Читать книгу «Raffaello» онлайн полностью📖 — Стефани Стори — MyBook.

VI. Bölüm

Michelangelo’nun mermer çekicinden kurtulduktan sonra – bu arada Sofia ortalıkta görünmüyordu – şehrin öbür ucunda, güzel cephesi Leon Battista Alberti tarafından tamamlanmış Dominik kilisesi Santa Maria Novella’ya koştum. Genellikle o kilisenin cephesini çizmek için orada otururum – beyaz, yeşil ve siyah mermerin dengeli ve uyumlu geometrik şekilleri beni rahatlatır – ama o gün ön tarafta durmadım bile. Ayrıca yüksek nefi, ince sütunları veya zarif siyah-beyaz çizgili kemerlerine bakmak için içeride de durmadım. Hayır. Doğrudan Masaccio’nun freski Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’a gittim. Tüm Floransa’da en sevdiğim resim: Meryem, Yuhanna ve iki koruyucu yanındayken çarmıhta asılı duran İsa, arkasında duran Baba Tanrı, aralarında uçuşan Kutsal Ruh’un beyaz güvercini; hepsi de bir şapelde tasvir edilmiş. O kadar gerçek görünüyor ki, Masaccio’nun o kilisenin duvarına gerçek bir oda oymuş olduğunu düşünebilirsiniz. Perspektif inanılmaz, her öğe – İsa’nın ellerindeki çivilere kadar – tek bir ufuk noktasına doğru geriliyor. Masaccio’dan önce – “Pasaklı Tom” lakabını seviyorum, ya siz? – resimler düz, cansız şeylerdi ama o, bize düz bir resim yüzeyine gerçek derinliği nasıl katabileceğimizi gösterdi.

Bu fresk mükemmel değil. Tam aksine! Ama ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Bu bizim mükemmellik haritamız. Bize hedefleyeceğimiz şeyi gösteriyor: mükemmel kompozisyon, mükemmel perspektif, mükemmel renk, mükemmel gölge, mükemmel ışık, mükemmel figürler, mükemmel perdeler, mükemmel denge, mükemmel uyum. Masaccio’nun o freski yapıp bize mükemmelliğe giden yolu göstermesinin üzerinden o zamanlar seksen yıl geçmişti ama tek bir ressam bile bunu başaramamıştı. Henüz. Masaccio fresklerin altına, bir lahdin üzerinde yatan bir iskelet çizmişti ve hayatın kısalığına dair bir uyarı yazmıştı: Bir zamanlar ben de senin gibiydim ve sen de benim gibi olacaksın. Masaccio, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u resmettiğinde gençti – benim o zamanlar olduğumdan çok daha yaşlı değildi – ve birkaç yıl sonra, 27 yaşında, Pasaklı Tom öldü.

O resmin önünde diz çöktüm ve Michelangelo’nun taslağının kurtarmayı başardığım kopyasını düzelttim. Figürlerin hızlı ve titrek bir kopyasını çıkarmıştım. Michelangelo mükemmelliği hedeflemiyordu ama bana bunu başarmanın anahtarlarından birini vermişti. Masaccio – gölge, kıvrımlar ve perspektif yoluyla – gerçekçi figürler yaratmaya çalışmış ama başarısız olmuştu. Öte yandan Michelangelo… Figürleri mükemmel olamayacak kadar kıvrımlı, gergin ve ıstırap verici ama heykelsi ve şimdiye kadar düz bir yüzeye çizilmiş olarak gördüğüm her şeyden daha gerçekti. Kusursuz bir resim yaratmak için onunki kadar gerçek ve yuvarlak figürler çizmeyi öğrenmem gerekecekti.

Masaccio’nun Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’unun önünde diz çökerek bir tebeşir parçası çıkardım, kollarımı sıvadım, bileğimi şöyle bir döndürdüm ve ezberimden Michelangelo’nun figürlerini çizmeye başladım, ama günün son ışıkları da kaybolmaya başlayınca ayağa kalktım. O kilisenin içinde görmek istediğim bir şey daha vardı: Domenico Ghirlandaio’nun ana şapeldeki freskleri – Vaftizci Yahya ve Meryem’in hayatlarından sahneler. Floransa’ya geldiğimden beri o fresklerin kopyasını birkaç kez çıkarmıştım ama bu sefer, daha önce bulmayı hiç düşünmediğim bir şeyi arıyordum. Masumların Katliamı tablosu umut verici görünüyordu – kıvrılan, yalpalayan figürlerle dramatik bir sahneydi. Ghirlandaio’nun en ünlü çırağının resmettiği parça bu muydu? Bunlar Michelangelo tarafından bir duvara sürülen ilk boyalar mıydı?

Michelangelo, Ghirlandaio’nun atölyesine katıldığında ve o şapelin dekorasyonuna yardım ettiğinde on üç yaşındaydı – öksüz kaldığım zamanki yaşımdan iki yaş büyüktü ama hâlâ gençti. Rakipleri onu aşağılık bir taş yontucusu olarak görebilirdi ama o, Floransa’nın tanıdığı en büyük freskçilerden birinin yanında ressamlık eğitimi almıştı. Michelangelo resim yapmayı biliyordu.

Karanlık çökerken, kasabadan atölyeme geri döndüm. Ön kapıyı açtım – eşiği geçmeden önce ayaklarımı iki kez sildim – ve atölyemin ön kısmına girdim. Kovalara, halatlara, paçavralara, kavanozlara ve fırçalara dikkat ederek yürüdüm; asistanlarım burayı çok dağıtıyordu. Hiç Michelangelo’nun böyle bir bottega32 hakkında sızlandığını duydunuz mu? Çırakların tek bir ustanın tasarımlarını gerçekleştirmek için birlikte çalışması fikrini iğrenç bulduğunu açıkça belirtiyor: “Hayal gücü ve yeniliklere zaman ayırmadan, hepsi tek bir ustanın tasarımlarına dayanan parçalar üretiliyor ama ne için? Satmak için mi? Kime? Tüccarlar ve çevrelerindeki yapışkanlara mı?” Öf, herkes onun gibi katedrallerden ve belediye meclislerinden düzenli olarak kazançlı işler alabildiği zaman hiçbirimizin küçük dükkânlarımıza ihtiyacımız olmayacak. Ama o zamana kadar… Bir arka kapıdan eğilerek geçtim.

Burası benim özel alanımdı, burada bottega tasarımları üzerinde ve kendi yaptığım bir tabloya yeterince yüksek fiyat ödeyenler için komisyonlu işler üzerinde çalışıyordum: Zengin Doni ailesi, Urbino’daki düküm, İngiltere Kralı’nın bir elçisi. (O sırada hâlâ VII. Henry kraldı, en azından bir süre daha. Kaç yılı kalmıştı? Dört veya beş yıl mı?) Atölyenin bu bölümünde her şey düzenliydi: Kıl boyuna göre düzenlenip kusursuz şekilde sıralanmış fırçalar; renk ve tonlarına göre düzenlenmiş pigment kavanozları; ahşap türüne göre gruplandırılmış panel yığınları ve konuya göre düzenli yığınlar halinde kataloglanmış çizimler. Ve duvarlara asılı, sandalyelere yaslanmış ve şövalelere dayanmış resimlerim: Meryem, bir Meryem daha, bir tane daha…

Mumları yaktım ve Michelangelo’nunki kadar heykelsi figürler yapmak için oturdum. Sonraki birkaç hafta boyunca tavernaya gitmedim ya da vaftizhane kapılarının yanında diğerleriyle kiraz kırmızısı şarap içmedim. Hayır. Odamda kaldım, gerektiği kadar az uyudum ve Michelangelo’nun taslağından hatırladığım ayrıntıları mükemmelleştirmeye çalıştım: Hamle yapan figürler, kıvrılan kaslar, çıkıntı yapan kemikler… Hiç bu kadar hassas bir şekilde resmedilen karın, ayak bileği veya eklemler görmemiştim. (Evet, Michelangelo’nun insan anatomisini incelemek için ölüleri kesmek üzere morglara girdiğine dair söylentileri sizin gibi ben de duydum. Tüm o kan ve pis kokuyu hayal edebiliyor musunuz? Ne zaman göğüs kemiğine bir keski saplamayı düşünsem… Uffa! Ölüleri incelemek yerine, sanırım başkalarının çalışmalarını incelemeye devam edeceğim.) Michelangelo’nun daha büyük ve şişkin, dizleri daha sıkı bükülmüş ve gövdeleri daha uzağa dönen figürlerinin kaslarını, mümkün olduğunca yaklaştığımı hissedene kadar çizmeye çalıştım. Sonra yüzlerce ek eskiz çizdim ve bu figürleri adım adım kendi zevklerime göre ayarladım: Kasları uzattım, kıvrımları yumuşattım, eti yumuşattım, yüzleri idealleştirdim, savaşın ritminden dansa doğru ilerledim. Ama tüm bunlardan sonra bile onun enerjisini, tutkusunu, onun…onun… O iyiydi. Çok iyi.

Bir gün Sarto, atölyeme kafasını uzattı. “Michelangelo Roma’ya gidiyor,” dedi.

Parmaklarım zonkluyordu ama tebeşirimi bırakmıyordum. Henüz. “Neden?”

“Papa’ya mermerden bir mezar yapmak için.”

Parmaklarım biraz gevşedi. “Mermerden mi?”

“Tabii ki mermerden. Söylentiye göre kırk mermer heykelle dolu üç katlı bir cephesi olacakmış. Kırk. Onu oymak bir ömür sürer. Olur da bitirebilirse yani.”

“Peki ya belediye binasındaki fresk?” diye sordum.

“Başlamadan bıraktı.”

Sarto haberi yaymaya devam ederken tebeşirimi bıraktım ve kramp giren ellerimi gerdim. Michelangelo mermere dönecekti. Derin bir nefes verdim. Meryem Ana’ya, Kutsanmış Oğluna, Kutsanmış Mavi Cüppesine, Mübarek Parmaklarına ve hatta Mübarek Ayak Parmaklarına şükürler olsun ki heykeltıraş ressam olmayacaktı.

VII. Bölüm

Mart, 1505

Gonfaloniere Piero Soderini, Ponte Vecchio’ya sıra sıra dizilmiş balıkçıların ve kasapların kakofonisi eşliğinde yürüdüğümüz esnada “Çizimini göstermem için beni ikna etmeye çalışıyorsan bilgin olsun, bana gizlilik yemini ettirdi,” dedi.

“Tasarımlarını çalmaya çalışmıyorum Gonfaloniere.” Kalçasında bir sepet uskumru taşıyan bir hizmetçiye çarptım. Gözünün önüne gelen saçları savurdu. Güzeldi, bu yüzden Soderini’yi takibe devam etmeden önce başımı sallayarak hızlıca özür diledim. “Freski bitirmek için hizmetlerimi sunuyorum.”

“Herkes seni seviyor Sanzio ama bu iş Michelangelo’nun.” Soderini, babasının tezgâhıyla ilgilenen bir kıza, “Bir şişe balık sosu ver oğlum,” dedi. Kız bir porsiyon fermente balık sosu alıp bir şişeye doldurdu. Oğlanların taktığına benzer bir şapka takmıştı ama yüz hatlarına bir kez bakınca kız olduğundan asla şüphe duymazdınız. Bazı insanların bu denli açık şeyleri görmeyi reddetmesi inanılmaz, değil mi?

Sesime biraz da şüphe katarak “Michelangelo’nun Floransa’ya geri döneceğine gerçekten inanmıyorsun, değil mi?” diye sordum. “Platon’un dediği gibi, ‘Aldatmaların en kötüsü, kendini aldatmaktır.’”

Soderini’nin kaşları çatıldı. “Michelangelo’nun geri dönmeyeceğini mi düşünüyorsun? Hiçbir zaman dönmeyecek mi?” Elinde sadece değersiz bir soldo33 vardı, ben de genç hanımın masasına iki madeni para daha attım. Gülümsedi ve fazladan bir damla balık sosu ekledi.

“Anladığım kadarıyla o mezarı yapmak bir ömür sürer,” dedim.

Soderini serçe parmağını balığın bağırsaklarına soktu ve yaladı. “Ama o freskleri görmek için gelip şehrin kasasını dolduracak gezginlere güveniyorum.”

Balıkçı kıza göz kırptım ve üzüntüyle Soderini’ye dudaklarımı büzdüm. “Mi dispiace Gonfaloniere, korkarım başka bir ressam bulman gerekecek, bir resmin kalabalığı çekeceğini düşünmüyorsan tabii.”

Yemin ederim ki Soderini’nin bu yorumu tavsiye olarak almasını istememiştim. O çizimi halka açık olarak sergileyeceğini hiç düşünmemiştim. Ama yaptığı bu oldu, büyük ölçekli taslakları Büyük Salon’un karşılıklı duvarlarında sergiliyordu – Leonardo’nunki doğuda, Michelangelo’nunki fresklerin sonunda yerleşeceği yer olan batıda. (Bitmiş olsaydı, certo. Geçen gün, iş için Roma’yı ziyaret eden Floransalı bir bankeri, “düello yapan fresklerin” hiç bitmemiş olmasının ne büyük bir trajedi olduğunu söylerken duydum. “Aynı odada yan yana rekabet etmelerine izin verilseydi, Leonardo ve Michelangelo birbirlerini ‘daha da büyük bir büyüklüğe’ götürebilirlerdi.” Bu saçma sözler benim değil, onun söylediklerini iletiyorum. “Keşke Papa ya da Fransa Kralı için çalışmak üzere seçilselerdi,” dedi, “keşke izin verilseydi.” Uzunca bir süre, bu fresklerin hiç şüphesiz tarihin en iyileri olacağı konusunda atıp tuttu. Ta ki mekânın tartışmasız en güzel iki kadınının arasında oturup sırıtan beni fark edene kadar. Bu onu susturdu.)

Bu çizimler sergilendiğinde, biz sanatçılar oturup kopyalarını çıkarırken, büyük kalabalıklar belediye binasına girip çıkıyor ve ağızları açık kalıyordu. Yabancılar zamanlarını iki çizim arasında eşit olarak böldüler, ama biz Floransa’dan gelenler olarak Michelangelo’nunkine odaklandık – onun ne zaman dönüp hepimizi kovalayacağını kim bilebilirdi? Andrea della Robbia hep aynı yerde, ortanın hemen sağında oturuyordu. Sarto yüzüstü yatmış, çizimlerinin sayfalarını teker teker buruşturuyordu. Davide Ghirlandaio hızlanmıştı. Düzgün tebeşir ve eskiz kâğıdımla ilk gelen ve en son giden bendim. Ya da en azından ben öyle sanıyordum, ta ki…

Çizimlerin sergilenmesinden yaklaşık iki hafta sonra Büyük Salon’a girdiğimde Michelangelo’nun çiziminin sağ alt köşesinin yırtılmış olduğunu gördüm. Kayıp parçada, arka planda uzanan çıplak bir askerin bacaklarının kısaltılmış hali vardı, mükemmel bir rakursi34 örneğiydi. Diğer ressamlar geldiğinde “Nereye gitti?” diye sordum.

Kimse cevap vermedi.

Diğer herkesle oturup çizmeye devam edebilirdim – yeni bir aciliyet duygusu bariz hale gelmişti; yapabiliyorken kopyalamalıydım ama bunun yerine, olayı bildirmek için oradan ayrıldım. Gonfaloniere benimle görüşmedi ama bir not bıraktım. Sonraki iki gece Büyük Salon’da kamp kurdum, neredeyse kırk sekiz saat aralıksız uyanık kaldım – çizdim, volta attım, Leonardo’nun düzensiz malzeme kutularını düzenledim – ama iki gün hiçbir olay çıkmayınca dinlenmek, üzerimi değiştirmek ve parmaklarımdaki tebeşir kalıntılarını ovmak için eve gittim. Döndüğümde o çizimin bir köşesi daha gitmişti; Arno’nun yanında diz çökmüş, çorabını çeken bir askerin olduğu kısım yoktu. “Bu parçaları kim çalıyor?”

Andrea della Robbia sola geçti ama onun dışında kimse kaybın farkında değildi.

Michelangelo’ya yazmayı düşündüm ama o ta Roma’daydı, ayrıca benden gelen bir mektubu neden okuyacaktı ki? Belediyeye nöbetçi koymaları için dilekçe verdim ama yetkililer tartışırken çizimin parçaları kaybolmaya devam etti. Ben oradayken kimse dokunmuyordu; çizimin parçaları uyumak, yemek yemek, yıkanmak veya tuvaletimi yapmak için çıktığımda kayboluyordu. Biri parça parça alıp götürüyor muydu yoksa her bir parçayı farklı bir ressam mı cebine atıyordu? (Bir sonraki bölümü Michelangelo’ya kelimesi kelimesine tekrarlamanızı istiyorum; gerekirse yazın. Başka bir sanatçıyı kopyaladığımda, evet, çizgileri tekrarlıyorum ama bunu onların yaptıklarını geliştirmek amacıyla yapıyorum. Kendi dokunuşunuzu katma niyeti olmadan başka birinin çalışmasını kopyalamak, zamanı çöpe atmak demektir. Yalnızca onu yeni bir şey yaratmak için kullanmak, bu alıştırmayı yaratıcı hale getirir. Evet, mükemmele daha yakın bir şey yaratmak için Perugino, Pinturicchio, Leonardo ve Michelangelo’dan unsurları birleştiriyorum ama o hâlâ benim, bu yüzden sürekli hırsızlıkla suçlanmak beni incitiyor. Taslaklarını asla çalmazdım. Benim veya bir başkasının çıkardığı kopyalar, onun nabzı atan çizgilerini, kıvrımlı ritimlerini, ruhunu yakalayamaz. Hayır. Onlar gitti. Sonsuza kadar.)

Bir gün Büyük Salon’a girdiğimde Leonardo’yu bir zamanlar Michelangelo’nun çiziminin asılı durduğu yerin önünde dikilirken buldum. Tek bir pürüzlü kâğıt parçası bile kalmamıştı. Leonardo, “Fırsatın varken bir parçasını hatıra olarak almalıydın,” dedi.

“Bunu yapan sen miydin?” diye sordum.

“Onun artıklarına ihtiyacım yok. Ama diğerleri…” Leonardo avuçlarını gökyüzüne kaldırdı. “Hayranlık, insanlara garip şeyler yaptırır.”

“Bu dünya sanata da yaşam kadar düşüncesizce yaklaşıyor,” diye mırıldandım ve yeniden çizmek için oturdum, bu kez yalnızca bir anıyı kopyalıyordum.

Leonardo’nun iki kolumu sıvayıp, bileğimi döndürüp sayfama dikkatli çizgiler çizmeye başladığımı izlediğini hissettim. Daha yakından bakmak için karşıya geçti. “O kısımda biraz daha çalış,” dedi.

“Böyle mi?”

“Balıklar suyu hafifçe okşayarak yüzmezler. Suyu iterek yüzerler.”

Bu adama bayılıyordum ama bazen beyni konunun etrafından dolanmayı seviyordu. “Cosa?”

Leonardo elimi tuttu ve tebeşirimi sayfaya sıkıca bastırdı. “İncelik her zaman hafif bir dokunuştan gelmez.” Elimi birkaç vuruş için yönlendirdi ve sonra bıraktı.

Baskısını birkaç kez taklit ettim ama… “Yanından bile geçmiyorum, değil mi?”

“Biraz daha yaklaştın.”

“Ama mükemmel değilim.”

“Henüz değil.” Leonardo oturdu. “Neden hâlâ buradasın genç serçe? Floransa, uzun bir gecenin sonundaki ay gibi batıyor ve yerine yenisinin doğma zamanı geliyor. Perugino, Pinturicchio, Signorelli, Michelangelo, hepsi Roma’da çalışıyor.”

“Umarım gideceğini söylemeye çalışmıyorsundur maestro. Sanki Floransa parça parça götürüldü ve sen de kalan çizimin son parçasısın. Eğer gidersen kopyalanacak bir şey kalmayacak.”

“Burada konu ben değilim. Bu, karşı konulamaz cazibeni Roma’ya taşımakla ilgili.”

Tırnaklarımdan birinin altından biraz pembe boya çıkarmaya başladım. “Şey, Roma hakkında korkunç şeyler duyuyorum. Tehlikeli, kirli, rekabetçi; kardinallerin seni kutsamak kadar zehirleme ihtimalleri de varmış. B-ben gitmek istemiyorum.”

“Ya…” Leonardo’nun sesi sanki yeni bir böcek türü keşfetmiş gibi titriyordu. “Demek bu yüzden hâlâ buradasın, öyle mi? Papa cenapları seni davet etmedi.”

Pembe boyayı sertçe ovuşturdum ama çıkmıyordu. “Henüz değil.”

“Bu papayla birlikte Roma’da sanatsal üstünlük kazanılacak,” dedi Leonardo. “Papanın seni Roma’ya aldırmasını sağlamak senin elinde.”

“Ama maestro, papadan bahsediyoruz. Bir şey yapmasını nasıl sağlayabilirim?”

“Ah, genç serçem, bunu sana söyleyemem. Ne de olsa hiçbir kuş bir başkası için uçmayı öğrenemez.”

1
...
...
10