Cumartesi günü güneş parlaktı ve ışıldıyordu.
Martin Beck içinde olağan dışı bir tatmin duygusuyla yavaşça uyandı. Yüzünü yastığa gömüp kıpırdamadan yattı ve sabahın erken saatleri mi yoksa geç saatleri mi anlamaya çalıştı. Pencerenin dışındaki ağaçta öten bir karatavuk sesi duydu. Balkondaki birikmiş çamurlu sulara ağır yağmur damlaları düşüyordu. Arabalar geçip gidiyordu, uzaktaki metro istasyonunda bir tren fren yapıyordu. Komşusunun kapısı sertçe kapandı. Su borularında gurultular ve birden, duvarın diğer tarafındaki mutfakta bir şangırtıyla Martin Beck anında gözlerini açtı. Rolf’un sesiydi bu:
“Of kahretsin!”
Ve sonradan da Ingrid’in:
“Amma sakarsın.”
Inga susturdu onları.
Martin Beck elini uzatıp sigarasıyla kibritlerini aldı fakat dirseğinin üstünde doğrulup kitap yığınının altında kalmış küllüğü almak zorunda kaldı. Sabah dörde kadar uzanıp Tsushima Savaşı hakkında bir kitap okumuştu ve küllüğün içi sigara izmaritleri ve yakılmış kibrit çöpleriyle doluydu. Inga’nın, yatakta sigara içme alışkanlığı yüzünden bir gün biz uyurken evi yakacaksın kehanetlerini dinlememek için genellikle kalkıp boşaltmaya üşenince küllüğü kitapların altına saklardı.
Kol saati dokuz buçuğu gösteriyordu fakat günlerden cumartesiydi ve Martin Beck’in izin günüydü. İki şekilde izin günü, diye düşündü mutlu mesut bir biçimde, hafiften kendi kulağını çekerek. İki gün boyunca evde tek başına olacaktı. Inga ve çocuklar, Inga’nın abisinin Roslagen’deki kulübesine gidiyordu ve pazar akşamına kadar orada kalacaklardı. Tabii ki Martin Beck de davet edilmişti ancak bir koca hafta sonu evde tek başına kalmak, kaçırmak istemediği bir zevkti, o yüzden Martin Beck çalışıyormuş gibi yaparak bu ziyaretten yırttı.
Yataktan kalkmadan sigarasını bitirdi, sonra küllüğü banyoya götürüp döktü. Tıraş olmadı, haki pantolonu ve kadife gömleğini giydi. Arkasından Tsushima hakkındaki kitabı bıraktı, yatağı çabucak çekyata çevirdi ve mutfağa gitti.
Ailesi masada oturmuş, kahvaltı ediyordu. Ingrid ayağa kalkıp ona dolaptan bir kupa çıkardı ve çay koydu.
“Ah baba, sen de gelebilirsin, değil mi?” dedi. “Baksana ne kadar şahane bir gün. Sen gelmeyince o kadar eğlenceli olmuyor.”
“Gelemem maalesef,” dedi Martin Beck. “Çok iyi olurdu ama…”
“Babanın çalışması gerek,” dedi Inga iğneleyici bir şekilde. “Her zamanki gibi.”
Martin Beck yine ufak bir vicdan azabı duydu. Arkasından, o olmayınca daha çok eğleneceklerini düşündü. Inga’nın abisi, Martin Beck’in varlığını hep içkileri çıkarıp sarhoş olma bahanesi olarak görürdü. Inga’nın abisinin ayık hâli dillere destan değildi ve sarhoşken de adama tahammül etmek zordu. Ne var ki bir güzel huyu vardı ki prensip gereği asla tek başına içki içmezdi. Martin Beck düşüncesini değiştirmedi. Yalan söyleyip evde kalacağı için daha büyük bir iyilik yaptığına, onun olmayışının kayınbiraderini ayık kalmaya mecbur bırakacağına kanaat getirdi.
Tam bu sonuca varmıştı ki kayınbiraderi kapıyı çaldı. Beş dakika sonra, Martin Beck hevesle beklediği özgür hafta sonunu kutlamaya başladı.
Umduğu kadar başarılıydı. Hatta Inga onun için buzlukta yemek bırakmıştı ama Martin Beck yine de çıkıp market alışverişi yaptı. Birçok şeyin yanı sıra kendine Grönstedts Monopole konyak ve altı tane sert bira aldı. Ardından, cumartesi gününün geri kalanını Cutty Sark maketinin güvertesini yapmaya adadı. Haftalardır makete el sürmeye vakti olmamıştı. Akşam yemeğinde soğuk köfte, balık yumurtası ve çavdar ekmeği üstünde kamembert peyniri yedi ve iki bira içti. Ayrıca biraz kahve ve konyak içip televizyonda bir Amerikan gangster filmi izledi. Arkasından yatağını hazırladı, küvete uzanıp Raymond Chandler’ın Göldeki Kadın romanını okudu, arada sırada konyak yudumladı, ne de olsa kol mesafesindeki klozetin üstüne koymuştu kadehini.
Çok iyi hissediyordu. Ne işi ne de ailesini düşündü.
Banyosu bitince pijamalarını giydi, çalışma masasındaki okuma lambası hariç bütün ışıkları söndürdü ve kitap okumaya, konyak içmeye devam etti, ta ki sonunda iyice uykusu gelip gözleri kapanana kadar.
Pazar günü geç saate kadar uyanmadı, pijamalarıyla dolandı, gemi maketi üstünde çalıştı ve öğleden sonra üstünü değiştirdi. Akşam olunca ailesi eve geri döndüğünde Rolf ve Ingrid’i sinemaya götürdü, bir vampir filmi izlediler.
İyi bir hafta sonu geçirmişti ve pazartesi sabahı, Martin Beck gayet iyi dinlenmiş ve enerjik uyandı. Derhâl Göran Malm’ın sahiden kim olduğunu ve içini kemiren şeyin ne olduğunu irdelemeye girişti. Sabah saatlerini polis merkezinde meslektaşlarının odasında geçirdi, adliyeye kısa bir ziyarette bulundu. Araştırmalarının sonuçlarını aktarmak üzere geri döndüğünde anlatacak kimseyi bulamadı çünkü herkes yemeğe çıkmıştı.
Güney polis merkezini aradığında Kollberg’e bağlandı. Buna şaşırmıştı çünkü normalde ilk yemeğe çıkan o olurdu, özellikle de pazartesileri.
“Neden hâlâ yemeğe çıkmadın?”
“Tam gidiyordum işte,” dedi Kollberg. “Sen neredesin ki?”
“Melander’in odasındayım. Buraya gel de burada ye, en azından seni görmüş olayım. Melander ve Rönn de teşrif edince Göran Malm üzerinde konuşabiliriz. Melander kendini yangın yerinden koparabilirse tabii. Neyse, ben Malm hakkında bayağı bir bilgi topladım.”
“Tamam,” dedi Kollberg. “Benny’yi bulayım da söyleyeyim.”
“Eğer mümkünse,” diye ekledi.
Benny Skacke teşkilatta işe başlayan en yeni polisti. İki ay evvel Cinayet Masası ekibine Åke Stenström’ün yerini doldurmak için dahil olmuştu. Stenström öldüğünde yirmi dokuz yaşındaydı ve meslektaşları tarafından süt çocuğu muamelesi görürdü, özellikle de Kollberg tarafından. Benny Skacke ondan iki yaş küçüktü. Martin Beck, Melander’in kayıt cihazını aldı ve diğerlerini beklerken adliyeden ödünç aldığı kaseti tekrar çaldı. Bir kâğıt çıkarıp dinlerken not tuttu.
Rönn saat tam birde geldi ve on beş dakika sonra Koll-berg kapıyı aniden açıp şöyle dedi:
“Hadi dinleyelim bakalım.”
Martin Beck, sandalyesini Kollberg’e devredip dosya dolabının yanındaki yerini aldı.
“Konumuz araba hırsızlığı,” dedi. “Ve çalıntı araba alım satımı. Geçen sene boyunca izi sürülemeyen çalıntı arabaların sayısı öylesine artmış ki bir ya da daha çok organize büyük çetenin çalıntı araba satımıyla uğraştığını düşünebiliriz. Tahminen, aynı zamanda bu araçları ülke dışına da kaçak çıkarmışlardır. Malm büyük ihtimal bu makinedeki dişlilerden biriydi.”
“Büyük bir dişli mi, küçük mü?” diye sordu Rönn.
“Küçük bence,” dedi Martin Beck. “Hatta bayağı küçükmüş.”
“Ne yapmış da yakalanmış peki?” dedi Kollberg.
“Bir dakika, en baştan başlayacağım,” dedi Martin Beck.
Notlarını aldı, dosya dolabında yanına koydu; sonra rahatça ve akıcı bir şekilde konuşmaya başladı.
“24 Şubat gecesi saat on sularında Göran Malm, Södertälje’nin üç kilometre kuzeyindeki bir çevirmede durdurulmuş. Rutin bir trafik kontrolüymüş ve adam tesadüfen o yönde seyrediyormuş. 1963 model bir Chevrolet Impala kullanıyormuş. Arabanın durumu iyi görünüyormuş fakat anlaşılan, Göran Malm aracın sahibi değilmiş, ruhsat numarasını o günkü çalıntı arabalarla karşılaştırmışlar. Numara tutuyormuş ancak listeye bakılırsa, o plaka bir Chevrolet’ye değil Volkswagen’e aitmiş. Anlaşılan, arabaya yanlış numara verilmiş ve yanlışlıkla ya da şans eseri, bu numara da çalıntı bir araç plakası çıkmış. İlk sorgulamada Malm bu arabayı sahibinden ödünç aldığını söylemiş, sahibi arkadaşıymış. Sahibinin adı Bertil Olofsson’muş. Bu ismi Malm vermiş ve aracın ruhsatında da aynı isim geçiyormuş. Sonradan anlaşıldığı üzere, Olofsson polisin tanımadığı bir isim değilmiş. Doğrusu, tam da bu tarz bir araba hırsızlığı şüphelisiymiş. Malm’ın yakalanmasından birkaç hafta önce, Olofsson’un aleyhinde deliller bulmayı başarmışlar ancak sonrasında ona erişememişler. Adam hâlâ bulunamamış. Malm, Olofsson’un ona arabayı ödünç verdiğini ısrarla yinelemiş çünkü Olofsson yurt dışında olacağından arabasına ihtiyacı olmayacağını söylemiş. Olofsson’dan şüphelenen ve zaten onu aramaya başlamış olan çocuklar bu Malm’ın adını duymuş ve polis de şans eseri onu yakalayınca nezarette tutmaya çalışmışlar. Malm ve Olofsson’un bir şekilde suç ortağı olduğundan eminlermiş. Bunu başaramayınca yani adam nezarette tutulamamış, kısa süre sonra duyacağınız üzere Gunvald’ı, Hammar’ın rızasıyla, Malm’ı takip etme görevine getirmişler. Bu yolla Olofsson’a ulaşacaklarını umuyorlarmış, o da sonuçta çetedekileri ifşa edebilirmiş. Öyle bir çete varsa tabii. Yani eğer Olofsson ve Malm bu çeteye üyeyse.”
Martin Beck birkaç adım attı ve sigarasını küllükte söndürdü.
“Eh, durum bu,” dedi. “Hayır, bu kadarla bitmiyor. Kayıt belgesi ve ruhsat tabii ki naylondu, üstelik çok hünerli ellerden çıkmış.”
Rönn burnunu kaşıyıp şöyle dedi:
“Malm’ı neden serbest bırakmışlar?”
“Delil yetersizliği,” dedi Martin Beck. “Dinleyince anlayacaksın.”
Teybe eğildi.
“Savcı, Malm’ın yataklık şüphesiyle nezarette kalmasını talep ediyor. Ardında yatan sebep de şu, Malm serbest bırakılırsa, kovuşturmanın gidişatını karmaşıklaştırabilir deniyor.”
Teybin düğmesine bastı ve teybi ileri sardı.
“İşte burada Malm’ın sorgusu var. Savcı tarafından yapılıyor.”
S: Evet, Bay Malm, bu akşamla ilgili olarak savımı mahkeme önünde dinlediniz, yani bu yılın 24 Şubat akşamı. Şimdi bize neler olduğunu kendi sözlerinizle anlatır mısınız?
M: Eh, tam sizin söylediğiniz gibiydi. Södertälje yolunda araba kullanıyordum ve orada, yoldaki bariyerlerin orada bir polis arabası duruyordu, ben de durdum ve… ve polis, arabanın bana ait olmadığını görünce beni polis merkezine getirdi.
S: Ah, evet. Şimdi Bay Malm, siz nasıl oldu da şahsınıza ait olmayan bir aracı kullanıyordunuz?
M: Hımm, ben bir arkadaşımı görmeye Malmö’ye gidecektim ve Berra’nın demesiyle…
S: Berra? Bu Bertil Olofsson mu oluyor?
M: Evet, doğru. Berra yani Olofsson, bana arabasını iki haftalığına ödünç verdi. Ben zaten Malmö’ye gidecektim. Araba bendeyken gitme fırsatını değerlendirdim, böylece trenle gitmek zorunda kalmayacaktım. Hem de daha ucuza geliyor. Neyse, arabayı alıp oraya gittim. Arabanın çalıntı plaka olduğunu nereden bileyim?
S: Peki Olofsson arabasını nasıl bu kadar uzun size verebildi? Kendisinin ihtiyacı yok muymuş?
M: Hayır, yurt dışına çıkacaktı, öyle dedi, o yüzden ihtiyacı yokmuş.
S: Evet, anladım, demek yurt dışına çıkacaktı. Ne kadar süre ülke dışında kalacaktı?
M: Söylemedi.
S: O dönene kadar arabayı kullanmayı düşünüyor muydunuz?
M: Evet. İstersem. Yoksa onun otoparkına park edecektim. Oturduğu apartmanın kendine ait otoparkı var.
S: Olofsson evine döndü mü?
M: Bildiğim kadarıyla hayır.
S: Nerede olduğunu biliyor musunuz?
M: Hayır. Belki hâlâ Fransa’dadır ya da her nereye gidecekse oradadır.
S: Bay Malm, sizin kendi arabanız var mı?
M: Yok.
S: Fakat eskiden vardı, değil mi?
M: Evet ama çok uzun zaman önceydi.
S: Başka zamanlarda da Olofsson’un arabasını alır mıydınız?
M: Hayır, sadece bu seferlik.
S: Olofsson’u ne zamandır tanıyorsunuz?
M: Yaklaşık bir senedir.
S: Sık sık buluşur muydunuz?
M: Çok sık değil. Bazen.
S: Bazen derken neyi kastediyorsunuz? Ayda bir mi mesela? Haftada bir mi? Ne sıklıkta?
M: Eh, belki ayda bir. Ya da iki.
S: O hâlde gayet samimiydiniz?
M: Eh, sayılır.
S: Ama arabasını size böyle verdiğine göre birbirinizi yakından tanıyordunuz demektir.
M: Evet, elbette.
S: Olofsson’un mesleği neydi?
M: Ne?
S: Olofsson ne iş yapıyordu?
M: Bilmiyorum.
S: Onu en azından bir yıldır tanıyordunuz ve işini bilmiyor muydunuz, öyle mi?
M: Hayır. Hiç bahsetmezdik.
S: Siz ne iş yapıyorsunuz?
M: Şu anda herhangi bir işte çalışmıyorum… yani sadece şu an böyle.
S: Genelde ne iş yaparsınız?
M: Çeşitli işler. Ne iş bulursam.
S: En son ne yaptınız?
M: Blackeberg’de bir tamirhanede kaportacıydım.
S: Ne kadar zaman önceydi?
M: Eee, geçen yazdı. Sonra temmuz ayında tamirhane kapandı ve ayrılmak zorunda kaldım.
S: Ondan sonra? Başka iş aradınız mı?
M: Evet ama bulamadım.
S: Peki bakalım, sekiz aydır, işsiz hâlde geçiminizi nasıl sağladınız?
M: Eh, pek iyi durumda değildim.
S: Ama bir yerlerden para bulmuş olmalısınız, değil mi Bay Malm? Kiranızı ödemeniz lazım ve havayla da karın doymuyor.
M: Eh, biraz birikmiş param vardı, oradan buradan borç aldım.
S: Malmö’de ne yapacaktınız bu arada?
M: Bir arkadaşımı arayacaktım.
S: Olofsson arabasını teklif etmeden önce trenle gitmeyi planladığınızı söylediniz. Malmö’ye trenle gitmek bayağı tuzludur, dediğiniz gibi. Buna yetecek paranız var mıydı?
M: Eee…
S: Bu araba ne zamandır Olofsson’da? Chevrolet yani?
M: Bilmiyorum.
S: Ama ilk tanıştığınız zaman hangi arabayı kullandığına dikkat etmiş olmalısınız?
M: Üstünde pek düşünmedim.
S: Bay Malm, siz arabalar üstünde çalıştınız bir süre, değil mi? Araba boyuyordunuz, dediğiniz gibi. Arkadaşınızın hangi arabayı kullandığını fark etmemeniz biraz tuhaf değil mi? Arabasını değiştirse dikkatinizi çekmez miydi?
M: Hayır, hiç düşünmedim. Neyse, zaten arabasını pek görmüyordum ki.
S: Bay Malm, esasında Olofsson’un o arabayı satmasına yardımcı olmayacak mıydınız?
M: Hayır.
S: Ama Olofsson’un çalıntı araç ticareti yaptığını biliyordunuz, değil mi?
M: Hayır, bunu bilmiyordum.
S: Başka sorum yok.
Martin Beck kaseti durdurdu.
“Fazla kibar bir savcı,” diyerek esnedi Kollberg.
“Evet,” dedi Rönn, “ve beceriksiz de.”
“Evet,” dedi Martin Beck. “Böylece Malm’ı serbest bıraktılar ve Gunvald onu izleme görevini üstlendi. Oloffson’a, Malm aracılığıyla ulaşmayı umuyorlardı. Malm’ın Olofsson için çalışıyor olma ihtimali çok yüksekti ancak Malm’ın yaşam standartları göz önüne alındığında, emeğinin karşılığını pek almıyordu denebilir.”
“Aynı zamanda kaportacıymış,” dedi Kollberg. “Öyle insanlar çalıntı arabalarla ilgilenirken faydalı olabilir.”
Martin Beck başıyla onayladı.
“Şu Olofsson,” dedi Rönn. “Onu yakalayamaz mıyız?”
“Hayır, hâlâ izi bulunamamış,” dedi Martin Beck. “Büyük olasılıkla Malm sorguya çekildiği sırada doğruyu söylüyordu, adam yurt dışına çıkmıştı. Elbette bir ara öyle ya da böyle ortaya çıkacaktır.”
Kollberg, sinirle yumruğunu sandalyesinin kol koyma yerine vurdu.
“Bizim Larsson’u bir türlü anlamıyorum,” dedi, Rönn’e yan yan bakarak. “Yani Malm’ı neden takip ettiğini bilmeden nasıl durabilmiş öyle.”
“Bilmesi gerekmiyordu, değil mi?” dedi Rönn. “Şimdi de gidip Gunvald’ı hırpalayayım deme.”
“Tanrı aşkına, Olofsson’u görecek mi diye gözünü dört açması gerektiğini biliyor olmalıydı. Yoksa Malm’ı takip etmenin bir manası yok.”
“Evet,” dedi Rönn sakince. “İyileştiğinde ona sorman lazım, değil mi?”
“Hıh,” dedi Kollberg.
Öyle bir gerindi ki ceketinin dikişleri gıcırdadı. “Ah, neyse,” dedi. “Şu araba olayı bizim derdimiz değil. Tanrı’ya şükürler olsun.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
