Читать книгу «Çolpan» онлайн полностью📖 — Naim Kerimov — MyBook.

GİRİŞ

“Hayal, hayal… Yalgız hayal gözeldir…”

Çolpan bir şiirine bu sözlerle başlamıştı. Ve derhâl gönlünü kavuran fikri kâğıda dökmüştü:

Hakikatning közleriden korkamen”, demişti.

Onun hakikatin gözlerinden korkması, hayret edilecek bir şey değildir. Onun yaşadığı devrin, onu ezip yutan devrin gözleri ve bu devrin dizginini eline alan partinin gözleri kana, bütün arazisi, malı mülkü elinden zorla alınan varlık sahiplerinin gözleri elem ve siteme, Bеlоmоrkanal’dan Kolima’ya kadar yayılan işkencehanelere sürgün edilen ve ilk fırsatta kurşuna dizilen masum insanların gözleri feryat ve figana, sabahtan tâ akşamın karanlığına kadar tеr döken mihnet ehlinin gözleri ise feryat ve kurtuluş hasretiyle dolu idi. İşte bu gözler, onun gördüğü, onun korktuğu Hakikatin Gözleridir.

“Hayal, hayal… Yolgız hayal gözeldir…”

Bеn bu sözleri okurken, Çolpan’ın mütercimlik kaleminden dökülen aşağıdaki satırlar aklıma geliyor:

“Dünyada en iyi şey, güneşin doğuşunu görmek!

Gökte güneşin birinci şulesi tutuştu; gece karanlığı yavaş yavaş dağdan süzülen dereciklere ve taşların aralarına, ağaçların koyu yaprakları arasına, şebnem içen küçük bitkilerin altına saklanmakta; dağların tеpeleri ise şefkatli bir tebessümle gülümseyip, gecenin yumuşak, hoş gölgelerine söylemek istiyordu ki:

– Korkmayınız, bu, güneştir!”

Çolpanları yaratan, boğup öldüren ve sona ermeden hemen önce onların hatırasını yücelten 20. asır da sona erdi. 20. asır sona ererken, gurubun âğuşundaki güneş gibi, kıpkızıl nurlarla parlaması, ertesi günün, 21. asrın hayırlı gelişinden bir nişane idi. Bunun için de onun 20. asrın bağrında doğuşunu gözlemek gibi zevkli:

“… Dеniz dalgaları bembeyaz başlarını yükseklere kaldırıp, saray güzelleri kendi kırallarına selâm verir gibi, eğilerek giderler ve:

– Ey dünya padişahı, sizi selâmlıyoruz, – derler.

İyi kalpli güneş gülümsüyor, bu dalgalar gece boyunca oynayıp, fırıl fırıl döndüler, şimdi, işte bu temiz yorgun dalgaların mavi elbiseleri buruşmuş, kadife saçakları karışıp gitmiş.

Güneş dеniz üstünde yükselirken:

– Gün aydın! – der.”

Abdülhamid Süleymanoğlu, henüz edebiyat âlemine girdiği bir devirde, onun gelecekte nasıl bir şair olacağını hisseden bilge çağdaşlarından biri ona “Çolpan” mahlasını bahşetmişti. Çolpan, meşakkatli hayatı ve sanatı ile onun parlak ümidini boşa çıkarmayıp, Tan yıldızı olarak karanlık devri aydınlatmaya ve uyuklayan halkı uyandırmaya çalıştı. Ve onun bu gayretleri boşa gitmedi.

Bugun Özbekistan semasında istiklâl güneşi parlayıp, оna, yurdumuzda meydana gelen büyük değişikliklerden 21. asrın, ümit ediyoruz ki, Özbek halkı için hayırlı asrın nefesi esmektedir.

Gelin, yeni asrın güneşinden dökülen ilk şuleler karşısında “Gün aydın!” diyelim. İnşallah, 21. asır hayırlı gelsin, İstiklâl yolunda mertçe mücadele eden Çolpan gibi ulu ecdatlarımızın arzu ve dilekleri gerçekleşip, semasından İstiklâl güneşinin nur saçtığı Özbek diyarı gül-gül parlasın, halkımızın sofrasına kut-bereket girsin!

Birinci Bölüm
UYANIŞ

 
Nеçün açıldı közim, kayge ketdi uykularım?
Bu uyganışda tolıb-taşdı, aşdı kaygularım.
 
Çolpan

Zelzele

Andican, Fergana vadisinde Hızır’ın ayağının değdiği mekânlardan biridir. Burada birçok harikulâde kısmet ve istidat sahipleri yaşadılar. Babürşah, Şah Meşreb, Nâdire Begüm gibi meşhur simalar, bu zeminde yetişti, şöhretleri yedi iklime yayıldı.

Şehirler, sadece büyük adamların beşikleri değildir. İnsanoğlunun hayretten dilinin tutulduğu herhangi bir olay meydana gelecek olsa, bu olay şehirlerin tarihinde de yerini alır. Ve bu olay, sonsuz bir çöl içinde büyüyen yalnız bir çınar gibi, bir nişan veya son menzil vezifesini görür. Bu mânada 1902 yılındaki Andican zelzelesi, o yılın 3 Aralık günü meydana gelen sadece bir felâketi değil, hattâ birilerinin de doğduğu, evlendiği, evlât sahibi olduğu veya vefat ettiği seneyi de ifade eder.

O kış günü, sabah saat 10’da elli bin ahalisi olan şehir, birkaç dakika içinde viraneye dönüştü. Ahalinin yaşadığı evlere, hükûmet dairelerine, Çar ordusunun yerleştiği binalara ve demiryolu inşaatlarına zelzelenin verdiği zararlar, o devrin parasıyla yaklaşık 12 milyon soma ulaştı. 4 bin 652 kişi viranelerin altında kaldı. Böyle dehşetli bir güce sahip olan zelzele, bundan 280 yıl önce de meydana gelmişti.

Fergana vedisinde 280 yıl önce meydana gelen zelzele hakkında tarihî kaynaklarda şöyle malûmatlara rastlanmaktadır:

“Namangen’den 15 kilometre kadar aşağıda, Sırderya’nın yüksek bir sahilinde yerleşmiş bulunan şimdiki Aksı köyünün yanında bir zamanlar bolluk bereket içinde yaşayan Aksı yahut Aksıkеnt adlı bir şehir vardı. O, Fergana vadisinin en eski ve aynı zamanda en nüfuzlu şehri idi.

…Büyük ağaçlar kökleriyle birlikte yere devrilip düştü. Güçlü ve tеz-tеz tekrar eden zelzeleden binalar yıkıldı, pek çok insan viraneler altında kaldı ve helâk oldu; pek çok insanın elleri ayakları kırıldı. Sığırlar dehşetli korkuya kapılıp kırlara kaçıp gitti. Halk bu hadiseyi görüp, kıyamet saati gеldi diye düşünüp, işlediği günahlarından pişman olup, Allah Teâlâ’dan affetmesini isteyerek yalvardı.

Altı ay boyunca zelzele bu şekilde tekrar edip durdu…”

3 Aralık günü meydana gelen ve Andican’ı dümdüz eden zelzele ise hepsi hepsi birkaç dakika devam etti, sadece.

“Güçlü sarsıntılar ve arkasından aralıksız silkinişlerden, – diye yazdı “Türkеstanskiе Vеdоmosti”“ gazetesi, – ayakta dik durmanın imkânı olmadı; tavandan dökülüp düşen alçı parçalarının gürültüsü, kırılan direklerin patırtısı, yıkılan duvarların yarattığı korku, tıpkı yer altından atılan top sesleri gibi dehşetli sesler, ahaliya öyle tesir etti ki, onun aklına gelen tek şey kaçmaktı. Bütün şehirliler istasyona doğru yürüdüler…

…Eski şehrin harabe hâli, daha da korkunçtu. Ramazan ayı olduğu için mahallî ahalinin çoğu geceki uykusuzluktan sonra derin bir uykudaydı. Onlar gaflette yakalanıp, viraneler altında diri diri gömüldüler…”

İşte bu dehşetli tabiî felâket meydana geldiği sırada, bu kitabımızın kahramanı, çağdaşlarının söylediklerine göre, dört yaşında idi. Eğer işte bu şifahi malûmatı esas alacak olursak, Çolpan 1898 yılında doğmuş oluyordu. Yakın zamana kadar hayatta olan kızkardeşi Fâika ananın söylediğine göre, şair o sırada dört yaşında bir baladır. O sırada tavandan düşen bir dal parçası, onun başında şişlik meydana getirmiş. 1902 yılındaki bu Andican zelzelesi, Çolpan’ın başında bu şekilde bir ömürlük bir mühür bırakmış. Yine Fâika ananın anlattığına göre, Çolpan’ın doğduğu yıl it yılıymış, yani o bu hesaba göre de 1898 yılında doğmuş olmaktadır. Bu malûmatı şairin akranı olan hamşehrisi Ülfet (İmadiddin Kâsımov) de hayattayken doğrulamıştır. Lâkin bu malûmatların tamamı şifahi bilgilerdir. Belgeler ise başka bir seneyi bize tavsiye etmektedir. Bu sene, yani 1897 yılı, şimdi ilim tarafından da kabûl edilmektedir. Çolpan hakkındaki bütün yazılı kaynaklarda ve 1937-1938 yıllarındaki sorgu tutanaklarında onun doğum senesi 1897 olarak kaydedilmiş ve şair de bu bilginin doğru olduğunu kendi imzası ile tasdik etmiştir.

Fakat yaşlılar iyi biliyorlar ki, paspоrt almanın âdet olduğu 1920’li yılların sonu, 1930’lu yılların başlarında insanların sadece doğduğu senesini değil, hattâ adını-soyadını yazarken de çirkin hatalar yapılmıştır. Bunun için de yaşlılar, paspоrttaki malûmata göre, it senesine daha çok itibar etmektedirler. Hakikaten, Çolpan ile “Sadâ-yı Türkistan” gazetesi arasında bir bağlantı kurulduğunda, tahminen, yazı işlerinin ricası ile genç şair kendi yaşını bildirmiştir. Yazı işleri, gazetenin 1914 yılı 18 Nisan sayısında onun “Türkistanlı Kardaşlarımızge” şiirini yayımlarken, şu sözleri müşterilerinin dikkatlerine arz etmiş:

“Dünyanın hangi köşesine bir göz atsak, her milletin saadet ve terakkisine o milletin gençleri ve genç fikirli kahramanları sebep olmaktadırlar. Onların genç gönülleri, her bir şeyden galip olup, gaflet, cehalet kalelerini zorla vurup yok etmek arzusunda olur… Böyle gençler her memlekette, az çok, kendine yaraşır şekilde vardır. Elhamdülillâh bizim Türkistan Türkleri arasında da böyle genç fikirli balalarımız görülmeye başlandı. Buna delil olarak Oşlu 12 yaşındaki M. Sancarbеk Efendi ile Andicanlı 15 yaşındaki Abdülhamid Efendiyi göstermek kâfidir…”

Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Abdülhamid ilk şiirlerinden itibaren Ubeydullah Hocayev ve Münevver Kaari Abdürreşidov gibi meşhur marifetperver allamelerin dikkatini çekmiş, onlarda kendi geleceği hakkında büyük ümitler uyandırmıştır. İşte bu ümitler sebebiyle onlar Abdülhamid’in yaşı ile yakından ilgilenmişler.

Eğer 1914 yılında Abdülhamid 15 yaşında olursa, onun doğum senesi ya 1899 yılı, yahut 1898 yılının 21 Martına kadar çıkmaktadır. Aradan birkaç ay geçtikten sonra, o gazetenin o yılın 24 Eylül sayısında Andicanlı “16 yaşındaki talebe”nin İsmail Gaspıralı’nın vefatı münasebetiyle yazdığı şiiri neredilmiştir. Son beytteki “Hamidî” mahlası, şiirin Abdülhamid Çolpan’a ait olduğuna delâlet etmektedir. Ve bu bilgi, onun 1898 yılında doğduğunu göstermektedir.

Yeri gelmişken, yine bir hatıradan bir iktibas getirelim. Çolpan’ı iyi bilen çağdaşlarından biri olan Mömincan Muhammedcanov, “Turmuş Urinişleri” adlı hatıra-rоmanında, şair ile 1916 yılının güz aylarında gerçekleşen ilk buluşmasını tasvir ederken, “O, on yedi-on sekiz yaşları civarında… genç bir delikanlı idi”, diye yazmaktadır. Bu malûmat da “Çolpan 1898 yılında doğmuştur”, şeklindeki fikri ifade etmektedir.

Eğer baba ve dedelerden kalan eski yıl hesabı ile bu bilgileri bir sıraya koyarsak, Çolpan’ın o vakte kadar anlattığımız 1897 yılı değil, balki 1898 yılının 21 Martına kadar olan zamanda dünyaya geldiği malûm olmaktadır.

Böylece Çolpan 1898 yılında Andican şehrinin Katarterek mahallesinde, şimdiki Nevâyi sokağının kеstiği yerde doğmuş ve Andican zelzelesi olduğu sırada dört yaşındadır. Eğer bundan 280 yıl önce Fergana vadisini titreten zelzele başka bir büyük Andicanlı şair Meşreb’in adı ile beraber, 1902 yılındaki Andican zelzelesi de bahtı kara şair Çolpan’ın doğumunu biraz geç de olsa haber verir gibidir.

Çolpan Süleymankul, Molla Muhammed Yunus’un sağ kalan dört evlâdı arasında en büyüğü idi. Ondan evvel doğan bir oğul ile bir kız, bebeklik çağlarında bu dünya ile vedalaşmışlardır. Evlât arzusu içlerinde kalan ana-baba üçüncü evlâtlarını nе ümit ve ne endişe ile beklediler. Nihayet, o dünyaya geldi. Tam o dakikada onların yaşadığı avluya bir dilenci gelmiş. Sülaymankul bezzazın2 anası Tâci nine, uğurlu gelmesi temennisiyle yeni doğan bebeğin göbeğini kesmesini bu kadından istemiş. Önceki iki torununun yaşamamış olması sebebiyle, uzun ömürlü olsun diyerek çingenenin eline bir bıçak tutuşturmuş. Hülâsa, çingene çaresiz bebeği kapının eşiğine yatırıp, göbeğini bıçakla kesmiş.

Bu “merasim”den sonra babası bebeğin kulağına Abdülhamid diye ezan okumuş olsa da ailedeki kadınlar ve konu-komşular uzun süre bebeği Tеşavay diye çağırmışlardır. “Tarihî vaka”nın iştirakçisi olan çingene kadın da Abdülhamid büyüyünceye kadar “Tеşavay sağ salim büyüyor mu?” diyerek aileden nasibini alıp gidermiş.

Abdülhamid’in babası Süleymankul, Andican’ın önde gelen itibarlı ve zengin kişilerinden olup, kumaş ticareti ile meşgûl olduğu için hamşehrileri arasında “Süleyman bezzaz” adı ile meşhur idi. Annesi Ayşe ana ise Kıpçakbay’ın kızı olup, okuyup yazması olmamasına rağmen, malûmat sahibi, akı-karayı tanıyan, akıllı, feraset sahibi, birçok halk koşuklarını, atasözü ve deyimlerini bilen bir kadındı.

“Ağabeyimin, – diye hikâye etmişti Fâika ana, –