TOPLUMSAL VE PSİKOLOJİK sorunlarımız hakkında aklımızda tutmamız gereken en önemli nokta, bir önceki bölümde belirtmeye çalıştığım gibi, bu sorunların ezelden beri insan yaşamının bir parçası olup olmadığı. Tam aksine, sorunların ortaya çıkışı, eğer bütün insanlık tarihini göz önünde bulunduracak olursak, aslında oldukça yeni bir gelişme.
Yaklaşık MÖ 8000’e kadar insanlık yüzbinlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadı; yani, vahşi hayvanları avlayarak (erkeklerin görevi) ya da yabani ot, kabuklu yemiş, meyve ve sebze toplayarak (kadınların görevi) hayatta kaldı. Avcı-toplayıcı gruplar küçük (sayıları genellikle birkaç düzineyi aşmıyordu) ve göçebeydiler. Bir bölgedeki yiyecek kaynakları azalmaya başladığında, yani birkaç haftada ya da bir iki ayda bir yer değiştiriyorlardı. Aynı zamanda (en azından günümüzdeki avcı-toplayıcılara kıyasla) oldukça değişkendiler, yani üyeleri sık sık değişiyordu. Antropologlar Lee, DeVero40 ve Turnbull41’un da öne sürdüğü gibi, günümüzdeki avcı-toplayıcı gruplar da birbirleriyle iletişim ve etkileşim içerisindeler. Birbirlerini ziyaret ediyor, birbirleriyle evleniyor ve üye değiş tokuşu yapıyorlar. Bilim insanları bu topluluklarda yiyeceklerin çoğunu erkeklerin karşıladığını varsayagelmişti. Muhtemelen içinde yaşadığımız modern toplumda evi geçindiren kişinin erkek olduğu düşünüldüğü için. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar (ve Avustralya Aborijinleri gibi günümüzde hâlâ varlığını sürdüren avcı-toplayıcı gruplar hakkında yapılan gözlemler), aslında kadınların yiyeceklerin % 80-90’ını sağladığını ortaya koydu. Hatta bu nedenle bazı antropologlar bu insanlara toplayıcı-avcı denmesini bile önerdi.42
Tarihöncesi döneme ilişkin bir diğer varsayımımız da o zamanlar günlerin çok zor ve sıkıcı geçtiği, hayatın baştan sona güçlükler ve ıstırapla dolu olduğudur. Avcı-toplayıcıların hayatının bazı açılardan çok zorlu olduğu doğru; ömürlerinin kısa sürmesi, vahşi hayvanlar tarafından saldırıya uğrama tehlikesi, doğa şartları ve hastalıklar karşısında korunmasızlık gibi. Ancak diğer yandan, modern zamanlara kıyasla yaşamları oldukça basitti. Antropologlar avcı-toplayıcıların zamanlarını nasıl kullandıklarını sistemli bir şekilde incelediklerinde gördüler ki onlar yemek aramaya bütün vakitlerini değil, sadece haftada on iki ila yirmi saat arası bir vakit ayırıyorlardı; yani modern dünyadaki çalışma saatlerinin yarısı ila üçte biri! Tam da bu nedenle antropolog Marshall Sahlins, avcı-toplayıcılara “tarihteki ilk refah toplumu” yakıştırmasını yaptı. Aynı adı verdiği ünlü makalesinde toplayıcılar için “yemek arayışı o kadar başarılı geçiyordu ki insanlar zamanlarının yarısında ne yapacağını bilemiyordu”43 diye yazdı. Christopher Ryan ise Thomas Hobbes’un hayatı “çirkin, vahşi ve kısa” olarak tanımlamasına karşı çıkarak, “yaşam Buzul Çağı’nda (yani, MÖ 1.8 milyon ile 10.000 arasında), günümüzdeki ve Hobbes’un iddia ettiği türde yaşamların aksine- stresten uzak, sosyal, barışsever ve hayat doluydu,”44 dedi. Benzer bir şekilde, Robert Lawlor da hâlâ avcı-toplayıcı olarak yaşayan Avusturyalı Aborijinler’in günde sadece dört saat yemek aradığını ve günün geri kalan kısmında müzik ve sanatla ilgilendiklerini, hikâye anlattıklarını ya da aileleri ve arkadaşlarıyla vakit geçirdiklerini belirtiyor.45
Araştırmalar -kulağa garip gelse de- avcı-toplayıcıların beslenme alışkanlıklarının bizimkine kıyasla çok daha sağlıklı olduğunu da gösteriyor. Çok az yedikleri et dışında (günlük yiyecek tüketimlerinin sadece %10-20’si), aslında neredeyse günümüzdeki veganlar gibi besleniyorlardı. Süt ürünleri tüketmiyor; çoğunlukla meyve, sebze, kök ve kabuklu yemiş yiyorlardı. Üstelik hepsini çiğ tüketiyorlardı (günümüzdeki beslenme uzmanlarının en sağlıklı beslenme şekli olarak tavsiye ettiği gibi). Bu durum, keşfedilen avcı-toplayıcı iskeletlerinin, neden şaşırtıcı derecede büyük ve sağlam olduğunu ve neredeyse hiç hastalık ya da diş çürüğü belirtisi göstermediğini de kısmen açıklıyor. Antropolog Richard Rudgley şöyle yazıyor: “Yediklerinden ve iskeletlerinin durumundan, avcı-toplayıcıların genel olarak sağlıklı olduğunu biliyoruz.”46 Fizyolog Jared Diamond’ın çalışmaları, günümüzdeki Yunanistan ve Türkiye topraklarında yaşamış avcı-toplayıcı erkeklerin ortalama 1.77, kadınların ise ortalama 1.67 metre boya sahip olduğunu gösteriyor. Ancak tarıma geçilmesinin ardından bu rakamlar sırasıyla 1.59 ve 1.54’e düştü.47 ABD’deki Illinois Vadisi’nde yapılan arkeolojik kazılar ise insanların mısır ekmeye başlaması ve yerleşik hayata geçmesiyle birlikte bebek ölümlerinin arttığını, boylarının kısaldığını ve kötü beslenmeye dayalı birçok hastalığın ortaya çıktığını gösteriyor.48
Bunun bir diğer nedeni de avcı-toplayıcıların daha sonraki insanlara kıyasla hastalıklara daha dayanıklı olması. Aslına bakarsanız tarihte hastalığa en az yakalanan insanların, modern tıbbın geliştiği ve sağlık koşullarının düzeldiği 19. ve 20. yüzyıllara kadar onlar olduğu söylenebilir. Bugün yakalandığımız hastalıkların çoğu, hayvanları evcilleştirdiğimizde ve dolayısıyla onlarla daha yakın temasa geçtiğimizde ortaya çıktı. Hayvanlardan bize birçok hastalık geçti: domuz ve ördekten grip, attan soğuk algınlığı, inekten çiçek hastalığı ve köpekten kızamık. Süt ürünleri tüketmeye başladığımızda ise en azından otuz yeni hastalıkla daha tanıştık.49
Bu kitabın ana fikri açısından daha da ilginç olan, son birkaç bin yıldır insanlığı etkileyen sorunlara dair avcı-toplayıcılarda hiç iz olmaması. İlk insanlarla ilgili en yanlış varsayım, onların ağzı öfkeden köpüren ve ellerinde sopalarla ortalıkta dolaşıp sürekli birbirlerine saldıran vahşi yaratıklar oldukları efsanesi. Gerçek, bundan daha farklı olamaz diye düşünülüyordu.
Arkeolojik çalışmalar avcı-toplayıcılğın sürdüğü dönemde savaşa dair neredeyse hiçbir kanıta rastlamadı; yani, insan ırkının ortaya çıkmasından MÖ 8000’e kadar dönemde. Aslında, onbinlerce yıl boyunca yaşandığı kesin olan sadece iki olay tespit edildi. Nil Vadisi çevresindeki bazı alanlarda, MÖ 12.000’den itibaren yaşanmış şiddet olaylarına ilişkin bir takım belirtiler görülüyor. Örneğin Jebel Sahaba’da vahşi bir şekilde öldürülmüş elliden fazla insan cesediyle dolu toplu bir mezar bulundu. Avustralya’nın güneydoğusundaki bazı kazı alanlarında ise kabileler arası kavgaya -ve çocukların kafataslarının parçalanması gibi başka toplumsal şiddet örneklerine- ait MÖ 11.000 ve 7000’e ait birkaç ize rastlandı.50 Lawrence Keeley’nin War Before Civilization (Medeniyetten Önce Savaş) kitabı da tarihöncesine ait birçok şiddet ve savaş örneği veriyor gibi gözüküyor. Ancak bunların hiçbiri güvenilir değil; dolayısıyla diğer bilim insanları tarafından reddedildiler. Örneğin Keeley, insan kemiklerindeki kesik izlerini yamyamlığın kanıtı olarak sunuyor; ancak muhtemelen bu kesikler tarihöncesi dönemdeki cenaze törenlerine ait kemikleri etten temizleme geleneğinin bir sonucu olarak oluştu. Keeley, Avustralya’daki mağaralarda yer alan oldukça soyut çizimleri de savaş resimleri olarak yorumluyor; fakat bu çizimleri pek çok başka açıdan yorumlamak da mümkün. Antropolog R. Brian Ferguson’un da dediği gibi, “Savaşın insanlık kadar eski olduğunu ima ederken Keeley maksadını fazlasıyla aşıyor.”51
Savaşa dair kanıtların yokluğu oldukça çarpıcı. Örneğin 1999’da dünyanın farklı bölgelerine ait arkeolojik kanıtlar üç kez gözden geçirildi ve üst Paleolitik döneme (yani, MÖ 40.000-10.000 yılları arasına) ait savaşla ilgili hiçbir delil bulunamadı.52 Vahşi bir şekilde ölümden ya da savaşın neden olduğu zarar ve ziyandan hiç iz yoktu. Üstelik alet ve çanak çömlek gibi çok sayıda tarihi eser bulunmuş olmasına rağmen hiç silaha rastlanmadı. Ferguson’un da dediği gibi, “Savaşın bu dönemde o kadar yaygın olup da bu şekilde görünmez kalmış olmasını anlamak çok zor.”53 Arkeologlar, Paleolitik döneme ait üç yüzün üzerinde mağara “sanat galerisi” de keşfetti. Hiçbirinde savaşa, savaşçılara ya da silahlara dair çizim yoktu.54 Bu gibi kanıtlardan yola çıkarak arkeolog W. J. Perry şu sonuca vardı: “Toplayıcı insanların savaşçı olduğunu düşünmek çok yaygın ve büyük bir hata… Aksine elimizdeki bütün kanıtlar toplayıcı dönemin tarihin son derece barış dolu bir dönemi olduğunu gösteriyor.”55 Bir başka antropolog Richard Gabriel, bu durumu daha açık bir dille ifade ediyor:
Taş Devri başladıktan doksan beş bin yıl sonrasına (MÖ 4000 yılına) kadar insanın bırakın savaş yapmayı, örgütlü grup şiddeti uyguladığına dair bile hiçbir delil yok. Başkasının canına kıymayla ilgili genel olarak çok az kanıt var.56
Bunun doğru olduğunu, günümüzde hâlâ avcı-toplayıcı olarak yaşayan ya da çok kısa süre öncesine kadar böyle yaşamış gruplara baktığımızda da görüyoruz. Bazı antropologlar haklı olarak günümüzdeki yerli topluluklarını geçmiş kültürlerin temsilcisi olarak görmenin yanlış olacağını belirtiyor. Günümüzde var olan yerli topluluklar “uygar” halklar tarafından yozlaştırıldığı; hatta çoğu kez tamamen ortadan kaldırıldığı- için bu fikre katılmamak mümkün değil. Dünyada, tamamen yerli ve ilkel kültür muhtemelen kalmadı. Ancak yine de bu insanlara, en azından Avrupalılarla ilk temasa geçtikleri zamanlar (ve bunu takip eden dönemde) oldukları haliyle, tüm insan ırkının geçmişine açılan bir pencere olarak bakabileceğimize inanıyorum. Bu insanlar, binlerce yıl boyunca değişmeyen kültürlere sahipti. Örneğin, antropolog Robert Lawlor bunu şöyle ifade ediyor:
Geleneksel arkeolojik kanıtlar, Aborijinlerin Avustralya’da 60.000 yıldır varolduğunu gösteriyor; ancak yeni kanıtlar bu rakamı 120.000, hatta 150.000’e çıkardı. Aborijinlerin törensel adetleri, inançları ve kozmolojisi insan türünün en derin toplumsal hafızasını temsil ediyor olabilir.57
Günümüzün ve eski dönemlerin avcı-toplayıcı grupları arasında pek çok benzerlik mevcut. Örneğin, bildiğimiz kadarıyla eski avcı-toplayıcılar da günümüzdekiler gibi animist dünya görüşüne sahip, doğaya saygılı ve eşitlikçi bir toplumsal düzende yaşıyordu. Aslında birçok bilim insanı, geçmişe ait arkeolojik ve günümüze ait etnografik kanıtların birbirini desteklediğini kabul ediyor. Sosyolog Lenski’nin de dediği gibi, “Yapılan karşılaştırmalar sadece geçerli değil aynı zamanda çok büyük öneme sahip… benzerlikler çok sayıda ve temel unsurlara ait; farklılıklar ise çok daha az sayıda ve önemsiz.”58
İlk Avrupalı kâşiflerin ve günümüz antropologlarının avcı-toplayıcılarda -ve hâlâ oldukça geleneksel bir yaşam süren avcı-toplayıcı gruplarda- gözlemlediği bir başka çarpıcı özellik ise çok az savaşmış olmaları. Çok az sayıda kabile Avrupalılarla temasa geçmeden önce de savaşçıydı. Örnek olarak Güney Amerika’daki Amazon Havzası’nda yaşayan kabileler veya Jivaro ve Yanamamo Yerlileri verilebilir (bu istisnai durumları Dördüncü Bölüm’de daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağız). Kuzey Amerika’nın ortasındaki düzlük alanlarda yaşayan Yerliler (Plains Indians – Ova Yerlileri) gibi pek çok avcı-toplayıcı ise Avrupalılarla sorun yaşamaya başlayınca şiddete başvurmak zorunda kalmıştı. Son birkaç on yılda ise Afrika’nın güneyinde yaşayan !Kung halkı da benzer bir süreçten geçti. !Kunglar bir zamanlar son derece barışseverdi; ancak -kültürel yozlaşma sonucunda- artık birçok Batı ülkesinden çok daha yüksek bir cinayet oranına sahipler.59 “Savaş insanlık kadar eski” sözüne inananlar genellikle bu tür örneklere dikkat çekerek savaşın doğal olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ancak R. Brian Ferguson’un deyişiyle, “ilkel ya da yerli savaşlarının, Batı ile temas sonrasında tüm dünyada genel olarak dönüşüme uğradığı, sıklaşıp yoğunlaştığı ve kimi zaman da hızlandığı”60 gerçeğini gözardı ediyorlar. Lenski’nin de dediği gibi, günümüzde hâlâ “[avcı ve toplayıcı gruplarda] savaşa çok az rastlanıyor. Modern çağda bile ayakta kalabilen kabileler çok ender savaşıyor; grup-içi şiddet nadiren görülüyor.”61
Örneğin, Avustralyalı Aborijinler için bu genellikle geçerli bir tespit. Antropolog Elman R. Service Aborijin kabilesi Arunta için şunları söylüyor:
Kabileler arasında savaş yok. Yaşanan çatışmalar, savaştan ziyade adli bir nitelik taşıyor. Bir grup ya da aile, bir birey tarafından kendisine yanlış yapıldığına inanıyorsa bu yanlışı düzeltmek ve intikam almak adına keşfe çıkıyor. Ancak bu süreç, genelde muharebe yerine anlaşmayla son buluyor.62
Eski bir antropolog olan William Graham Sumner bildiği hiçbir yerli topluluğun (örneğin, Aborijinler veya Hindistan, Alman Melanezyası ve Papua Yeni Gine’de yaşayan kabileler gibi) savaşmadığını ifade etmişti. Özetlediği gibi, “En az uygar insanlara dair gerçeklere baktığımızda, savaşçı olmadıklarını ve ellerinden geldiğince savaştan kaçındıklarını görüyoruz.”63 Bir diğer kadim antropolog Branislav Malinowski ise pek çok yerli halkın, hiddet belirtisi gösterdiği zamanlarda bile “bunun gerçek bedensel şiddete dönüşmesinin istatistiki olarak önem verilemeyecek derecede nadir olduğunu”64 belirtiyor.
Elbette bu topluluklarda da kimi zaman çatışma gerçekleşiyordu. Ancak mümkün olduğunca az şiddetli geçmesini sağlamak için sürece müdahale ediliyor ve çatışma törenselleştiriliyordu. Gruplar arasında kavga çıktığı zaman antropologların “turnuva savaşları” (tournament fights) dediği yola başvurularak düşmanca duyguların dışa vurulması sağlanıyordu. Örneğin, ünlü Eskimo şarkı yarışmalarının amacı buydu. Diğer kabilelerse güreş, mızrak ve kafa atma turnuvaları düzenliyordu.65 Bu “törensel saldırganlığın” bir örneği, W. Divale tarafından War in Primitive Society (İlkel Toplumda Savaş) adlı kitapta tasvir ediliyor.66 “İleri” kabile kültürlerinde, “savaşçı” gruplar önceden kararlaştırılmış bir alanda buluşuyor ve topluca savaşmak yerine çiftlere ayrılarak düello düzenliyorlardı. Aynı anda düzinelerce düello vuku buluyordu. Bir “savaşçı” rakibine hakaret ediyor ve ardından mızrak ya da ok atıyordu. Ancak bireyler arasında oldukça uzun bir mesafe bulunduğu ve “savaşçılar” oktan kaçmakta oldukça yetenekli olduğu için bu süreç neredeyse hiçbir seferinde ölümle sonuçlanmıyordu. Divale’nin de dediği gibi, “Eğer bir kişi ağır bir şekilde yaralanır ya da ölürse o gün muharebeye ara veriliyordu.”67
Burada önemli olan nokta, avcı-toplayıcıların genellikle kendilerini bir toprak parçasına ait hissetmiyor olması, dolayısıyla bölgelerine yaklaşanlara da saldırmıyorlardı. Burch ve Ellanna’nın da dediği gibi, “Avcı-toplayıcılarda hem toplumsal hem de mekânsal sınırlar oldukça esnekti; üyeleri ve benimsedikleri coğrafya sık sık değişiyordu.”68 Sınır kavramını bilmedikleri için, bir toprak parçasını ya da üzerindeki doğal kaynakları korumak adına savaşmalarına da gerek kalmıyordu. Aksine, Margaret Power’ın deyişiyle, “yemek kaynakları konusunda endişelenmiyor, onlara sahip olmaya çalışmıyorlardı.”69 Bu tez, arkeolojik kanıtlarla da uyumlu. Antropolog Haas’ın tarihöncesi Kuzey Amerika hakkında yazdığı gibi,
İlk avcı ve toplayıcıların sınırları korumak adına harekete geçtiğine dair elde hiç arkeolojik kanıt yok. Tam aksine, bütün kıtaya yayılmış açık bir iletişim ve etkileşim ağı kurmuşa benziyorlar.70
Ataerkillik ve toplumsal katmanlaşma da avcı-toplayıcı gruplarda yok gibi gözüküyor. Antropolog Knauft, avcı-toplayıcıların en önemli özelliğinin “en üst düzeyde siyasi ve cinsel eşitlikçilik”71 olduğunu söylüyor. Kabilenin yiyecek kaynaklarının çoğunu sağlamaları, kadınların erkeklerle en azından eşit toplumsal mevkide olduğunu gösteriyor -bu kadar önemli bir iktisadi göreve sahipken düşük bir mevkide olduklarını varsaymak zor. Avcı-toplayıcıların insan bedenine ve cinselliğe karşı takındıkları sağlıklı ve açık tavır da -günümüzde yaşayan Aborijinler’den bazılarının çıplak dolaşması ya da cinsellik hakkında samimi olmaları gibi- bunu gösteriyor. Çünkü daha sonra da göreceğimiz gibi kadınlara yönelik baskı, insanın bedenine yabancılaşmış hissetmesi ve içgüdüleri ile bedensel işlevlerine karşı takındığı olumsuz tavırla yakından alâkalıydı.
Günümüz avcı-toplayıcılarında da ataerkilliğe rastlanmıyor. Antropolog M. A. Jaimes Guerrero şunları söylüyor: “Araştırmalarım, hepsi değilse bile neredeyse bütün yerli halkların Avrupa işgali ve sömürgecilik öncesinde anasoylu olduğunu gösteriyor.”72
О проекте
О подписке
Другие проекты
