Читать книгу «Polis Katili» онлайн полностью📖 — Май Шёвалль — MyBook.
image

5

“Eğer tamamen dürüst olmam gerekiyorsa, ki her zaman öyleyim, Sigbrit öldü ve Folke için durum oldukça kötü görünüyor,” dedi Nöjd. “Tesadüflere inanmam ben.”

“Kocası hakkında bir şey demiştin?”

“Evet, doğru. Gemi kaptanı ama çok içki içiyor. Altı yıl önce tam olarak ne olduğu belirlenemeyen bir karaciğer hastalığına tutuldu ve onu Ekvador’dan eve gönderdiler. Kovmadılar ama doktorlar temiz sağlık raporu vermediği için bir daha gemiyle açılamadı. Yaşamak için buraya geldi, içmeye devam etti ve çok geçmeden de boşandılar. Şimdi adam Malmö’de yaşıyor.”

“Onunla iletişimin devam ediyor mu?”

“Evet. Maalesef. Yakın fiziki temasım var denebilir. Daha doğru ifade etmek gerekirse. Doğrusu, boşanmak isteyen Sigbrit’ti. Kocası karşıydı. Hem de sonuna kadar karşıydı. Sigbrit’in dediği oldu. Uzun zamandır evliydiler ama kocası çoğunlukla denizde, evden uzaktaydı. Eve senede bir kere geliyordu ve anlaşılan, öyleyken araları iyiydi. Ancak sonra sürekli bir arada yaşamaya başladıklarında tam felaket oldu.”

“Peki şimdi?”

“Şimdi mesele şu ki adam körkütük sarhoş olup dırdır etmeye geliyor. Ama dırdır edecek bir şey yok çünkü genellikle bir ayar çekmekle son buluyor.”

“Ayar çekmek mi?”

Nöjd kahkaha attı.

“Skåne’de,” dedi, “biz böyle deriz. Stockholm’de ne diyorlar? Pataklamak mı? Polis dilinde aile içi kavga. Ne kadar boktan bir ifade şu aile içi kavga. Neyse, iki kere oraya gitmek zorunda kaldım. Birincisinde adamla mantıklı bir şekilde konuşup onu sakinleştirdim. İkinci sefer o kadar kolay olmadı. Ona vurmak ve onu havalı hücremize getirmek zorunda kaldım. Sigbrit o sefer bayağı perişan görünüyordu. Gözleri mosmor, boğazında çirkin parmak izleri.”

Nöjd aslan avcısı şapkasını dürtükledi.

“Bertil Mård’ı tanıyorum. Arada çıldırır ama göründüğü kadar kötü biri olduğunu sanmıyorum. Bence Sigbrit’i seviyor da. Bir de kıskanıyor, elbette. Gerçi kıskanması için ortada bir şey yok. Sigbrit’in seks hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyorum, hatta öyle bir hayatın varlığından bile şüpheliyim. Buralarda herkes, herkes hakkında her şeyi bilir. Ama herhalde en çok ben bilirim.”

“Mård ne diyor peki?”

“Malmö’de onu sorguya aldılar. Ayın 17’si için iyi bir tanığı var. O gün Kopenhag’da olduğunu iddia ediyor. Tren feribotuna binmiş, Malmöhus ama…”

“Onu kimin sorguya çektiğini biliyor musun?”

“Evet. Başkomiser Månsson diye biri.”

Martin Beck, Per Månsson’u yıllardır tanırdı ve ona çok güvenirdi. Boğazını temizledi.

“Bir başka deyişle, işler Mård için de pek iç açıcı görünmüyor.”

Nöjd cevap vermeden önce biraz daha köpeğini kaşıdı.

“Hayır,” dedi. “Ama Folke Bengtsson’dan çok daha iyi durumda.”

“Eğer herhangi bir şey olmuşsa.”

“Kadın ortadan kayboldu. Bu bana yeter. Hiç kimse mantıklı bir açıklama getiremiyor.”

“Bu arada kadının dış görünüşü nasıl?”

“Şu anki görünüşü, pek düşünmek istemediğim bir şey,” dedi Nöjd.

“Hemen çıkarıma varıyor gibisin?”

“Evet, öyleyim. Ama ben fikrimi söylüyorum. Normalde, şöyle görünüyor.”

Elini arka cebine sokup iki fotoğraf çıkardı, birisi pasaport fotoğrafıydı, diğeri de büyütülmüş bir renkli fotoğraf.

Nöjd fotoğraflara bakıp ona uzattı.

“İkisi de güzel,” diye yorum yaptı. “Bence dış görünüşü gayet normalmiş. Çoğu insan gibi. Bayağı çekici tabii ki.”

Martin Beck fotoğrafları uzun uzun inceledi. Nöjd’ün bunları onun gibi görebildiğini sanmıyordu ki tabii ki bu pek de mümkün değildi.

Sigbrit Mård hiç de çekici değildi. Bayağı sıradan, çirkin bir kadındı. Ama dış görünüşünü güzelleştirmek için elinden geleni yaptığı belliydi, bu da genelde talihsiz sonuçlara yol açardı. Yüz hatları biçimsiz, dar ve çıkıktı ve suratı kaygı doluydu. Bugünlerdeki çoğu fotoğraf gibi, pasaport fotoğrafı bir Polaroid ya da otomatik kabinde çekilmemişti. Fotoğrafçıda çekilmiş bir vesikalıktı. Saçını ve makyajını yapmak için çok özen göstermişti ve fotoğrafçı ona kesinlikle aralarından seçmesi için birçok pozunu vermişti. Diğer fotoğrafı amatör çekimdi, makinede çoğaltılmamıştı. Büyütülmüş ve elle rötuş yapılıp portreye dönüştürülmüştü. Kadın bir rıhtımda dikiliyordu ve arka planda iki bacalı bir yolcu vapuru duruyordu. Doğal olmayan bir bakışla güneşe dönüktü, kendini güzel gösterdiğini zannettiği bir poz veriyordu. Üstünde kolsuz, ince yeşil bir bluz ve pilili mavi bir etek vardı. Bacakları çıplaktı, sağ omzuna turuncumsu kocaman bir yazlık çanta takmıştı. Ayaklarında apartman topuk ayakkabı vardı. Sağ ayağı hafifçe öne doğru, topuğu yerden kalkmış şekilde duruyordu.

“Bu pozu daha yakın zamana ait,” dedi Nöjd. “Geçen yaz çekilmiş.”

“Kim çekmiş?”

“Bir kız arkadaşı. Birlikte seyahate gitmişlerdi.”

“Anladığım kadarıyla Rügen’e. Şu arka plandaki Sassnitz tren feribotu değil mi?”

Nöjd çok etkilenmişti.

“Vay, nereden bildin?” dedi. “Personel sıkıntısı çektiklerinden pasaport kontrol noktasında nöbetçiydim ve o vapurları birbirinden ayırt edemezdim. Ama haklısın. Bu arkadaki Sassnitz ve Rügen’e çıktılar. Gidip tebeşir kayalıklarına bakabilir, Komünistleri izleyebilirsin falan. Gayet sıradan görüntüler. Oraya gidenlerin çoğu hayal kırıklığıyla dönüyor. Günübirlik gezinti sadece birkaç kron.”

“Bu fotoğrafı nereden aldın?”

“Evini aramaya gittiğimizde aldım. Duvara bantla asmıştı. Herhalde bayağı güzel olduğunu düşünüyordu.”

Başını bir yana eğip fotoğrafı inceledi.

“E bayağı güzel de zaten. İşte aynen böyle görünüyordu. Hoş kızdı.”

“Sen hiç evlenmedin mi?” diye sordu Martin Beck birden.

Nöjd keyiflendi.

“Beni sorguya çekmeye mi başlayacaksın?” dedi gülerek. “İşte işini mükemmel yapan biri.”

“Affedersin,” dedi Martin Beck. “Aptalca bir soru oldu.

Konumuzla alakası olmayan bir soru.”

Bu bir yalandı. Soru hiç alakasız değildi.

“Ama cevap vermekte sakınca görmüyorum. Bir dönem Abbekås’tan bir kızla çıkıyordum. Nişanlandık. Ama inan bana, kız et yiyen bitkiler gibiydi. Üç aydan sonra burama kadar geldi ve altı aydan sonra, kızın canına hâlâ tak etmemişti. Ondan beri köpeklere sadığım. Ben bildiğimi konuşuyorum. Erkeklerin eşe ihtiyacı yok bence. İnsan bir alıştı mı büyük rahatlık. Her sabah uyandığımda böyle hissediyorum. Üç erkeğin hayatını kararttı. Tabii ki şimdiye kaç kez büyükanne oldu.”

Bir an sessizce oturdu.

“Hiç çocuğunun olmaması biraz üzücü bir şey,” dedi sonra. “Yani bazen. Ama çoğu zaman tam aksini hissediyorum. Burada koşullar bayağı iyi olmasına rağmen, yine de toplumda genel anlamda bir sıkıntı var. Burada çocuk yetiştirmeyi denemek istemezdim. Mesele şu, böyle bir şey yapılabilir mi?”

Martin Beck sessizce dinledi. Çocuk yetiştirme konusunda kendi katkısı çoğunlukla ağzını kapalı tutmak ve çocuklarının doğal biçimde kendi kendilerine büyümelerine izin vermekti. Sonuç, kısmen başarılı olmuştu. Gayet iyi, bağımsız bir insana dönüşen, onu seven bir kızı vardı. Öte yandan, hiçbir zaman anlayamadığı bir oğlu vardı. Kesinlikle açık sözlü olması gerekirse oğlundan pek hoşlanmıyordu ve daha on sekiz yaşında olan çocuk da ona güvensizlik, kandırmaca ve son yıllarda, açıktan açığa burun kıvırma haricinde bir davranış sergilemiyordu.

Oğlunun adı Rolf’tu. Konuşma girişimlerinin çoğu şu cümlelerle sona eriyordu: “Tanrım, baba ya, seninle konuşmanın bir manası yok, zaten hiçbir zaman ne dediğimi anlamıyorsun.” Ya da: “Elli yaş büyük olsaydım, belki bir şansımız olabilirdi ama artık on dokuzuncu yüzyılda değiliz biliyorsun.” Ya da: “Keşke polis olmasaydın!”

Nöjd köpekle meşguldü. Şimdi kafasını kaldırıp baktı.

“Ben sana bir soru sorabilir miyim?” dedi hafifçe gülümseyerek.

“Tabii.”

“Neden hiç evlendim mi diye öğrenmek istedin?”

“Aptalca bir soruydu.”

Tanıştıklarından beri ikinci kez, karşısındaki adam son derece ciddi göründü. Biraz da kırılmış gibiydi.

“Bu doğru değil. Doğru olmadığını biliyorum. Ben neden sorduğunu anladım.”

“Neden?”

“Kadınları anlamadığımı düşündüğün için mi?”

Martin Beck fotoğrafları elinden bıraktı. Rhea ile tanıştığından beri, dürüst olma konusunda sıkıntıları azalmıştı.

“Tamam,” dedi. “Haklısın.”

“Güzel,” dedi Nöjd, dalgın dalgın bir sigara daha yakarak. “Gayet iyi. Teşekkürler. Haklı olabilirsin de. Özel hayatına hiç kadın girmemiş bir erkeğim. Annem haricinde tabii ve Abbekås’lı bir balıkçı kız. Kadınları hep sıradan insanlar olarak görmüşümdür, benden ve genel olarak erkeklerden farklı değillermiş gibi. O yüzden arada ince farklar varsa, o zaman ben kaçırmışımdır. Bu konuda cahil olduğumu bildiğim için kadınların libidosu hakkında birçok kitap ve yazı okudum ama çoğunluğu saçmalıktı. Saçmalık olmayan kısımsa o kadar barizdi ki bir Hottentot bile anlayabilirdi. Mesela eşit işe eşit maaş ve cinsiyet ayrımcılığı.”

“Neden Hottentot?”

Nöjd o kadar yüksek sesli kahkaha attı ki köpek, yerinden sıçrayıp yüzünü yalamaya başladı.

“Belediyede bir adam vardı, Afrika’daki göçebe Hottentot’ların iki bin yıl da yaşasalar, tekerleği bile icat edemeyecek tek kültür olduklarını iddia ederdi. Saçmalık tabii ki. Onun hangi partiden olduğunu söylememe lüzum yok.”

Martin Beck bilmek istemiyordu zaten. Nöjd’ün hangi siyasi görüşe yakın olduğunu da bilmek istemiyordu. İnsanlar ne zaman siyaset konusunu açsa Martin Beck bir istiridye gibi kapanıyordu.

Orada hâlâ kapalı bir istiridye sessizliğinde oturuyorken otuz saniye sonra telefon çaldı.

Nöjd ahizeyi kaldırıp açtı.

“Nöjd,” dedi.

Her kim arıyorsa, anlaşılan komik bir şeyler söylemişti.

“Evet, şu anda karşımda oturuyor.”

Martin Beck ahizeyi aldı.

“Beck.”

“Alo, merhaba, ben Ragnarsson. Sana ulaşabilmek için birçok yeri aradık. Ne var ne yok?”

Cinayet Büro Şefi olmanın bir sıkıntısı da büyük gazetelerin nereye neden gittiğini öğrenmek için peşine adam takmasıydı. Bunu yapabilmek için, polis teşkilatından para yedirdikleri ispiyoncuları olurdu, bu da sinir bozucuydu ama elden gelen bir şey yoktu. Emniyet Genel Müdürü de çok sinir oluyordu ama haber sızacak diye de ödü patlıyordu. Hiçbir şey hiçbir yere sızmamalıydı.

Ragnarsson gazeteciydi, daha iyi ve düzgün olanlardan biriydi, ancak bu asla ve asla onun çalıştığı gazete daha iyi ve düzgün olanlardan biri demek anlamına gelmiyordu.

“Hâlâ orada mısın?” dedi Ragnarsson.

“Birisi ortadan kaybolmuş,” dedi Martin Beck.

“Kaybolmuş? İnsanlar her gün kayboluyor ama seni çağırmıyorlar. Dahası, duyduğuma göre Kollberg de oraya doğru yola çıkmış. Burnuma kötü kokular geliyor.”

“Olabilir de. Olmayabilir de.”

“İki adam gönderiyoruz. Hazırlıklı olun bari. Tek söylemek istediğim buydu. Arkandan iş çevirmek istemedim, biliyorsun. Bana güvenebilirsin. Hoşça kal.”

“Hoşça kal.”

Martin Beck kafa derisinin kenarını sıvazladı. Ragnarsson’a güveniyordu ama muhabirlerine ve çalıştığı gazeteye güvendiği söylenemezdi.

Nöjd düşünceli düşünceli bakıyordu.

“Gazeteci mi?”

“Evet.”

“Stockholm’den mi?”

“Evet.”

“Demek bomba patladı.”

“Kesinlikle.”

“Burada da yerel gazeteciler var. Olaydan haberdarlar. Ama söz dinliyorlar. Bir nevi sadakat. Trelleborgs Allehanda iyi. Ama bir de Malmö gazeteleri var. En kötüsü de Kvällsposten. Şimdi bir de Aftonbladet ve Expressen çıkacak başımıza.”

“Evet, maalesef.”

“Hassiktir!”

‘Hassiktir,’ Skåne’de yumuşak, gündelik bir sözdü.

Biraz kuzeye çıkıldı mı, çok ayıp karşılanırdı.

Belki de Nöjd’ün bundan haberi yoktu. Ya da belki umurunda değildi. Martin Beck, Nöjd’ü çok sevmişti.

Aralarında doğal bir arkadaşlık gelişmişti. Bir sorun çıkmayacak gibiydi.

“Şimdi ne yapıyoruz?”

“Sana bağlı,” dedi Martin Beck. “Uzman olan sensin.”

“Anderslöv bölgesi. Evet, öyle olmalıyım. Sana etrafı gezdirip anlatayım mı? Arabayla? Ama devriye arabasını almayalım. Benimki daha iyi.”

“Domates rengi olan mı?”

“Tabii. Elbette herkes biliyor. Ama ben onunla daha rahat ediyorum. Gidelim mi?”

“Sen nasıl istersen.”

Arabada üç şeyden bahsettiler.

Birincisi Nöjd’ün her nedense daha önce söz etmediği bir şeydi.

“Burası postane ve şimdiyse otobüs durağına geliyoruz.

Sigbrit en son burada beklerken görülmüş.”

Yavaşlayıp durdu.

“Bir şey daha görmüş olan bir tanığımız var.”

“Ne görmüş?”

“Folke Bengtsson arabasıyla yaklaşmış ve Sigbrit’in yanından geçerken yavaşlayıp durmuş. Gayet doğal gözüküyor. Arabasını almış eve gidiyormuş. Birbirlerini tanıyorlardı; komşuydular. Kadının otobüs beklediğini biliyordu, onu eve bıraktı.”

“Nasıl bir tanık bu?”

Nöjd parmaklarıyla direksiyona yavaşça vurdu.

“Buralı, yaşlıca bir kadın. Adı Signe Persson. Sigbrit’in ortadan kaybolduğunu duyunca karakola gelip, sokakta karşı kaldırımda yürürken Sigbrit’i gördüğünü ve sonra ters istikametten Bengtsson’un arabasıyla yaklaştığını anlatmış. Adam frene basıp arabayı durdurmuş. Kadın geldiğinde Britta karakolda yalnızmış, o yüzden ona daha sonra benimle konuşmaya gelmesini söylemiş. Ertesi gün geldi de, ben de onunla konuştum. Bana da hemen hemen aynı hikâyeyi anlattı. Sigbrit’i görmüş, Folke arabasını durdurmuş. Ondan sonra ona arabanın hakikaten durup durmadığnı ve Sigbrit’in arabaya bindiğini görüp görmediğini sordum.”

“Ne dedi?”

1
...
...
8