Читать книгу «Raffaello» онлайн полностью📖 — Стефани Стори — MyBook.

V. Bölüm

1505

Dudakların için parlak kırmızı. Gözlerin için ince öğütülmüş koyu kahverengi. Tenin için de…” Köprücük kemiğini öpmek için duraksadım. “Alçıtaşı, ama biraz pembemsi kırmızı da olacak.” Bu hanım son zamanlarda en sevdiğim modeldi – ama adı neydi? Hatırlamıyorum. Ona Sofia diyelim. Bir zamanlar sevdiğim bir Sofia vardı. Ansidei ailesi için yaptığım en yeni altar panomda bu Sofia’yı Meryem Ana için model olarak kullanıyordum. Güzel, uzun bir yüzü ve yüksek bir alnı vardı ki bu da son derece inandırıcı bir Bakire olmasını sağlıyordu. En azından resimde…

Saçımın bir tutamına dokundu. “Buklelerinin rengini açmak için safran veya kükürt kullanıyor musun?”

“Hayır. Doğal hali bu,” dedim ve onu tekrar öpmek için eğildim.

Ama elini yüzüme bastırdı. “Sesler duyuyor musun?”

“Yalnızca şair Catullus’un yaşamamız ve sevmemiz için yalvaran sesini…”

“Dinle.” Bluzunun önünü kapattı.

Koridorda iki ses yankılandı. Ayak sesleri yaklaşıyordu. Kapıyı kilitlemek aklıma gelmiş miydi? Dün kilitlemiştim. Geçen hafta da… İki hafta önce unutmuştum ama içeri kimse girmemişti. Bir düşüneyim. Önce ben girdim ve kapıyı tuttum. Sofia geçtiğinde taze şeftali kokuyordu. Evet. Evet! Kesinlikle kilitlemiştim; hatta kapıyı kilitlemek için zaman harcadım diye kendime de küfretmiştim.

Calmati,25 kapı…”

Bir anahtar kilide girdi.

Andiamo.” İskelenin üzerine bir muşamba attım ve Sofia’yı arka duvara çektim. Yakalanırsak benim itibarım devam ederdi ama Sofia’nın iyi bir evlilik şansı, yüksek bir raftan düşen bir kavanoz kırmızı kurşundan daha büyük bir hızla yere çakılırdı. Yeleğimi düzelttim. Her şey yoluna girecekti; içeri giren kişi fresklere bakmak istemediği sürece bizi bulamazdı, iyice gizlenmiştik. Ama amacı fresklere bakmak değilse buraya neden gelmiş olabilirdi ki?

Palazzo della Signoria’nın, bir duvarında Leonardo’nun Anghiari Savaşı freskinin yükseldiği büyük salonundaydık. Floransa’daki Büyük Salon’a girdiniz mi hiç? Abidevidir; yüksek pencerelerden gelen ışıkla aydınlanan iki kat yüksekliğindeki tavanlar… Floransalıların yurttaşlık görevlerini manevi görevleriyle bir tuttukları göz önüne alındığında bu katedral havası uygun görünüyor. O zamanlar, o büyük salonun en göze çarpan özellikleri, Leonardo’nun yaydığı iskele ve zemine serdiği hazırlık çizimleriydi. Bu freskle ilgili tasarımları olağanüstüydü: Savaşın kaosundaki askerler ve atlar. Anghiari Savaşı, Floransalılar için büyük bir zafer olmuştu, ne var ki Leonardo zaferi tasvir etmek yerine şiddeti ve korkuyu resmetmişti. Olağanüstüydü ve her Floransalı şöyle bir göz atmak için yanıp tutuşuyordu. Evet, ben de modellerime özel bir turla, ne zaman isterlerse ünlü freskleri gezdirme nezaketinde bulunuyordum. Leonardo, bu tür ziyaretler sırasında tepelerde yürüyüş yapmaktan her zaman mutlu olmuştur. Bu kadar az proje bitirmesine şaşmamalı: Çalışmamak için her zaman bahane arıyordu.

O gün, iki ses odaya girdi ve ikisi de Leonardo’ya ait değildi.

“Ne kadar istersen öderim.”

“Mevzu para değil. Benden ruhumu ifşa etmemi istiyorsun.”

Toskana aksanlı iki adam. İkisini de tanımadım.

“Ee, ne olmuş? Sanatçıların işi budur.”

Sanatçılar mı? Muşambadaki bir delikten bakarken Sofia’ya geride kalmasını işaret ettim. Sadece birinin kafasının arkasını görebiliyordum.

“Onu bir belediye yetkilisi olarak incelemek için değil, bir dost olarak görmek için soruyorum Michelangelo.”

Michelangelo mu? Daha önce heykeltıraşla aynı odada bulunduğum hiç olmamıştı. Sarto ve Ghirlandaio’nun tavsiyelerini göz ardı etmiş (Sarto’yu dinlemeye başladığım gün kendi lahdimi seçtiğim gün olurdu) ve Michelangelo’nun atölyesine birkaç kez uğrayarak tasarımlarını incelememe izin vermesi için onu kandırmaya çalışmıştım ama insanları kendisiyle çorba içmeye davet eden türden biri değildi. Bir keresinde pazarda ona yaklaşıp Leonardo’nun ödünç verdiği birkaç çizimi yüzüne doğru salladım – kışkırtmak için “Rekabeti buradan inceleyebilirsin,” dedim – ama Michelangelo ters ters baktı ve “Perugino’dan bir şeyler çalan bir cavolo26 ile ilgili hiçbir şey yapmak istemediğini söyledi. Beni duyması cesaret verici olsa bile tasarımlarını görme konusunda hiçbir ilerleme kaydedememiştim.

Daha iyi görebilmek için muşambanın arkasına geçtim. İkinci adam altın yıldızları olan mavi bir pelerin giyiyordu – bu pelerin, Floransa Cumhuriyeti’nin hükümet başkanı Gonfaloniere Piero Soderini’ye aitti. Onunla tanışmış mıydınız? Kel, yuvarlak gözleri olan, pelerin giymiş bir güvercin hayal edin.

“İstediğin şeyin ne anlama geldiğini bilmiyorsun.” Michelangelo’nun sesi yaralı bir çocuk gibiydi.

Ve Soderini, “O taslağı buraya boşuna getirmediğini biliyorum,” diye yanıtladı.

Şaşkınlığım duyulmasın diye elimi ağzıma bastırdım. Taslak burada mıydı? Sessizce yere çöktüm, yüzüstü uzandım ve muşambanın altından bakmak için öne doğru kaydım. Michelangelo’nun ayakkabıları görünüyordu: Çamur ve mermer tozuyla kaplı, ağır, kahverengi iş botları. Ve gerçekten de yanında uzun bir kâğıt rulosu vardı. Yüce Meryem aşkına… Tasarımları buradaydı.

Soderini sesini alçaltarak babacan bir tonda çıkmasını sağladı. “Oğlum, biz yalnızız. Bana güvenebilirsin.”

Karşılıklı sözler bir süre daha devam etti ama Michelangelo’nun tartışmaları her zaman biraz sıkıcı oluyor – öyle değil mi? – o yüzden nihayet pes edip tasarımlarını açmaya başladığı zamana atlayalım. Çizimini ince bir altın varak tabakasıymış gibi özenli bir şekilde elinde tuttu ve Soderini taslağın ortaya çıkışını benim kadar dikkatle izledi.

Sofia fısıldadı, “Dai,27 bakmıyorlar, dai, dai.”

Elimi sallayarak onu susturdum.

Soderini açılmış çizime bakıp “Mucizevi,” diye mırıldandı.

Durduğum yerden bakınca o çizimin tek bir çizgisini bile göremiyordum, bu yüzden zıpladım ve hızla iskeleye tırmandım. Ruloyu kapatmayın, kapatmayın, kapatmayın. Sofia ayağımı tuttu ama elini tekmeledim. Tahta gıcırdasa da devam ettim. İskelenin üstü muşambayla örtülmemişti, bu yüzden de kenardan bakmak için düz yatmam gerekiyordu.

İlk başta, kahverengi tebeşir ve siyah mürekkeple yapılmış çizimin yalnızca bir köşesini görebildim. Şişkin bir baldır, onu kavrayan bir el, bükülmüş bir diz. Figür çıplak mıydı? Kendini yerden yukarı mı itiyordu? Başka bir çıplak adam eğilmişti. Üçüncüsü saldırı pozisyonu almıştı. Neler oluyordu?

Dirseklerimin üzerine kalktım.

Che roba,28 o çizim…

Cascina Muharebesi, Floransa tarihinin gizli yanlarındandır, öyleyse bunu nereden bileceksiniz? On dördüncü yüzyılda Floransalılar ve Pisalılar arasında gerçekleşen bir muharebeydi – evet, iki şehir ezelden beri savaş halindeydi. Floransalılar kazandı ama Michelangelo zafer ânını tasvir etmemişti. Hayır. Pisalıların Arno’da yıkanan Floransa ordusuna sürpriz bir şekilde saldırdığı o ânı, yani hikâyenin belirsiz bir bölümünü seçmişti. Michelangelo’nun çizimi, saldırı kadar şoke ediciydi; nehirden çıplak adamlar fırlarken tamamen zırhlı askerler arkadan hücum ediyordu. Bugün bu tür tabloları görmeye alışkınız ama on beş yıl önce hiç kimse böyle çarpıcı, düzensiz bir şey görmemişti. Her biri bir öncekinden daha şaşırtıcı olan bir düzineden fazla figür vardı. Kaburgaları derisine baskı yapan çıplak sırtlı bir adam; gözlerinde dehşetle yerde uzanan sakallı bir asker; sudan fırlayan rahatsız edici bir çift el, herkes panik içinde birbirine dolanmış… Böyle çizebilen herkes kesinlikle resim de yapabilir. O askerler gibi nefesimin kesildiğini hissetmiştim.

Eskiz defterimi açtım ve kopyalamaya başladım. (Ah, keşke o çizimlerden bazılarını size gösterebilseydim. Hayır, hayır, eskizlerimi asla yakmam ama hayat işte… Bazıları sel, yangın ya da aşırı hevesli bir hizmetçi nedeniyle kaybolur. Kiminin sonu da taşınırken gelir – yolda yitip giderler ya da arkamda bırakırım. Asistanlar da bir çizimi oradan oraya götürürler; incelediklerini düşünmek hoşuma gidiyor ama bazen onları satmalarından korkuyorum. Ne zaman bir tanesinin eksik olduğunu fark etsem, kendimi bir kavanoz bozuk lacivert boya kadar kötü hissederim. Muhtemelen hatırladığımdan daha fazlasını kaybetmişimdir; önemsiz çizimlerin anıları, diğer çöplerle birlikte pencereden dışarı atılıp gitmiştir. Ya da belki önemsiz olanları unuttuğum falan yoktur; hatırlamak, özlemek ve pişmanlık duymak onları önemli kılıyordur.) Michelangelo’nun taslağını kopyalamaya o kadar odaklanmıştım ki Leonardo’nun boya fırçalarından birinin iskelenin kenarına doğru yuvarlandığını fark etmemiştim. Ufacık bir fırçanın çok yüksekten düşüp mermer bir zemine çarptığında bu kadar gürültü çıkarabilmesi inanılmaz, değil mi?

İki adam etraflarında döndüler. Sofia haykırdı ve kısmen bağladığı giysilerini kaldırarak odanın diğer tarafına koştu, kapıdan dışarı fırladı. Soderini kıkırdadı. Michelangelo ise durumu bu kadar komik bulmadı. “Cosa fai?”29

Ayağa kalktım. “Buongiorno,30 maestro.” Pantolonumu toparlamadığıma anında pişman oldum.

“Cosa fai?” Bu kadar tuhaf birine göre Michelangelo şaşırtıcı derecede hızlıydı. Ben tepki veremeden iskeleye tırmanmaya başlamıştı bile.

“Michelangelo,” diye seslendi Soderini. “Bu, Urbinolu genç Raffaello. Sadece bir öğrenci, buraya da çalışmaya gelmiştir, canını sıkmaya değecek bir şey olmadığına eminim.”

Üstümü başımı beceriksizce düzeltirken “Evet maestro. Büyük bir hayranınızım,” dedim.

İskelenin tepesine çıkarken “Hırsız!” dedi Michelangelo. Benden sekiz yaş büyüktü ama önemli ölçüde daha varlıklıydı, değil mi? O gün, kirli gri bir tunik (bir zamanlar mavi olabilirdi ama artık gri görünüyordu) ve baldırına kadar gelen lağım sularında yürüyen sokak temizlikçilerine uygun hantal kahverengi iş botları giyiyordu. Dağınık siyah saçları ve kaba bir sakalı vardı – berbere hakaret mi etmişti? – ama pis kokusu bir yana, onunla ilgili en çarpıcı şey etrafa yaydığı güçlü dalgalardı. Tam olarak ne dalgasıydı bunlar? Tutku, öfke, korku? Peder Ficino, bunu uygun şekilde nasıl adlandıracağını bilirdi, değil mi? (Adını muhakkak duymuşsunuzdur. Hani şu Medici bahçelerindeki hümanist bilgin? Evet, işte o Ficino.) Yaşlı rahip ona ne derdi? Terribilità31 mı? O şey her neyse, daima orada ve her zaman dizginsiz. Michelangelo’nun öfkesine dair söylentiler duymuştum ama yakından bu kadar korkunç olmasını beklemiyordum. Alnındaki damarın zonklaması mı yoksa deforme olmuş burnunun (kıskanç bir çırakla tartışırken kırıldığını duymuştum) öfkeden kızarması mı yahut da kaslarının seğirmesi ya da bakışları mı; onu bu kadar korkutucu kılan şey neydi? O gün, muhtemelen kafama indirilecek ve tek darbesiyle burnumu uçurabilecek o ağır mermer çekiciydi.

“Şey, Sanzio.” Soderini yerden seslendi. “Şimdi kaçmanın tam zamanı olabilir.”

O mermer çekicinin ilk darbesi eskiz defterimi elimden aldı. Sayfalar uçtu. Düşen birkaç sayfayı alırken kulağımın yanından geçen çekicin havada çıkardığı sesi duydum. Bir daha eğildim ve iskeleden aşağı koştum. Çizime bir an için baktım ama o sırada Michelangelo da çoktan aşağı inmişti. Çekici kaldırdı, yeniden savurdu. Kafamı zar zor kurtardım ama kalbim tamamen başka bir konuydu.

Ne zaman Leonardo’nun bir işinin kopyasını çıkarsam, ustanın nereden başlayıp nereye doğru ilerlediğini hissederim. Örneğin ipek tüccarının karısının portresini kopyaladıktan sonra, çizgilerinin inceliği, gölgelerin ustalığı ve fırça darbelerine yeni bir soluk getirmesi hakkında bir his geliştirdim. O zamanlar bunu asla söylemezdim ama Vinci’nin ustalığı ulaşabileceğim mesafedeydi. Öte yandan Michelangelo’nun çizimi şimdiye kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Figürleri heykelsiydi; geriye, yanlara ve öne doğru öyle bir güçle patlıyordu ki sanki resim düzleminden fırlıyormuş gibi hissettiriyordu. Leonardo her zaman güzelliği hedef aldı – içgüdüsel olarak anladığım bir şey – ama Michelangelo’nun hedefi başkaydı ve ne olduğunu bilmiyordum.

Oldukça farklı bir şey.

Ve bunu nasıl alt edeceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu.

1
...
...
10