaların toprakları kuzeyden güneye 3218 km boyunca uzanıyordu. İlk Mayalar savaşçı gibi gözükmese de MS 900’e gelindiğinde birçok küçük krallığa bölünmüşlerdi. Surlarla çevrili kale şehirler etrafında merkezileşen bu krallıklar sürekli birbirleriyle savaşıyordu.
О проекте
О подписке
Другие проекты
