Читать книгу «Kayıp İtfaiye Arabası» онлайн полностью📖 — Пер Валё — MyBook.
image

4

8 Mart Cuma günü öğleden sonra, Gunvald Larsson, Kungsholms Caddesi’ndeki polis merkezinde bir odada oturuyordu. Üstünde polo yaka beyaz bir kazak ve uçuk gri takım elbise vardı. İki eli bandajlıydı ve başındaki bandajla General von Döbeln’i Finlandiya’daki Jutas savaşında gösteren o popüler resme benzemişti. Aynı zamanda yüzünde ve boynunda da iki bandaj vardı. Arkaya taranmış sarı saçlarının bir kısmı yanıp gitmişti, kaşları da öyle ancak çakı gibi mavi gözleri her zamanki gibi boş ve tatminsiz bakıyordu.

Odada birçok kişi vardı.

Örneğin Västberga’daki Cinayet Masası’ndan çağırılmış Martin Beck, Kollberg ve amirleri olan, en son bilgiye göre soruşturmadan sorumlu sayılan Evald Hammar. Hammar iri yarı, yapılı bir adamdı ve yele gibi gür saçları görevinden dolayı neredeyse ağarmıştı. Emekliliğe gün saymaya başlamıştı ve her ciddi şiddet suçunu, kendine karşı işlenmiş bir dava olarak algılardı.

“Diğerleri nerede?” diye sordu Martin Beck.

Her zamanki gibi kapıya oldukça yakın bir kenarda durmuş, sağ dirseğini dosya dolabına yaslamıştı.

“Hangi diğerleri?” diye sordu Hammar, soruşturma ekibini oluşturmanın kendi işi olduğunun bilincindeydi. Teşkilatta istediği ve birlikte çalışmaya alışkın olduğu her kim varsa çağıracak kadar etkiliydi.

“Rönn ve Melander,” dedi Martin Beck kısa ve öz.

“Rönn, Güney Hastanesi’nde ve Melander olay yerinde,” dedi Hammar kısaca.

Akşam gazeteleri masanın üstünde Gunvald Larsson’un önünde açık duruyordu ve Larsson bandajlı elleriyle, sinirli sinirli sayfaları karıştırıyordu.

“Kahrolası kolaycılar,” dedi, gazetelerden birini Martin Beck’e doğru itip. “Şu resme baksana.”

Resim üç kolonu kaplamıştı ve trençkotlu, dar kenarlı şapkalı bir genç adamı gösteriyordu. Yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle Sköld Caddesi’ndeki evin dumanı tüten yıkıntılarını bir bastonla dürtüyordu. Adamın çaprazlama arkasındaysa, resmin sol köşesinde, Gunvald Larsson, saf saf objektife bakarak dikiliyordu.

“Belki de hiç haber değerin yok,” dedi Martin Beck. “Şu bastonlu adam kimmiş?”

“Adı Zachrisson. İkinci Bölge’den bir çaylak. Tam bir geri zekâlı. Resmin altındaki yazıyı oku.”

Martin Beck kısa yorumu okudu.

Günün kahramanı Komiser Gunwald Larsson dün geceki yangında kahramanca hareket ederek pek çok insanın hayatını kurtardı. Burada da tamamen yıkılan evden kalanları incelerken görülüyor.

“Lanet olasıca beceriksizler sağı solu karıştırmakla kalmamış,” diye mırıldandı Gunvald Larsson, “bir de…”

Başka bir şey demedi ama Martin Beck ne demek istediğini kavramıştı ve düşünceli bir hâlde başını salladı. İsim de yanlış yazılmıştı. Gunvald Larsson fotoğrafa iğrenerek baktı ve gazeteyi koluyla öteye itti.

“Hem de moron gibi çıkmışım,” dedi.

“Meşhur olmanın cilveleri işte,” dedi Martin Beck. Gunvald Larsson’dan hazzetmeyen Kollberg, isteği dışında etrafa saçılmış gazetelere gözlerini kısarak baktı. Bütün fotoğraflar yanlış yönlendiriyordu ve her ön sayfa, şaşaalı manşetlerin altındaki Gunvald Larsson’un dimdik bakan gözleriyle bezeliydi.

Kahramansı işler, kahramanlar ve kim bilir daha neler neler, diye düşündü Kollberg, bezgince iç geçirerek. Bir sandalyede kamburunu çıkarmış, şişko ve çuval gibi oturuyordu, dirsekleri çalışma masasındaydı.

“O hâlde ne olduğunu bilmediğimiz garip bir konumdayız yine?” dedi Hammar ciddi bir şekilde.

“Hiç garip değil,” dedi Kollberg. “Şahsen benim ne olduğundan haberim bile yok.”

Hammar ona eleştirir gibi bakıp şöyle dedi:

“Yani yangın kundaklama mıydı, değil miydi bilmiyoruz.”

“Neden kundaklama olsun ki?” diye sordu Kollberg.

“İyimser işte,” dedi Martin Beck.

“Tabii ki bal gibi kundaklamaydı,” dedi Gunvald Larsson. “Ev resmen gözümün önünde infilak etti.”

“Yani yangının, Malm denen adamın odasında başladığından eminsin?”

“Evet. Adım gibi.”

“Evi ne kadar süredir izliyordun?”

“Yaklaşık yarım saat. Şahsen. Ondan önce, o kalın kafalı Zachrisson oradaydı. Sorular da ahiret sorusuna döndü bu arada.”

Martin Beck sağ elinin baş ve işaret parmağıyla burun kemerini ovaladı. Sonra konuştu:

“O zaman zarfında kimsenin içeri girmediğinden veya dışarı çıkmadığından eminsin yani?”

“Evet, kalıbımı basarım. Ben oraya gitmeden önce neler oldu, bilmem. Zachrisson üç kişinin içeri girdiğini, kimsenin de çıkmadığını söyledi.”

“Buna güvenebilir miyiz?”

“Sanmıyorum. Adam olağan dışı bir gerzekliğe sahip gibi.”

“Bunda ciddi değilsin, değil mi?”

Gunvald Larsson kızarak baktı:

“Tüm bunların altından ne çıkacak ha? Ben orada dikilmişim ve zavallı evi alevler almış. On bir kişi içeride mahsur kalmış ve sekizini dışarı çıkarmışım.”

“Evet, fark ettim,” dedi Kollberg, gazeteye yandan bir bakış fırlatırken.

“Yani yangında sadece üç kişinin can verdiği yüzde yüz kesin mi?” diye sordu Hammar.

Martin Beck iç cebinden birtakım kâğıtlar çıkarıp inceledi. Sonra şöyle dedi:

“Öyle görünüyor. Malm denen şu adam, Malm’ın bir üst katında oturan Kenneth Roth denen diğeri ve tavan arasında odası olan Kristina Modig, daha on dört yaşındaydı.”

“Neden tavan arasında yaşıyordu?” diye sordu Ham-mar.

“Bilmiyorum,” dedi Martin Beck. “Öğrenmemiz gerek.”

“Daha öğrenmemiz gereken bir dolu başka şey var,” dedi Kollberg.

“Ölenler sırf bu üçü müydü, daha onu bile bilmiyoruz. Ayrıca, on bir kişi dediğimiz sayı bir tahminden ibaret, değil mi Bay Larsson?”

“O hâlde dışarı çıkabilenler kimlerdi?” dedi Hammar.

“İlk olarak şunu netleştirelim; dışarı çıkmadılar,” dedi Gunvald Larsson. “Ben onları dışarı çıkardım. Eğer ben tesadüfen orada dikiliyor olmasaydım, içlerinden biri bile kurtulamazdı. İkincisi, isimlerini bir yere yazmadım. O sırada başka işlerim vardı.”

Martin Beck, bandajlar içindeki iri adama bakarken düşünceliydi. Gunvald Larsson genelde kötü davranışlar sergilerdi ancak Hammar’a hakaret derecesinde çıkışmak ya megalomanidendi ya da beyin felci geçiriyordu. Hammar kaşlarını çattı.

Martin Beck belgeleri karıştırdı ve dikkatleri dağıtmak adına konuştu:

“En azından isimler burada önümde. Agnes ve Herman Söderberg. Evliler, altmış sekiz ve altmış yedi yaşındalar. Anna-Kajsa Modig ve iki çocuğu Kent ve Clary. Anne otuz yaşında, oğlan beş, kız da yedi aylık. Sonra iki kadın Clara Berggren ve Madeleine Olsen, on altı ve yirmi dört ve Max Karlsson adında bir herif. Kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. Son üç kişi bu binada oturmuyormuş, misafirliğe gelmişler. Muhtemelen yangında ölen Kenneth Roth’un misafiriydiler.”

“Bu isimlerin hiçbiri bana bir şey ifade etmiyor,” dedi Hammar.

“Bana da,” dedi Martin Beck.

Kollberg omuz silkti.

“Roth hırsızdı,” dedi Gunvald Larsson. “Söderberg ayyaştı ve Anna-Kajsa Modig fahişeydi. Sizi daha mutlu edecekse durum böyle.”

Bir telefon çaldı ve Kollberg açtı. Önüne bir defter çekip cebinden pilot kalem çıkardı.

“Ah evet, sensin değil mi? Evet, başla.”

Diğerleri onu sessizce izlediler. Kollberg ahizeyi yerine koyup şöyle dedi:

“Rönn aradı. Son durum şu: Madeleine Olsen muhtemelen kurtulamayacak. Yüzde seksen yanık, ayrıca beyin sarsıntısı geçirmiş ve femur kemiğinde kırıklar varmış.”

“Vücudunun her yeri kızıl tüylüydü,” dedi Gunvald Larsson.

Kollberg ona pis pis bakıp devam etti:

“Söderberg adlı yaşlı adam ve karısı dumandan zehirlenmiş fakat şansları yüksek. Carla Berggren ve Anna-Kajsa Modig fiziksel anlamda yaralanmış ama ikisi de ciddi şok etkisinde, Karlsson da öyle. Hiçbiri sorguya çekilmeye uygun değil. Sadece iki çocuk son derece iyiymiş.”

“O hâlde sıradan bir yangın olabilir,” dedi Hammar.

“Saçmalamayın,” dedi Gunvald Larsson.

“Senin eve gidip yatman gerekmiyor mu?” dedi Martin Beck.

“İşine gelirdi, değil mi?”

On dakika sonra Rönn şahsen yanlarındaydı. Larsson’a hayret dolu gözlerle bakıp konuştu:

“Senin burada ne işin var?”

“Tabii ki bunu sormaya hakkın var,” dedi Gunvald Larsson.

Rönn sanki azarlar gibi diğerlerine baktı.

“Siz aklınızı mı kaçırdınız?” dedi. “Hadi gel, Gunvald, gidelim.”

Gunvald uslu uslu yerinden kalkıp kapıya doğru yürüdü.

“Bir dakika,” dedi Martin Beck. “Sadece bir sorum var. Göran Malm neden takip ediliyordu?”

“En ufak bir fikrim yok,” dedi Gunvald Larsson ve odadan çıktı.

Geriye şaşkınlık dolu bir sessizlik kaldı.

Birkaç dakika sonra Hammar anlaşılmaz bir şeyler homurdanıp odayı terk etti. Martin Beck oturdu, gazeteyi alıp okumaya başladı. Otuz saniye sonra, Kollberg aynısını yaptı. Bu şekilde, kasvetli bir sessizlik içinde oturdular, ta ki Rönn geri dönene kadar.

“Onu ne yaptın?” dedi Kollberg. “Hayvanat bahçesine mi götürdün?”

“Ne demek istiyorsun,” dedi Rönn, “onu ne yaptım? Kimi?”

“Bay Larsson’u,” dedi Kollberg.

“Gunvald’ı kastediyorsan, beyin sarsıntısı geçirdiğinden Güney Hastanesi’nde. Günlerce konuşması ya da okuması yasak. Peki bu kimin hatası?”

“Benim değil herhâlde,” dedi Kollberg.

“Evet, aynen öyle. Şeytan diyor ki yumruğu çak suratının ortasına.”

“Bana niye bağırıyorsun sen,” dedi Kollberg.

“Daha iyisini de yaparım da,” dedi Rönn. “Gunvald’a hep kötü davranıyorsun zaten. Ama hiç bu kadar alçalmamıştın.”

Einar Rönn, Norrland’lıydı, sakin, iyi huylu bir adamdı ve genellikle tepesinin tası böyle atmazdı. On beş yıllık arkadaşlıkları boyunca Martin Beck onu bir kere bile sinirli görmemişti.

“Ah, iyi o zaman, en azından bir dost edinmiş,” dedi Kollberg alaycı bir tavırla.

Rönn ona doğru bir adım atıp yumruklarını sıktı. Martin Beck hemen ayağa kalkıp ortalarında durdu, Kollberg’e dönüp şöyle dedi:

“Kes artık, Lennart. Yangına körükle gitme.”

“Sen çok mu iyisin sanki,” dedi Rönn, Martin Beck’e. “İkiniz de boktan heriflersiniz.”

“Hey, hop, ağır ol, bakalım, ne oluyor…” dedi Kollberg diklenerek.

“Sakin ol, Einar,” dedi Martin Beck, Rönn’e. “Haklısın, onda bir acayiplik olduğunu anlamalıydık.”

“Tam üstüne bastın,” dedi Rönn.

“Ben pek bir fark göremedim,” dedi Kollberg gamsız bir tavırla. “Herhâlde anlamak için onunla aynı entelektüel seviyede olmak gerek…”

Kapı açıldı ve Hammar içeri girdi.

“Sizde bir tuhaflık var,” dedi. “Hayırdır?”

“Yok bir şey,” dedi Martin Beck.

“Yok mu? Einar neden haşlanmış ıstakoz gibi? Yoksa kavgaya mı tutuşacaktınız? Polis kabadayılığı yok, lütfen.”

Telefon çaldı ve Kollberg denize düşen bir adamın halata sarılması gibi ahizeyi kaptı.

Rönn’ün yüzü yavaş yavaş normal rengine döndü. Sadece burnu kırmızı kaldı ama genelde burnu zaten kırmızıydı.

Martin Beck hapşırdı.

“Ben nereden bileyim bunu?” dedi Kollberg telefona. “Ne cesedi ayrıca?”

Ahizeyi çat diye yerine koydu, derin bir nefes verdi ve şöyle dedi:

“Adli Tıp’tan sersemin teki cesetleri ne zaman taşıyabileceğimizi soruyor. Ceset var mıymış ki?”

“Sakıncası yoksa sorabilir miyim, siz beylerden biriniz olay yerine teşrif ettiniz mi?” dedi Hammar iğneleyici bir şekilde.

Kimse cevap vermedi.

“Belki inceleme amaçlı bir ziyaretten zarar gelmez,” dedi Hammar.

“Benim biraz masa başı işlerim var,” dedi Rönn anlaşılmayacak şekilde.

Martin Beck kapıya doğru yürüdü. Kollberg omuz silkti, kalkıp onu takip etti.

“Sıradan bir yangın olmalı,” dedi Hammar inatla.

1
...
...
8