Günlerden Pazartesi ve Sarah yönettiği lüks oteldeki ofisinde, masasında oturuyor. Etrafı otel restoranının yeni menüsünden örneklerle dolu ve aşçıbaşının taze taze hazırladığı ıstakoz linguiniyi yiyor. Cam bölmeli ofisinden otelin lobisini görebiliyor. Mutlu müşteriler otele giriş çıkış yapıyor, danışmadan havaalanına gitmek için kendilerine taksi çağırmasını gülümseyerek rica ediyorlar. Diğer konuklar, yemeklerin kalitesinden dolayı ödül almış, tüm malzemelerini yerel üretici ve çiftliklerden tedarik eden otel restoranının merdivenlerinden salına salına iniyorlar.
Birden çalan zil Sarah’yı hayallerinden çekip alıyor. Artık ofisinde değil. Devam etmekte olduğu meslek okulunun kantininde oturuyor ve önünde ıstakoz linguini yerine bir tabak yarısı yenmiş ton balıklı makarna duruyor. Çalan zil öğleden sonra derslerinin başlangıcına işaret ediyor ve bu Sarah’nın dört gözle beklediği bir şey değil. Sırada matematik var. En sevmediği ders. Matematik dersinde kendini bildi bileli zorlanmış ve başkalarının kavramları anlamakta ondan daha yetenekli görünmelerine içerlemiş. Geçen sene, bitirme sınavlarında matematikten geçememesi ve sınava tekrar girmek zorunda kalması ne onu ne de bir başkasını şaşırtmış. Zil çalarken elinde olmadan, daha önce pek çok kez yaptığı gibi, yine dersi kırsa daha mı iyi olur diye düşünmeden edemiyor.
Ama o gün, Sarah kendini toplamaya ve zorla da olsa derse katılmaya karar veriyor. Sınıfa girdiğinde geleneksel bir matematik dersi işlemeyeceklerini fark ediyor. Tahtada denklemler olmayacak. Cebir üzerinde çalışmak ya da yüzde hesabı yapmak zorunda kalmayacak. Aslına bakılırsa, buna sıradan bir ders bile denemez. Daha ziyade, Sarah ve sınıf arkadaşlarını kendilerine daha geniş çaplı hedefler belirlemeye teşvik edecek, sonra da o hedeflere ulaşmalarına yardımcı olacak adımları belirleyecekleri bir dizi eğitimin başlangıcı bu. Sarah, başta oldukça şüpheci. Ama hiçbir şey matematik dersinden kötü olamaz, diye düşünerek bilgisayarın başına oturur ve dersi ciddiye almaya karar verir. Sarah’dan yapması istenen ilk şey, hayatında gerçekten başarmak istediği şeyleri düşünmesi ve kendine, hedeflerine ulaşması konusunda ona meydan okuyacak bir “büyük hedef” belirlemesidir. Daha önce böyle bir şey yapması hiç istenmemiş Sarah’nın düşünceleri bir anlığına oteldeki o sahneye kayar. Seyahat ve turizm sektörüne gerçekten ilgi duyan genç kızın tutkusu da yiyeceklerdir. Bu nedenle, kendine hangi hedefi belirlediği sorulduğunda, turizm ve otelcilik yeterlilik belgesi almayı seçtiğine karar verir. Eğer o belgeye sahip olamazsa, tutkusunun peşinden asla gidemeyecektir.
Daha sonra Sarah’ya hedefine ulaşabilmek için onu gerekli adımlara ayırması gerektiği söylenir. Ne kadar detaya inerse o kadar iyidir. Bir şarkıyı daha iyi söylemeye çalışan şarkıcı örneği verilir. Şarkıcı yalnızca “Bu şarkıyı harikulade söyleyeceğim!” diye ilan etmez; şarkının en çok çaba gerektiren kısımlarını tespit ederek tamamen hâkim olana kadar o kısımlara odaklanır. Böylece Sarah ana hedefini parçalara ayırmaya başlar. Bu, matematik bitirme sınavına odaklanması anlamına gelmektedir. Sözkonusu sınav Sarah için şarkının en çok çaba gerektiren kısımlarına eşdeğerdir. Matematikten en azından C almazsa sınıfta kalacaktır. Böylece en azından C almasını sağlayacak şeylere odaklanır. Kendine, çalışmaya daha çok vakit ayırması ve kütüphanede örnek sınavlar çözmesi, özellikle de cebir ve olasılık konularına eğilmesi gerektiğini söyler. Aynı zamanda çalışma tekniklerini değiştirerek bu program aracılığıyla öğrendiği bazı yöntemlerden faydalanması gerekmektedir. Örneğin bir saat boyunca önündeki konuya odaklanmak ona zor geldiği için bir saat aralıksız çalışmaktan vazgeçer. Daha sonra bunu “Yarım saatlik zaman aralığında çalışmak bana gerçekten iyi geliyor çünkü her şeyi kavrayabiliyorum. On beş dakikalık bir ara verdikten sonra yeniden çalışmaya dönüyorum,” diye açıklamıştır.
Alıştırmalar yavaş yavaş Sarah’nın ders çalışma yöntemlerini değiştirir. “Bana yapmam gerekeni yapma fırsatı verdi,” der. “Kendimi ve etrafımdakileri geliştirmeme yardımcı oldu.” Fark barizdir. Dikkati dağılmadan çalışabilmek için eski sınav kâğıtlarını eve götürür. Dersleri bittikten sonra bile kütüphanede kalıp çalışır. Derslere girmemeyi de bırakır. Artık aldığı dersler ve uzun süredir hayali olan, turizm dünyasında başarıyı yakalamak arasındaki bağlantıyı daha rahat görebiliyordur.
Sarah o sene matematik sınavından B alarak bir sonraki yeterliliğine (daha az cebir içeren) odaklanma fırsatını elde eder. Yalnız değildir. Aslında on dokuz meslek okulu ve 9.000 öğrenci üzerinde uygulanan bugüne kadarki en büyük deneyin bir parçasıdır. Alıştırmalar, Davranışsal Kavrayış Ekibi’nden Profesör Angela Duckworth ve onun Pennsylvania Üniversitesi’ndeki dünyanın önde gelen psikologlarından oluşan ekibiyle işbirliği sonucu geliştirilmiştir. Sürdürdüğümüz tüm diğer programlar gibi, bunu da derslere katılımı ve ileri aşamada başarıyı artırıp artırmadığını görmek için standart yaklaşımla karşılaştırarak değerlendirdik. Sonuçlar dikkate değer derecede umut vaat ediyor. Bulgularımıza göre, bu program birçok öğrencinin yüksekokul derslerine devam etmesine yardımcı oluyor. Derse katılımın %10 gibi etkileyici bir oranda arttığını gözlemledik.
Programın temelinde hedeflere ulaşmak için atılması gereken küçük adımlara odaklanmak yatıyor. Katılımcılara büyük hayaller kurup her şeyin yoluna girmesini beklemeleri söylenmiyor. Ne yazık ki hayat o şekilde işlemiyor. Bunun yerine amaçlarına ulaşmak için atmaları gereken küçük adımlar hakkında düşünmeye başlamadan önce, ana hedeflerinin ne olduğu konusunda açık olmaları isteniyor.
Bu bölüm kitaptaki diğer bölümlerden biraz farklıdır. Hedefinize ulaşmak için gerekli teknikleri sunmadan önce kendinize hedeflerinizin ve onlara ulaşabilmek için izlemeniz gereken adımların ne olduğunu sormanız konusunda sizi cesaretlendireceğiz. Ama kitabın geri kalanıyla uyum içerisinde olmak için, bu sırada size yardımcı olacak üç basit kuraldan söz etmek istedik. Hedef belirlerken göz önünde bulundurmanız gereken üç kural şunlardır:
• Doğru hedefleri seçin. Öncelikle kendinize hangi hedeflere ulaşmak istediğinizi sormalı ve refah düzeyinizi artırma ihtimali en yüksek olanlara odaklanarak işe başlamalısınız.
• Belirgin bir hedef seçin ve hedefi gerçekleştirme sürenizi belirleyin. Şimdi (uzun “yeni yıl hedefleri” listeniz yerine) tek bir amaca odaklanmalısınız ve kendinize bu amaca ulaşmak için belirli bir tarih ve hedef belirlemelisiniz.
• Hedefinizi atılması kolay adımlara bölün. Ana hedefinize ulaşmanızı sağlayacak ufak adımlar belirleyerek ona ulaşmanın çok daha kolay olduğunu fark edeceksiniz.
Bir yaz sabahı yürüyüşe çıktığınızda size şaşırtıcı bir teklifte bulunan biriyle karşılaştığınızı düşünün. Bu yabancı, size içinde 20 dolar olan bir zarf uzatıyor. Elbette işin içinde bir bit yeniği var ama bu olumsuz bir şey değil: Aynı gün akşam beşe kadar o parayla kendinize bir hediye almanız ya da herhangi bir giderinizi karşılamanız gerekiyor. Kadın bunları anlattıktan sonra yoluna devam ederek sizi kendinize ne alacağınıza dair düşüncelerinizle baş başa bırakıyor.
Şimdi aynı senaryonun biraz değişikliğe uğramış halini hayal edin. Aynı kişi yanınıza gelip yine içinde 20 dolar bulunan bir zarf uzatıyor; ancak bu kez, parayı bir başkası için harcamanızı ya da bir hayır kuruluşuna bağışlamanızı istiyor.
Araştırmacılar Elizabeth Dunn, Lara Aknin ve Mike Norton, bu deneyi Vancouver, Britanya Kolumbiyası’nda gerçekleştirdiklerinde, insanların parayı harcadıkları şeylerin büyük çeşitlilik gösterdiğini fark ettiler. Kendileri için bir şey almaları istendiğinde küpe, kahve ya da suşi alıyorlardı. Başkaları için bir şey almaları istendiğinde ise çocuk yaştaki akrabalarına oyuncaklar almayı, arkadaşlarına kahve ya da yemek ısmarlamayı ve evsizlere para vermeyi tercih etmişlerdi.
Dunn, Aknin ve Norton’ı asıl ilgilendiren bu kişilerin ne aldıkları değil, paralarını harcama şekillerinin mutluluk seviyeleri üzerindeki etkisiydi. Bu nedenle katılımcılara parayı vermeden önce taban mutluluk seviyelerini belirleyebilmek için birkaç soru soruldu. Aynı soruların benzerleri, bir de akşamüstü paralar harcandıktan sonra soruldu. Ulaşılan sonuç, parasını başkası için harcayanların (“özgeci harcama”), parasını kendine harcayanlardan belirgin biçimde daha mutlu olduklarıydı. Aynı zamanda, verilen paranın miktarının da çok önemli olmadığını keşfettiler. Yani paranın 5 dolar ya da 20 dolar olması belirgin bir fark yaratmıyordu. Dunn, Aknin ve Norton yakın zamanda 5.000 dolar civarında ikramiye almış kişilerin mutluluk seviyelerini de analiz ettiler. Parasını kendilerine hediye almaya ya da faturalara harcayanlar, parasını başkalarına bir şeyler almak ya da bir hayır kurumuna bağışta bulunmak için harcayanlara göre daha az mutluydular. Bir kişi ikramiyesini ne kadar yüksek oranda “özgeci harcamalara” ayırırsa mutluluğu da o kadar artıyordu ve bu, ikramiyenin boyutundan daha önemliydi.”11 Davranışsal Kavrayış Ekibi’nin yıl içindeki ikramiyeleri ikiye bölmesinin sebebi de budur. İkramiyenin bir bölümü kişinin kendine (ideal olarak bir deneyime; bunu daha sonra detaylı olarak işleyeceğiz) harcaması için verilirken, diğer bölümü kişinin bu ikramiyeyi kazanmasına yardım eden başkaları için harcanmak üzere verilmektedir.
Bu tür deneyleri önemli kılan, bizi daha mutlu edecek şeyleri tahmin etmekte pek başarılı olmadığımızı ortaya çıkarmalarıdır. Örneğin konu para harcamak olduğunda insanların büyük bölümü, 20 doları kendilerine harcamanın, parayı başkasına harcamaktan daha mutluluk verici olduğunu söyler.12 Ama hepimizin gördüğü üzere, bu hipotezi test etmek için bir deney yapıldığında aksinin doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Bunlar istisnai örnekler değildir. Banliyöde büyük bir evin hayalini kurarız ama işe gitmek için her gün teptiğimiz yolun uzamasının bizi genel anlamda daha mutsuz edeceğinin farkına varamayız. Hayatımızı daha iyi hale getirir umuduyla bir şeyler satın alırız. Ancak aslında bir tatile ya da dışarıda geçirilecek bir güne harcanan paranın genel refahımızı daha yüksek oranda artıracağı kanıtlanmıştır. Çoğumuz bilgisayar ya da televizyon ekranına bakarak saatler geçiririz ama aslında kanıtlar zamanımızı sosyal bağlantılara ya da ilişkilere adamanın bizim için daha iyi olduğunu göstermektedir.
Bu sebeple, hedef belirlemeden önce durup bizi ve başkalarını neyin mutlu edeceğini düşünmek gerçekten önemlidir. Mutluluk ve “öznel refah” üzerine yapılan araştırmalardan elde edilen kanıtlar her geçen gün çoğalmakta ve dünyanın dört bir yanındaki hükümetlerin ilgisini çekmektedir. Hatta Birleşik Krallık hükümeti, rutin olarak refahla ilgili veriler toplayıp bunları yayımlamaktadır. Bu araştırmanın inceliklerini ve geniş çerçevesini göz önünde bulundurarak, bu kitapta kapsamlı bir tanıtım sunmaya teşebbüs etmeyeceğiz (mutluluk ve refahla ilgili araştırmaları daha yakından incelemek isterseniz Ed Diener, Lord Richard Layard, Martin Seligman, Dan Gilbert ve David Halpern’ın13 öncü çalışmalarını önerebiliriz). Bu kitapta kişinin mutluluğunu ve refahını doğrudan etkileyen ve kontrolümüzde olan hedefleri belirlerken göz önünde bulundurması gereken verileri özetleyeceğiz.
İlk fark edeceğiniz şeylerden biri, paranın bu listede yer almadığı olacaktır. Deneyler aracılığıyla da görüldüğü üzere kazanç ve refah arasında bir ilişki olsa da, (zenginler genelde yoksullara oranla daha mutludur) refah seviyesini artıran şey sadece para değil14, kazancın sağladığı olanaklardır. Yoksulluk içinde yaşayan çoğu insan için, kazancını (ve özellikle de birikimlerini) artırmanın, ortak ve önemli bir hedef olması anlaşılabilir. Ancak yoksulluk içinde yaşamayacak kadar şanslı olanlarımız için, gelirimizi artırmaya öncelik vermek yerine, zamanımızı ve paramızı nasıl harcadığımıza odaklanmak daha faydalı olacaktır. Diğer bir deyişle “para sizi mutlu etmiyorsa, muhtemelen nasıl harcayacağınızı bilmiyorsunuzdur.” Bu nedenle hedefinizi, refah seviyesini artırdığı bilinen bu beş etmene göre belirlemenizi öneriyoruz. Sözü geçen beş etmen şunlardır:
• Sosyal ilişkileri güçlendirmek
• Sağlıklı ve aktif bir yaşam biçimi benimsemek
• Yeni bir şey öğrenmek
• Daha meraklı olmak
• Cömert olmak
Birçoğumuz sosyal ilişkilerin öneminin farkında olsak da, sosyal ilişkilerin refah seviyemiz üzerinde ne kadar büyük bir etkiye sahip olduğu kısa süre önce kanıtlanmıştır. Özetlemek gerekirse, birçok sosyal bağlantısı olan insanların, az sosyal bağlantı kuranlara göre mutlu olma ihtimallerinin çok daha yüksek olduğu görülmüştür. Düzenli olarak birileriyle görüşüyorsanız, uzun süreli bir ilişkiniz varsa ya da anlamlı bir grubun (dini bir topluluk ya da bir spor takımı gibi) parçasıysanız, mutluluk seviyenizde artış olma ihtimali de yükselir15. Bu durum, işsizliğin refahımıza neden bu derece hasar verdiğini de açıklar niteliktedir. İşsizlik sosyal bağlantı kaybıyla sonuçlanır16. Bir işiniz olduğunda bile, refah düzeyleri arasındaki farkı anlamlandırabilmek adına sosyal ilişkiler hâlâ önem taşır. Örneğin, patronunuzla ilişkinizi değerlendirirken, birle on arasında bir ölçekte yaptığınız her bir puan artışı, istatistiksel olarak yüzde otuz17 oranında zamma eşdeğerdir. Özel ve profesyonel hayatımızda sahip olduğumuz güçlü sosyal bağlar yalnızca zihinsel sağlığımıza faydalı olmakla kalmaz, fiziksel sağlığımızı da tahmin edilenin çok üzerinde etkiler. 300.000’i aşkın insan üzerinde yapılan 148 ayrı araştırmanın sonuçlarından elde edilen bu bulgunun ünlü bir değerlendirmesinde, yeterli derecede sosyal desteğe sahip olan insanların, yetersiz desteğe sahip insanlara oranla hayatta kalma ihtimallerinin yüzde elli daha fazla olduğu saptanmıştır18. Başka bir deyişle, sosyal soyutlanmanın, insan üzerindeki etkileri günde on beş sigara içmekle benzerdir. Bu demek oluyor ki, sosyal ilişkilerinizi genişletmeye ya da derinleştirmeye odaklanmak oldukça faydalıdır.
Çoğumuz hayatımızın bir noktasında daha sağlıklı yaşamayı kendimize hedef edinmişizdir ve elbette bunun sağlam bir nedeni vardır. Araştırmalar, sağlık ve refah arasındaki güçlü ilişkiye işaret etmektedir19. Sağlığınızın ne kadar iyi olduğunu düşünüyorsanız, hayat memnuniyetinizi de o kadar yüksek puanlandırırsınız20
О проекте
О подписке
Другие проекты
