Читать книгу «Kayıp İtfaiye Arabası» онлайн полностью📖 — Пер Валё — MyBook.
image

5

Yangın yeri öyle bir çevrilmişti ki üniformalı polislerden oluşan bir kordondan başka bir şey görünmüyordu. Martin Beck ve Kollberg arabadan iner inmez polislerden ikisi yanlarında bitti.

“Hey siz, nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?” dedi birisi bilmiş bilmiş.

“Arabayı o şekilde oraya park edemezsiniz, görmüyor musunuz?” dedi diğeri.

Martin Beck tam kimliğini gösterecekti ki Kollberg onu durdurup konuştu:

“Affedersiniz, memur bey ama sakıncası yoksa, adınızı söyler misiniz?”

“Sana ne bizim adımızdan?” dedi birinci polis.

“Kenara çekil,” dedi ikinci polis. “Yoksa birilerinin başı fena hâlde belaya girebilir.”

“Orası şüphesiz,” dedi Kollberg. “Asıl soru, kimin başı belaya girecek.”

Kollberg’in aksiliği dış görünüşünden de belliydi. Koyu mavi trençkotu rüzgârda iki yana savruluyordu. Yakasını ilikleme zahmetine girmemişti ve kravatı ceketinin sağ cebinden sarkıyordu, eski püskü şapkası da başının arkasına düşmüştü. İki polis birbiriyle bakıştı. İçlerinden biri bir adım yaklaştı. İkisi de pembe yanaklıydı ve yuvarlak mavi gözlüydü. Martin Beck adamların, Kollberg’in alkollü olduğuna karar verdiklerini, ona el atmaya hazırlandıklarını fark etti. Kollberg onları kıyma yapardı, hem fiziksel hem de zihinsel olarak, üstelik bu altmış saniyeyi geçmezdi ve ertesi sabah, işsiz uyanma ihtimalleri çok yüksekti. O gün kimse için kötü dilekte bulunamayacaktı, bu yüzden çabucak kimliğini çıkarıp iki polisten daha agresif olanın burnunun dibine soktu.

“Bunu yapmamalıydın,” dedi Kollberg kızarak. Martin Beck iki polise bakıp açık açık konuştu:

“Daha kırk fırın ekmek yemeniz lazım. Hadi gel, Lennart.”

Yangından geriye kalan tam bir enkazdı. Yüzeyden bakıldığında evden geriye bir tek temeli kalmıştı, bir bacası ve kapkara tahtalar, kararmış tuğlalar ve devrilmiş kiremitlerden oluşan tepeleme bir moloz yığını vardı görünürde. Her şeyin üstündeyse yakıcı bir is ve yanık maddelerin kokusu asılıydı. Gri tulumlu altı uzman yangından kalanların çevresinde takılıyor, sopalar ve kısa küreklerle külleri dikkatlice dürtüklüyorlardı. Arka bahçeye iki kocaman elek kurulmuştu. Yerde hâlâ hortumlar vardı ve yolun ilerisinde bir itfaiye arabası bekliyordu. Ön koltukta iki itfaiyeci taş kâğıt makas oynuyordu.

On metre ötede, ağzında piposu, elleri ceplerine sokulmuş hâlde, yapayalnız kasvetli birisi dikiliyordu. Stockholm’ün Cinayet Masası’ndan Fredrik Melander’di bu ve kendisi yüzlerce zor soruşturmanın ustası olmuştu. Genelde zekâsı, muhteşem hafızası ve sarsılmaz sakinliğiyle tanınırdı. Yakın çevresinde de ne zaman ulaşılmaya çalışılsa, muhakkak tuvalette olmasıyla meşhurdu. Mizah anlayışı yok değildi ama çok hafifti; cimri ve sıkıcıydı, hiçbir zaman parlak fikirlere ya da ani ilhamlara kapılmazdı. Kısacası, birinci sınıf bir polisti.

“Selam,” dedi piposunu ağzından çıkarmadan.

“Nasıl gidiyor?” dedi Martin Beck.

“Ağır.”

“Bir sonuca varabildiniz mi?”

“Pek sayılmaz. Çok dikkatli ilerliyoruz. Zaman alacak.”

“Neden?” diye sordu Kollberg.

“İtfaiye buraya geldiğinde ev çoktan çökmüştü ve söndürme işlemi başladığında çoktan yanıp küle dönüşmek üzereydi. Kovalarla su döküp yangını kolayca söndürmüşler. Sonra gece hava iyice soğumuş ve hepsi kocaman bir tabaka şeklinde donup kaskatı olmuş.”

“Ne kadar da güzel bir hikâye,” dedi Kollberg.

“Doğru anlamışsam, o zaman bu yığını katman katman dikkatlice soymaları gerek.”

Martin Beck öksürdü ve şöyle dedi:

“Ya cesetler? Bulunmuş mu?”

“Biri,” dedi Melander.

Piposunu ağzından çıkardı, sapıyla yanmış evin sağ tarafını işaret etti.

“Orada,” dedi. “On dört yaşındaki kız galiba. Tavan arasında uyuyan.”

“Kristina Modig mi?”

“Evet, adı buymuş. Onu bu gecelik orada bırakacaklarmış. Birazdan karanlık çökecek, gün ışığı haricinde çalışmak istemiyorlar.” Melander tütün kesesini çıkardı, piposunu güzelce doldurup yaktı. Sonra konuştu:

“Sizde işler nasıl gidiyor?”

“Harika,” dedi Kollberg.

“Evet,” dedi Martin Beck. “Özellikle Lennart için. Önce Rönn’le gırtlak gırtlağa geldiler…”

“Gerçekten mi,” dedi Melander, hafifçe kaşlarını kaldırıp.

“Evet. Arkasından sarhoş diye iki polis tarafından neredeyse nezarete atılacaktı.”

Melander sakin bir şekilde, “Ah, evet,” dedi. “Gunvald nasıl?”

“Hastanede. Beyin sarsıntısı.”

“Dün gece çok iyi iş çıkarmış,” dedi Melander.

Kollberg evden kalanları inceledi, silkelenip ekledi:

“Evet, itiraf etmeliyim ki öyle. Amma soğuk lan.”

“Fazla vakti yokmuş,” dedi Melander.

“Hayır, hiç,” dedi Martin Beck. “Peki ev o kadar kısa sürede nasıl o kadar hızlı yanmış?”

“İtfaiyeciler açıklayamadı.”

“Hımmm,” dedi Kollberg.

Park edilmiş itfaiye arabasına baktı ve aklındaki başka bir düşünceyi takip etti.

“O adamlar neden hâlâ orada? Şu anda burada yanabilecek tek şey itfaiye arabası, değil mi?”

“Közleri söndürüyorlar,” dedi Melander. “Rutin işler.”

“Ben küçükken bir kere çok komik bir şey olmuştu,” dedi Kollberg. “İtfaiye binasında yangın çıktı ve bütün bina, içindeki itfaiye araçlarıyla beraber yandı, bütün itfaiyeciler de dışarıda durup seyretti. Nerede olduğunu hatırlamıyorum.”

“Eh, hiç öyle olmamıştı. Olay Uddevalla’da meydana gelmişti,” dedi Melander. “Tamı tamına ayın onunda…”

“Ah, çocukluk anılarımı rahat bıraksaydın bari,” dedi Kollberg sinirle.

“Yangını nasıl açıklıyorlar o hâlde?” diye sordu Martin Beck.

“Bir şey açıkladıkları yok,” dedi Melander. “Teknik soruşturmadan çıkacak sonuçları bekliyorlar. Tıpkı bizim gibi.”

Kollberg ümitsizliğe kapılarak etrafına baktı.

“Kahretsin ya, amma soğuk,” dedi tekrar. “Burası açık bir mezar gibi kokuyor.”

“Açık bir mezar zaten,” dedi Melander ciddiyetle.

“Hadi gel, gidelim,” dedi Kollberg, Martin Beck’e.

“Nereye?”

“Eve. Burada ne yapıyoruz ki zaten?”

Beş dakika sonra, arabada oturmuş güneye doğru yol alıyorlardı. “O gerzek gerçekten Malm’ı neden takip ettiğinden bihaber miymiş?” diye sordu Kollberg, Skanstull Köprüsü’nden geçerlerken.

“Gunvald’ı mı kastediyorsun?”

“Evet, başka kimi olacak?”

“Bildiğini sanmıyorum. Ama böyle şeyler belli olmaz.”

“Bay Larsson’a zekâ küpü diyemeyiz…”

“Eylem adamı işte,” dedi Martin Beck. “Onun da iyi olduğu noktalar var.”

“Evet, tabii ama neyin peşinde olduğu hakkında hiçbir fikri olmaması da tuhaf.”

“Bir adamı takip ettiğini biliyordu ve bu ona yetiyordu.”

“Emir nasıl gelmişti?”

“Gayet basit. Göran Malm denen bu adamın Cinayet Masası’yla alakası yoktu. Onu başka birisi yakalayıp bir şeyden dolayı tutuyormuş. Onu gözaltında tutmaya çalışmışlar ama olmamış. Böylece salmışlar ama ortadan kaybolmasını istememişler. İşleri başından aşkın olduğu için Hammar’dan yardım istemişler. O da Gunvald’dan, ekstra bir iş olarak takip etmesini istemiş.”

“Neden sırf ondan?”

“Stenström öldüğünden beri, Gunvald o konuda en iyi kişi olarak görülüyor. Her neyse, sonunda dahiyane bir fikir olduğu görüldü.”

“Hangi anlamda?”

“Şu anlamda, sekiz kişinin hayatı kurtuldu. Sence o ölüm kapanından Rönn kaç kişiyi kurtarabilirdi? Ya da Melander?”

“Kesinlikle haklısın,” dedi Kollberg ağır ağır. “Belki de Rönn’den özür dilemeliyim.”

“Bence dilemelisin.”

Güneye doğru giden arabalar şimdi çok ağır ilerliyordu. Bir süre sonra Kollberg şöyle dedi:

“Adamın takip edilmesini isteyen kimdi?”

“Bilmiyorum. Hırsızlık masası sanırım. Yılda üç yüz bin hırsızlık ve soygun vakasıyla ya da her neyle uğraşıyorlarsa aşağı yemeğe inmeye bile zor vakit buluyorlar. Pazartesi bütün ayrıntıları öğrenmeliyiz. Orası kolay.”

Kollberg başıyla onayladı ve arabanın bir on metre daha sürünmesini izledi. Sonra yine durdular.

“Sanırım Hammar haklı,” dedi. “Gayet sıradan bir yangındı.”

“Eh, şüphe uyandıracak derecede hızlı yanıp kül oldu ama,” dedi Martin Beck. “Ve Gunvald dedi ya…”

“Gunvald salağın teki,” dedi Kollberg. “Hep bir şeyleri kafasından uyduruyor. Birçok doğal açıklaması olabilir.”

“Örneğin?”

“Örneğin bir nevi patlama. Oradakilerin bazıları hırsızdı ve evde yüksek patlayıcılar barındırıyorlardı. Ya da gardıroplarında bidonlarca benzin vardı. Ya da mazot. Şu Malm denen herif, serbest bıraktıklarına göre, büyük bir balık değildi herhâlde. Birisinin ondan kurtulmak için on bir kişinin hayatını riske atacak olması bana manyaklık gibi geliyor.”

“Eğer kundaklamaysa, o zaman Malm’ın peşinde olduklarını gösteren hiçbir işaret yok,” dedi Martin Beck.

“Hayır. Doğru,” dedi Kollberg. “İyi günümde değilim, değil mi?”

“Pek sayılmaz,” dedi Martin Beck.

“Ah, iyi, pazartesi günü anlarız.”

Bununla beraber sohbetleri sona erdi.

Martin Beck, Skärmarbrink’te inip metroya bindi. Hangisinden daha çok nefret ettiğini düşünüyordu: Aşırı kalabalık metrodan mı, yoksa trafikte salyangoz hızıyla sürünmekten mi? Fakat metroyla gitmenin bir artısı vardı. Daha hızlıydı. Hoş, eve koşması için bir sebep yoktu.

Fakat Lennart Kollberg’in bir sebebi vardı. Palander Caddesi’nde oturuyordu. Gun adında bir eşi, altı aylık bir kızı vardı. Karısı oturma odasında yüz üstü halıya uzanmış, bir tür açıköğretime çalışıyordu. Ağzında sarı bir kalem vardı ve açık duran kâğıtların yanında kırmızı bir silgi duruyordu. Üstünde eski bir pijama üstü, bacaklarını tembel tembel sallıyordu. İri kahverengi gözleriyle Kollberg’e bakıp, “Tanrım, bu ne hâl böyle,” dedi.

Kollberg paltosunu çıkarıp bir sandalyeye attı.

“Bodil yattı mı?”

Karısı başıyla onayladı.

“Berbat bir gündü,” dedi Kollberg. “Herkes üstüme geldi. Önce Rönn, düşünsene, sonra da Maria’da embesil iki polis memuru.”

Karısının gözleri ışıldadı.

“Ve senin hiç payın yok yani?”

“Neyse, pazartesi gününe kadar izindeyim.”

“Seni yormayacağım,” dedi karısı. “Ne yapmak istersin?”

“Dışarı çıkıp şöyle okkalı bir yemek yemek ve beş kadeh devirmek istiyorum.”

“Paramız yeter mi?”

“Evet. Aman ya, daha ayın sekizi: Bakıcı ayarlayabilir miyiz?”

“Herhâlde Åsa gelir.”

Åsa Torell henüz yirmi üç yaşında olmasına rağmen dul kalmıştı. Kollberg’in iş arkadaşlarından Åke Stenström denen bir polisle birlikte yaşıyordu ve genç adam, dört ay önce bir otobüste vurularak hayatını kaybetmişti.

Yerde yatan kadın gür kara kirpiklerini indirip enerjik bir havayla kâğıtlara dokundu.

“Bir seçenek daha var,” dedi. “Yatağa gidebiliriz. Daha ucuz ve daha iyi.”

“Hummer Vanderbilt de hiç fena değil,” dedi Kollberg.

“Yemeği aşktan daha çok düşünüyorsun,” diye sızlandı karısı. “Üstelik daha iki yıldır evliyiz.”

“Hiç de değil. Her neyse, benim daha iyi bir fikrim var,” dedi. “Hadi önce gidip yiyelim ve beş duble içelim, sonra da yatağa gidelim. Åsa’yı şimdi ara.” Telefonun yedi metrelik uzatma kablosu vardı ve zaten yerde duruyordu. Gun elini uzatıp cihazı önüne çekti, numarayı tuşladı ve karşı taraf açtı.

Gun konuşurken sırtüstü döndü, dizlerini göğsüne çekti ve ayaklarının tabanını halıya bastırdı. Pijama üstü biraz yukarı sıyrıldı.

Kollberg karısına bakarken karnının altından başlayıp bacaklarının ortasına doğru istemsizce incelen koyu renk tüyleri merakla inceledi. Gun telefonu dinlerken tavana bakıyordu. Bir süre sonra sol bacağını yukarı kaldırıp bileğini esnetti.

“Tamam,” dedi ahizeyi yerine koyup. “Gelecek. Buraya gelmesi bir saat sürer, değil mi? En son haberi duydun mu bu arada?”

“Hayır, neymiş?”

“Åsa polis olmak için başvurmuş.”

“Tanrım,” dedi Kollberg dalgın dalgın. “Gun?”

“Efendim.”

“Aklıma başka bir seçenek geldi, öncekinden de iyisi. Önce yatağa gideriz, sonra dışarı çıkıp yemek yer ve beş duble içeriz, sonra tekrar yatağa gideriz.”

“Ama bu şahane,” dedi karısı. “Burada, halıda mı?”

“Evet, sen Operakällaren’i arayıp bir masa ayırt.”

“Numarasını bul o zaman.”

Kollberg telefon rehberini karıştırırken gömleğinin düğmelerini açtı ve kemerini çıkardı; restoranın numarasını buldu ve karısının numarayı çevirdiğini duydu.

Arkasından karısı doğruldu, pijama üstünü başından yukarı çekti ve yere fırlattı.

“Neyin peşindesin? Yaramazlık mı yapıyorsun?”

“Aynen öyle.”

“Arkadan mı?”

“Sen nasıl istersen.”

Karısı kıkırdayıp arkasını dönmeye başladı ve bacaklarını kocaman açıp esnekçe dört ayak üstünde durdu, esmer başını öne eğip alnını kollarına dayadı.

* * *

Üç saat sonra, zencefilli soğuk içeceklerini içerken karısı Kollberg’e, Martin Beck metro istasyonunda gözden kaybolduğundan beri düşünmediği bir şeyi hatırlattı.

“Şu berbat yangın,” dedi. “Sence kasten mi çıkarıldı?”

“Hayır,” dedi Kollberg. “Buna inanamam. Bir sınırı olmalı.”

Yirmi küsur yıldır polisti, bundan daha iyi bir cevabı olmalıydı.

1
...
...
8