baba ve ana tarafından dedeleri, Oş vilâyetine bağlı Yarkışlak’tan olup, onlar uzun, devirler boyunca bağcılık ile meşgul olmuşlar. Ağabeyim her nedense daha çok Bîdil adını diline dolayıp:
“Çolpan çapanı zevrak Özbekniŋ oğlıdır,
Bеdil sülâlesiden – aslı toğrıdır.”
beytini tekrarlar dururdu. Bеn, uzun süre bizim ecdadımız ulu Fars şairi Bîdil sülâlesinden olsa gerek, diye düşünüp dururdum. Ama daha sonra öğrendim ki, ecdadımızdan yedi kuşak önce Mirza Bîdil adlı başka bir kişi yaşamış. Ağabeyim işte bu hürmetli kişinin sülâlesine mensup olduğumuzu kendisinin bir şiirinde beyan etmiş ve az önceki beyt bu şiirden alınmış imiş.
Bizim balalık çağımızda Yarkışlak’ta bir sebepten dolayı bir kavga çıkmıştı. Başka köy ahalisi ile beraber biz de sürgüne maruz kalıp, köyden kaçmaya mecbur kaldık. Kırlara çıkıp, çerden çöpten bir barınak yapıp, çiftçilikle meşgûl olduk.”
Fâika ana, Yarkışlak’ta çıkan kavganın sebebini bilmese de onun sömürgecilik siyaseti neticesinde meydana geldiğini anlamak zor değil. Eğer “Keçe ve Kündüz” rоmanında tasvir edilen olayları gözden geçirirsek, bölge yöneticisinin Miryakub’a söylediği aşağıdaki sözleri aklımıza gelir: “Dağ tarafında halk isyan çıkarıp, bir-iki önemli kişinin evini ateşe vermiş. Ertesi gün öğleden sonra, yanıma asker alıp, çıkıp gittim. Bugün on yedi kişiyi yakalayıp getirdiler. Halk kudurmuş, dеdi.”
Bölge yöneticisinin “yanına asker alıp”, isyan çıkaran köylere çıkışı ile onlarca Yarkışlaklar kül yığınlarına döndürüldü, yerli ahali ise susuz kırlara kovulup, asırlar boyunca yaşadıkları yerlerinden sürgün edildi. Süleyman bezzazın babası Muhammed Yunus’un da atayurdunu terk ederek, Andican’a talihin peşinden gelmesinin sebebi de bu olsa gerektir.
Süleyman bezzaza baba mesleği çiftçilik ile meşgûl olmak yerine ticaretle uğraşmak, gelecek açısından daha iyi göründü. Onun aklı-idraki, zekâsı bu yönelişte daha çok semere vеrdi. Çok geçmeden, biri iki oldu. Git gide ticaret dairesini kuzeyden Оrеnburg, doğudan ise Kaşgar’a kadar genişletti. Hattâ Moskova’dan da mal alıp getirir oldu.
Fâika ananın hatırladığına göre, Süleyman bezzaz it, Ayşe ana ise sığır yılında doğmuşlar. Yani, Süleyman bezzaz 1874 yılında, annesi ise 1880 yılında dünyaya gelmişler. Onlar hepsi 14 evlât sahibi olup, bunlardan dördü sağ salim büyümüşler. Abdülhamid’den sonraki üç evlât da kız olmuş: Kâmile (1902), Fâzıla (1905) ve Fâika (1908). Sovyet devrinde her şeyleri yağma edilen ve baskı gören bu ailenin sadece son iki üyesi, ağabeyleri Çolpan’ın tekrar dirildiğini görüp, 1990’lı yılların başlarında hayattan razı olarak göçtüler.
Süleyman bezzazın bir baba ve anadan Abducabbar ve Abdurahman, üvey anadan ise Muhammed Ârif, Muhammed Eyüb ve Muhammed Osman adlı kardeşleri olmuş. Onların evleri, bugün Nevâyi sokağındaki “Yambоl” dükkânının bulunduğu yerde idi. Bu evden biraz aşağıda, Kotanarık’da ise onların geniş avlu ve bağı bulunan bir evleri varmış. Bağın ortasında bir havuz olup, havuzun aynasına çeşitli meyve ağaçları aks edermiş; erik, elma ve şeftaliler yüzermiş. Dar sokaktan girince, sol tarafta misafirhane olup, oradan bir dehliz vasıtasıyla dükkâna geçiliyormuş. Dükkânın sağ duvarındaki kapı, oturulan odaya açılıyormuş. Bu odanın yanındaki odayı Süleyman bezzaz, oğlu Abdülhamid’e vermiş, onun yanındaki sıra odalarda ise Abducabbar, Abdurahman ve Muhammed Ârif ağabeyler kalmışlar. Şartların gereği olarak Çolpan Andican’da çok yaşamadı, emanetini Tanrı’ya vakitsiz teslim etti, bezzaz ise zengin olduğu için gece gündüz işkenceye alındı. Bu şekilde görkemli aile yavaş yavaş çöküp, evlerinde Rus, Tatar ve Alman milletlerine mensup insanlar yaşamaya başladılar.
Bendeniz çeşitli arşivlerde araştırma yaparken, Süleyman bezzazın malı mülkü ile ilgili bir malûmata rastladım. Özbek tiyatrosunun ilk temsilcilerinden biri olan Lûtfihanım Sarımsakоva’nın hayat ortağı Muhammedcan Tâcizade, kendi hayat yolunu hatırlayarak, millî sanatımız tarihçilerinden birine şöyle dеmiş:
“Merdikârlığa alınıp, Dvinsk (Pеtrоgrad) vilâyetine üç ay için gönderildim. Dokuz ay olunca (Merdikârlar) işi bıraktılar. ‘Sizi vatanınıza gönderiyoruz’, diye 300 kişiden ibaret topluluğu Vitеbsk- Nikоlayеv-Оdеssa üzerinden Bеsarabya’ya gönderdiler. 1917 yılının Temmuzunda Andican’a dönüp, raboçi komitesinde kâtip olarak işe girdim.”
Tâcizade’nin bu sözlerinden anlaşıldığına göre, Dvinsk’de inkılâbî keyfiyetteki Ruslar da bulunmuşlar ve merdikârların bir kısmı, bu cümleden, onun kendisi de onların tesirinde kalmış. Bunun için Andican’a geldikten sonra, onlar bolşeviklerin değirmenine su taşımaya başlamışlar.
Tâcizade devam ederek şöyle diyor:
“Çok geçmeden, Andican’a Taşkent’ten bir bolşevikler birliği geldi ve raboçi komitesinden sоvdеp (işçi ve asker temsilcileri meclisi -N.K.) kuruldu. Osman Babişеv adlı bir Tatar, buna reis olarak tayin edilmiş, bеn ise onun huzurunda kâtip olarak kaldım. Bizim işçi partimiz, Halk Tesis meclisindeki listede ‘dördüncüler’ diye kaydedilmiş.
Andican’a gelen bolşevikler birliği, zenginleri hapishaneye alıp, SOVDEP kurulduktan sonra karşı devrimci Basmacılar kıyafetinde başkaldırdı. Zenginler, mollalar ve işanlardan yardım, dışarıdan, İngilizlerden ise silâh alan Basmacılar, asıl mücadele silâhını ‘dördüncüler’e, yani bolşeviklere çevirdiler. Göğüsleri ve bеllerine fişeklikleri, omuzlarına kısa tüfekler asmış, kuşaklarını başlarına güzelce sarık yapıp sarmış, gazâvat bеlgisi olan yeşil ipek çapan giymiş Basmacılar, köy çayhanelerinde ayağını uzatmış, dutar eşliğinde şöyle koşuklar söylüyorlardı:
Bay ekemler atdımi,
Törtinçi’ni tutdımi,
Haram kanı tökdimi,
Aman boleylik!”
Böyle bir zamanda SOVDEP’ler huzurunda merdikârlıktan dönen kişilerden ibaret partizanlar birliği kuruldu. Bеn de böyle bir birliğe gönüllü olarak yazıldım. Biz üç ay boyunca kumaş tüccarı, zengin Süleyman bezzaz (Çolpan’ın babası)a ait müsadere ettiğimiz büyük sarayda savaşa hazırlık işlerini yürüttük.”
Böylece Şubat inkılâbı ile Ekim devriminin arasında Bolşevikler, Süleyman bezzazın kumaş ve başka mal ve mülklerinin saklandığı sarayı elinden aldılar ve yavaş yavaş onun ailesini kendi vatanından sürüp çıkardılar.
Mademki bendeniz, Çolpan’ın ilk adımları ile beraber onun doğduğu ve yaşadığı muhiti de tasvir etme vazifesini kendi üzerime aldım, şairin şeceresini atlayıp geçmem doğru olmaz. Gerçi bu mesele Andicanlı edebiyatçı âlim Hamidullah Baltabayеv’in gayreti ile araştırılmış ve yayımlanmış olsa da, onun bu kitapta de yer alması tabiîdir.
“Şairin kızkardeşi Fâika ananın hatırladığına göre, – diye yazmıştı âlim, – onların şeceresi aşağıdaki silsileden ibarettir. Çolpan’ın babası Molla Süleymankul bezzaz, onun babası Muhammed Yunus, onun babası dokumacı Abdurasul, onun babası Dostmat sofi, onun babası Receb sofi, onun babası Erke sofidir. Silsiledeki isimlerden de anlaşılıyor ki, Çolpan’ın ecdadları da esasen aydın ve zengin kişiler olarak yaşamışlar. Bu silsilenin yaşadığı yer, aslında Andican’da olup, sonra dokumacı Abdurasul, Oş yakınındaki Yarkışlak’a göç edip yerleşmiştir.”
Çolpan’ın ataları hakkında söz söylerken, “aydın ve zengin kişiler” şeklindeki tarife göre, onların din adamları, açıkçası mescidde ezan okuyan kişiler olduğunu söylemek daha doğru olur. Böyle kişiler dinî edebiyat ve halk kitaplarından az çok haberdar oldukları için onlara malûm mânada aydın dеmek mümkündür. Fakat onlar, meselâ, medrese muallimleri gibi, mükemmel İslâmî bilime sahip olmamışlardır. Çolpan’ın “Keçe ve Kündüz” rоmanında işanın eteğini tutup, ona körü körüne secde eden kahramanı sofiler arasından seçmesi boşuna değildir. Eğer böyle kişiler zengin olsalardı, sülâlenin dördüncü kuşağına mensup Abdurasul bozcu Yarkışlak’a göç etmez ve dokumacılık ile meşgûl olmazdı.
Böylece Çolpan’ın bizce malûm olan en büyük atası. Erke sofi, büyük atası Recep sofi, ortanca atası Dostmat sofi aslen Andicanlı olup, atalarından kalan mekânda yaşamışlardır. Küçük atası Abdurasul Dostmatoğlı ise baba mirası meslekten vaz geçmekle kalmamış, baba evini de terk edip, başını alıp Yarkışlak’a gitmiştir. Bunun sebebi, tahminen, bu sülâlenin meşhur olan aksiliğidir. Dokumacı Abdurasul, babası Dostmat sofi ile anlaşamayınca şimdiki Bulakbaşı nahiyesine göç edip gitmeye mecbur olmuştur. Onun oğlu, Çolpan’ın dokumacı Abdurasul’den sonraki dedesi Muhammed Yunus ise Yarkışlak’ta doğmuştur.
Dokumacı Abdurasul, Yarkışlak’a göç ettikten sonra başka aile kurmuştur. Torunları arasında Sarık ana diye bilinen bu hanımdan iki oğul ile bir kız doğmuştur. Eğer Muhammed Sıdık, Abdukerimbay, Müslime Bânu adlı bu çocukların, aynı şekilde, dokumacının birinci hanımı Kurban nineden doğan Muhammed Yunus, Muhammed Sâlih, Muhammed Râzık ve Saâdet ninenin adlarına dikkat edersek, sofiler sülâlesinde marifete doğru kеskin bir yönelişin başladığı ve onların sofrasına kut-bereket girmeye başladığı anlaşılır. Dostmat sofiye nispeten tedbirkâr, akıllı ve ârif olan dokumacı Abdurasul, sülâleyi işte bu şekilde yeni yola soktu.
Ama dokumacı Abdurasul’ün birinci hanımı Kurban nine beşinci evlâdı olan Hemrâ nineyi doğurduğu sırada vefat eder. Bu musibetli haberi duyan merhumenin ağabeyi Molla Halmat Ahund Yarkışlak’a geldiğinde, yeni doğan bebeğin ahırda yattığını görür ve üvey ana eline kalan yeğenlerinin acınacak hâle düşmesi ihtimalini hissedip, onları alıp, Andican’a döner.
Molla Halmat Ahund’un henüz ana göğsünden nasibini alamamış çocuğu Andican’a sağ salim alıp gelmesi lâzımdı. Bunun için de o Yarkışlak’tan çıkıp, Şehrihansay boyuna gelmesi ile birlikte emzikli bir kadın aramaya başlar. Karnı aç olan bebeğin ağlamasını işiten kadınlardan biri emzikli olduğu için çocuğu sıcak bağrına bastırıp, onu emzirmiş. Molla Halmat, o kadının oğlu ile Hemra nine o günden itibaren kardeş oldu, şeklindeki hayırlı niyetle onların kapısına bir işaret koyup, yoluna revan olmuş.
Böylece Muhammed Yunus, dayısının Katarterek mahallesindeki avlusunda büyümeye başlamış. Büyüyünce, Molla Halmat Ahund’un ağabeyi İsamiddin’in torunu Tâci nine Metkâsımkızı ile evlenmiş. Tâci ninenin çocuksuz teyzesi ise Hemra nineyi kendi terbiyesine almış.
Yıllar kervanı geçip, Hemra nine de büyüdüğünde, onu Ahrar Hacı Mevlânbayoğlı ile evlendirirler. Mevlânbay, Taşkent’in Çığatay mahallesinde doğmuş olup, Hudayarhan’a karşı isyana iştirak ettiği için Andican’a sürgün edilmiş. O dünyaya gelip akı karayı tanıdığı ve iyi ile kötüyü birbirinden ayırdığı için, Ahrar Hacının beklenmedik ölümünden sonra, merhametli gelini Kıpçakbay’a, henüz aile kurmamış evlâdına nikâhlayıp verirler. Kıpçakbay ile Hemra nine nikâhından üç kız ile bir oğul dünyaya gelir. Bunlar Sâbire nine, Ayşe nine, Sâcide nine ve Turdıvay’dır.
Hülâsa, çarkı feleğin dönmesi ile Muhammed Yunus’un evlâdı Süleyman bezzaz, halası Hemra ninenin ikinci kızı olan Ayşe nine ile damında gelinciklerle birlikte dikenlerin de bittiği hayat binasını kurar.
Muhammed Yunus, Molla Halmat Ahund’un terbiyesi altında büyürken, bağcılıkla ile meşgûl olup, Katarterek mahallesinde çok güzel bir bağ yetiştirmiş. Dükkân açıp, kendi yetiştirdiği meyvelerden iyice bir gelir kazanmış. Aynı zamanda baba mesleğini devam ettirip, bezzazlık ile de meşgûl olmuş. Bu tarz faaliyeti sayesinde refahlı bir hayat sürüp, halkın itibarını kazanmış.
Muhammed Yunus ile Tâci ninenin nikâhından Sâliha Banu, Süleymankul, Abdurahman, Abducabbar doğmuş. Bu evlâtlar ayaklandıktan sonra Muhammed Yunus yine evlenme derdine düşüp, sonraları torunları tarafından Küçük Nine diye adlandırılan kız ile evlenmiş. Bu nikâhtan ise Muhammed Ârif, Muhammed Osman, Muhammed Eyüb, Aman nine ve Âyim Bânu isimli beş çocuk doğmuştur.
H. Baltabayеv’in Fâika anadan aldığı malûmata göre, Muhammed Yunus zelzelenin olduğu gün düşüp, aksak kalmış, ailesi ise zelzele sırasında helâk olmuştur. Kendisi ise 1905 yılında vefat etmiştir.
О проекте
О подписке
Другие проекты