Ben doğmadan bile önce Urbino dükü olan Guidobaldo da Montefeltro’nun ölümünü ne zaman düşünsem, kendimi suçlu hissediyorum. İyi bir adamdı o – bana bir tüccarın, dükün ya da kralın önünde nasıl eğileceğimi öğreten babamın hamisiydi – ama onun yasını gerektiği gibi tuttum mu? Hayır. Ölüm haberini duyunca gülümsedim. Dükün halefinin Francesco Maria della Rovere adında genç bir adam olduğu herkes tarafından biliniyordu. Doğru, della Rovere dedim. Yeni düküm, o zamana kadar yaklaşık beş yıldır kilisenin başı olan Papa II. Julius Giuliano della Rovere’nin yeğeniydi. Vatikan’da çalışmam için beni davet edebilecek biri varsa, o da Papa’nın yeğeniydi. O tarihlerde, Michelangelo Papa için çalışmaya başlayalı hemen hemen üç yıl olmuştu, bense yirmi beş yaşındayken Papa’nın dikkatini çekecek kadar iyi bir şey yaratmaya çalışıyordum: Portreler, dolap kapakları, ibadet için kullanılacak şeyler, altarlar; ama her ne kadar hamiler bana hayran olduklarını iddia etseler de yıldızım henüz Roma’nın güneyine doğru kaymamıştı. Resme güvenmeyi bırakıp uçmayı öğrenmek için politik bağlantılarımı kullanmanın zamanı gelmişti.
Urbino’da attan iner inmez ilk gördüğüm şey, babamın tablolarından birini bir kova banyo suyuymuş gibi düşüncesiz bir tavırla saraydan çıkaran bir hizmetçiydi. Personel, eşyalarını saraydan çıkarmaya başlamadan önce yaşlı dükün cenazesini bile beklememişti. Kilimler, gümüşler, sandalyeler, hepsi tek sıra halinde götürülüyordu. O hizmetkârların beni tanıdığını biliyordum, peki nasıl oluyor da bir tanesi bile babamın tablolarını bana vermeyi teklif etmiyordu? “Bunu nereye götürüyorsunuz?” diye sordum.
Hizmetkârlardan biri “Dük’ün emri var,” dedi ve yürümeye devam etti.
Altından yapılma gösterişli bir aynayı saraya taşıyan başka bir hizmetçi, “Sizi arıyor,” dedi.
“Nerede?”
“Atölyede.”
“Grazie mille.”35 Kahverengi pantolonumdaki tozu silktim (şehre girmeden önce matem rengi olduğu için kahverengilere bürünmüştüm) ve kendimi yeni düke takdim etmek üzere yola koyuldum.
Francesco Maria’yı yıllardır tanırdım. Ben yirmi yaşındayken (o kaç yaşındaydı, hımm, on dört mü?) dükün halefi seçilmesi şerefine onun portresini yapmak için beni tutmuşlardı. O zamanlar bu işi almakla gurur duyuyordum ama şimdi… Çehresi düz ve garip, kompozisyon durağan ve kürk astarlı ceket o kadar cansız ki beni utandırıyor. Ama o resimde beni en çok rahatsız eden neydi biliyor musunuz? O elma. Francesco Maria, Urbino’yla, ailesiyle veya herhangi bir düklükle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen o elmayı elinde tutmakta ısrar etmişti. Della Rovere aile armasını temsilen bir meşe palamudu tutmasını sağlamaya çalıştım ama olmadı. “Elmaları seviyorum!” Müstakbel bir dükle tartışacak durumda değildim, bu yüzden gülümsedim ve görev bilinciyle saçma sapan meyveyi resme ekledim. Daha sonra Dük Guidobaldo bana bunu sorduğu zaman, yeğeninin verimli bir lidere dönüşmesini temsil ettiğine dair bir hikâye uydurdum. Hikâyeyi beğendi, bu yüzden öyle kaldı ama ondan sonra Francesco Maria’nın muhakeme yeteneğine pek güvenmedim. Aradan beş yıl geçtikten sonra hâlâ mantıksız bir şekilde elma talep eden türden bir adam mıydı acaba?
Ben yokken Urbino’da hâlâ babamın atölyesini – pardon benim atölyemi – yöneten Evangelista’yı atölyenin dışındaki avluda volta atarken buldum, endişeli görünen genç asistanlardan oluşan bir kalabalık da onu izliyordu. Evangelista’ya bir an için bakmak bile ters giden bir şeyler olduğunu anlamama yetmişti. Zor bir şey söylemek zorunda olduğunu her zaman anlardım, bana bakmamak için her yere – yere, gökyüzüne, kollarındaki siyah kıllara – bakardı. Sadece yalan söylediğinde gözlerimin içine bakıyordu. O gün de titreyen ayaklarına bakarak “Beni içeri almıyor. Aletlerimiz, tablolarımız onda. Her şey orada. Her şey,” dedi.
Asistan kalabalığı bana baktı.
İlgisiz görünmeye çalışarak, “Ne yapacakmış? Resimlerimizi dükalığın malı ilan edip bizi gönderecek miymiş?” dedim.
Evangelista sakalını ovuşturdu. Cevap vermek zorunda değildi. Dük bir düktü; canının istediği her şeyi yapabilirdi.
Ah, mükemmel bir şekilde yedi adımla eşiğe vardığımdan emin olmak için geri dönüp adımlarımı sayarak yürümek istiyordum ama böyle bir anda, batıl inançlı davranışlarla asistanlardan oluşan kalabalığı paniğe sevk etmek de istemiyordum. Bunun yerine sessizce dörde kadar saydım, derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım. Babamın atölyesindeki – benim atölyemdeki – hareketlilik birden sona erdi: Yeni Urbino Dükü köşede durmuş, bir yığın tahta tuvali beceriksizce çevirirken, bir bardağa suluboya konulmuştu, su dolu kovalara fırçalar batırılmış, paçavralar top halinde yerlere atılmıştı. Francesco Maria, onu son gördüğümden beri büyümüştü. Saçları dökülüyordu ama sakalı sıktı. Henüz on sekiz yaşındaydı ama şimdiden orta yaşlıymış gibi görünüyordu. Neden tüm vücudunu kaplayan bir zırh giydiğini sormadım. “Yetenekli olduğunu sanıyordum. Bunu sen mi yaptın?” Yeni dük, çarmıha gerilme resmini gösteriyordu. Figürler tuhaftı. Renkler yumuşaktı. Bir üslup yoktu.
Yerden bir bez parçası alıp özenle katladıktan sonra başımı iki yana salladım.
“Bu korkunç.” Ahşap paneli yere bıraktı ve bir tane daha aldı. “Ya bu?” Kutsal Aile resmi. Perspektif zayıftı. Joseph’in elleri için söyleyebileceğiniz en hafif kelime tuhaf olurdu ve bebek İsa… Öff, çirkindi.
“Hayır ekselansları.”
“Buranın senin atölyen olduğunu sanıyordum.”
“Buradan uzakta çalışıyorum ve burayı adamlarıma bıraktım.”
“Senin yaptığın bir şeyi görmek istiyorum,” diyerek sözümü kesti.
“Perugia’da yapım aşamasında olan yeni altar panomu görmeniz için size eşlik etmekten onur duyarım.”
“Perugia’da olanlar kimin umurunda? Buradaki bir şeyi görmek istiyorum. Derhal.”
Alay ederek en yeni altar panomu buraya getirmeyi önerebilirdim ama sözüme inanabilir ve bunu yapmamı bekleyebilirdi. Kraliyet ailesi çok mantıksız davranabiliyor, değil mi? Onun yerine eskiz defterimi açtım. “Bu çizimlerin en kötüsü, Urbino’da yapılan her şeyden daha iyidir.”
Çizimlerime bakarken elini salladı. “Eski dük, Floransa’nın ardında ikinci sırada olmamızdan memnundu.” Kollarını kavuşturmaya çalıştı ama zırhı yeterince bükülmedi, bu yüzden de beceriksiz bir hareketle ellerini kalçalarına koydu. “Floransa’nın yenilmeyecek kadar güçlü olduğunu düşünüyordu: ‘Floransa beşinci element gibidir,’ derdi. ‘Bir insan nerede Toprak, Su, Hava ve Ateş buluyorsa, orada bir Floransalıyı da bulur.’” Dük bir şövaleyi tekmeledi ve şövale devrildi. “Onun aksine ben ikinci sırada olmaktan memnun değilim.”
“Ben de.” Şövaleyi aldım ve tekrar ayaklarının üzerinde durmasını sağladım.
“Ama yine de burada – dükalığımın en saygıdeğer ressamı olarak – sıradan bir uşak gibi paçavraları katlıyor ve şövaleleri topluyorsun. Seni Roma’ya nasıl göndereceğim?”
Hemen ayağa kalktım ve ceketimi düzelttim. “Roma mı dediniz majesteleri?” Ses tonumu, kalın bir şaşkınlık katmanıyla süsledim.
“Ama orada başarılı olacak yeteneğe sahip olduğundan şüpheliyim.”
Kraliyet ailesi alçakgönüllülüğü her zaman takdir eder, değil mi? Ben de, “En ufak bir yetenek kıvılcımı bile büyük bir aleve dönüşebilir ekselansları,” diye karşılık verdim.
Küçümseyen bir tavırla “Sorun şu ki,” diye ekledi Dük, “bir kıvılcım bile olduğundan şüpheliyim.”
Dük’ü şiddetli bir ateş yakma yeteneğime ikna edecek kadar iyi bir çizim arayarak eskiz defterime göz gezdirirken yüz hatlarımı sakin tuttum.
“Çizdiğin portrem…” Dük’ün boğazındaki gerginliği sesinden anlıyordum.
Defteri karıştırmayı bıraktım. Sorun buydu demek…
“Korkunç!” diye haykırdı.
Omuzlarım dik bir şekilde ona döndüm. “Yirmi yaşındaydım ama sizin aksinize, o kadar erken bir yaşta o kadar da yetenekli değildim.”
Gözleri kısıldı. “Ünlü olursan, o rezil portre de ünlü olur.”
Neredeyse ona, ne kadar ünlü olursam olayım, o rezil portrenin kimsenin umurunda olmayacağını söyleyecektim, ama bunun yerine, “O portre benden bağımsız olarak ünlü olacak ekselansları, çünkü onun konusu sizsiniz ve insanlar sizi daima önemseyecek,” dedim.
“Bu doğru,” diye burnunu çekti. “Yeteneksizlik olayını bir kenara bırakabilirdim…”
İki gamzemi de ortaya çıkaracak kadar gülümsedim.
“…tabii amcamın sarayında beni gerektiği gibi temsil edebileceğini düşünseydim.”
Elimi kalbime bastırıp “İtibarınız güvende. Çağdaşlarıma bakılırsa ben ideal saray mensubu, mükemmel yüz, mükemmel nezaket, mükemmel…”
“Bunlar umurumda değil.” Bu cümleyi sanki bir bahçede çember çeviren kızlar kadar önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi söylemişti. “Urbino’ya sadık olup olmadığını bilmem gerekiyor. Bana sadık olup olmadığını da…”
“Sì certo, ekselans…”
“Seni Roma’ya gönderirsem, bana bir söz vermelisin.” Şıngırtılar çıkararak ileri doğru bir adım attı. Zırhı parladı; acaba o sabah mı cilalamıştı?
Ben de “Ne isterseniz,” diye cevap verdim.
Zırhlı yumruğunu açınca elindeki şişe ortaya çıktı.
Alıp ışığa tuttum. İçindeki toz beyazdı. “Alçıtaşı mı, yoksa…”
“Arsenik.”
Zehir şişesini döşeme tahtalarına düşürdüm.
“Onu al.” Bir tabureye oturarak yumruğunu miğferinin tepesine vurdu ve emrinde koca bir asker ordusu olduğunu, oysa benim sadece fırçalardan oluşan bir ordum olduğunu vurguladı.
Emrini yerine getirdim ama şişeyi masaya bıraktım ve titreyen elimi pantolonuma sürttüm. Bacağım yanıyor muydu? Zehir pantolondan geçebilir mi?
“Bramante’nin bitiremediği işi senin bitirmeni istiyorum,” dedi Dük. “Michelangelo.”
Geri adım atmış ya da parmaklarımı saçlarımın arasından geçirmiş olabilirim, hatırlamıyorum; tek hatırladığım kafamın çok karışmış olduğuydu. “Anlamıyorum, benden Michelangelo’nun heykeltıraşlık işlerinden birini bitirmemi mi istiyorsunuz, yoksa…”
Dük hiçbir uyarıda bulunmadan zırhlı eliyle başımın yan tarafına öyle sert vurdu ki geriye doğru sendeledim. Ellerimi yüzüme bastırdım – yanağım sızlıyordu – ve ayaklarım birbirine dolandı. Düştüm, kalçam tahta zemine sertçe çarptı. “Bunu iyi anla evlat,” diye hırladı. “Urbino’yu rekabetten kurtarmanı istiyorum. Sonsuza kadar.” Sadece inlemeyle karşılık verdiğimde, Dük beni tekmeleyecekmiş gibi bir hareket yaptı. Midemi korumak için bacaklarımı kaldırdım ama vurmadı. Henüz değil. “Seni neden Roma’ya göndermek istediğimi biliyor musun?”
Başım zonkluyor, kulaklarım uğulduyordu.
“Çünkü Papa…tavanı boyaması için bir ressam arıyor. Sistine Şapeli’nin tavanını.”
Ellerimi yüzümden çekip Dük’e baktım. “Sistine Şapeli mi?”
Başını sallayarak onayladı.
Dük’ün darbesinin etkisiyle yanağım zonklarken kalbim de heyecandan güm güm atıyordu. Sistine mi? Kardinaller Heyeti’nin papaları seçmek için toplandığı, Hıristiyan âleminin en kutsal şapellerinden biri mi? Bu doğru olabilir miydi? Papa Julius’un amcası Papa IV. Sixtus, bu şapeli 1470’lerde inşa ettirmiş, duvarlarını süslemek için dönemin en büyük ustalarını tutmuş ve bu şapele kendi adını vermişti: Sistine yani “Sixtus’un”. O büyük şapelin tavanını süslemesi için yeni bir ressam tutmak, Papa’nın amcasını onurlandırmasının uygun bir yoluydu. Ve Dük de Papa’nın yeğeni olduğuna göre…
Sızlanmayı bıraktım.
Dük eğildi, yakamı tuttu ve şöyle dedi: “Senin gibi Urbino vatandaşı olan Donato Bramante, Papa için çalışıyor ve o, yarımadanın en büyük mimarı olarak kabul ediliyor. Papa için çalışan en büyük ressam olmak istemiyor musun?”
Dudaklarımı yalamaya çalıştım ama ağzım çok kurumuştu. “En çok istediğim şey bu,” diye fısıldadım.
“İyi o zaman.” Ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü. “Amcama mektup yazıp seni Sistine için tavsiye edeceğim.”
“Ben… Ben…” Ayağa kalktım.
“Süslü püslü minnettarlık sözlerine gerek yok. Sözünü tutarak bana teşekkür edebilirsin.”
Kapıya uzandı ve aaah, ben o an ne yaptım dersiniz? “Bunu yapmayacağım,” dedim.
“Ne?”
Dük’ün o an nasıl göründüğünü bilmiyorum çünkü gözlerimi ayakkabılarımdan ayırmadım – bir çift kahverengi deri ayakkabı, bir parmağında bir damla kırmızı boya vardı. “Kimseyi zehirlemeyeceğim,” dedim.
“Michelangelo senin rakibin.” O son sözü “şeytan” der gibi söylemişti.
“Sì.”36
“Kariyerini sona erdirebilirim.”
Kasnaktaki ip gibi kıvrılan midemle, “Sì,” diye tekrarladım.
“Yetenekten yoksun olduğunu biliyordum.” Bunu söyler söylemez de kapıyı sertçe açtı. Dışarıda, Evangelista ve asistanlarım, “Çok kötü, şimdi Sistine’in ihtişamı başka birine gidecek,” diye alay eden Dük’e bakakaldılar. Dük avluda şıngırdaya şıngırdaya yürürken asistanlar fısıldaşmaya başladı: Atölye kapanıyor muydu? İşsiz mi kalacaklardı? Dük onları işe alır mıydı?
Evangelista aceleyle içeri girdi ve arkasından kapıyı kapadı. “Ne oldu?”
“Hiçbir şey, o…onun…” Masadaki bir sandalyeyi düzelttim, sonra bir tane daha ve bir tane daha. “Yıllar önce portremi beğenmemişti, hepsi bu. İşlerimden hoşlanmıyor.”
Evangelista dirseğimi tuttu. “Peki ne yapıyoruz?”
“Burada kalmalı ve o müsaade ettiği sürece atölyeyi çalıştırmaya devam etmelisin. Ben de elimden gelen tek şeyi yapacağım.” Evangelista’nın omzunu sıktım ve “Resim,” dedim. Beni Roma’ya götürmesi için siyasete güvenemezdim, değil mi? Hayır, o kadar iyi olmalıydım ki onlara rağmen oraya gitmeliydim.
О проекте
О подписке
Другие проекты