Читать книгу «Polis Katili» онлайн полностью📖 — Май Шёвалль — MyBook.
image

4

Martin Beck gözlerini açar açmaz kendine geldi. Oda az mobilyalı ama yine de hoş görünüyordu. Kuzeye bakan iki tane yatak vardı. Yataklar bir metre arayla paralel konmuştu. Bir tanesinde Martin Beck’in valizi açık duruyordu, diğerindeyse kendisi uzanıyordu. Uyuyakalmadan önce yarım sayfa ve resim altı iki yazı okuduğu kitap yerde açık duruyordu. Kitap, “Tarihin Meşhur Yolcu Gemileri” serisinden Dört Pervaneli Turboelektrikli Gemi: Normandie idi.

Martin Beck saate baktı. Yedi otuz. Dışarıdan bölük pörçük araba ve insan sesleri geliyordu. Binanın bir yerinde birisi sifonu çekmişti. Bir değişiklik vardı. Martin Beck hemen anladı. Pijamalarıyla uyumuştu, sadece seyahatteyse böyle yapardı.

Kalktı, pencere kenarına yürüyüp dışarı baktı. Hava güzel görünüyordu. Motelin arkasındaki çimenlikte güneş parlıyordu.

Martin Beck çabucak duşunu alıp giyindi ve alt kata indi. Bir an kahvaltı etmeyi düşündü ama bundan hemen vazgeçti. Sabahları bir şey yemekten hiçbir zaman hoşlanmazdı, özellikle de çocukken annesi evden çıkmadan önce ona zorla kakao içirip ağzına üç sandviç tıkıştırdığı günlerde. Okul yolunda çoğunlukla kusardı.

Kahvaltı yerine pantolonunun cebinde bir kron bozukluk buldu ve girişte duran slot makinesine attı. Kolu çekti, üç vişne yan yana gelince Martin Beck kazancını cebe indirdi. Sonra binadan ayrıldı, parke taşı döşenmiş meydanı çaprazlama geçti, tekeli geçti, henüz açık değildi, iki köşeyi dönünce kendini polis merkezinde buldu. Gönüllü itfaiyeciler görünüşe göre, hemen bitişikteki binadaydı, çünkü binanın ön kısmına bir itfaiye arabası yanaşmıştı. Martin Beck geçebilmek için döner merdiven mekanizmasının altından sürünmek zorunda kaldı. Yağlı tulum giymiş bir adam, itfaiye arabasını tamir ediyordu.

“Selam, nasılsın?” dedi neşeyle, tüm İsveç resmiyeti kurallarını hiçe saymıştı.

Martin Beck şaşkınlık içindeydi. Burası kesinlikle klasik bir kasaba değildi.

“Merhaba,” dedi.

Polis merkezinin kapısı kilitliydi ve cama bantla yapıştırılmış kartona birisi kalemle şöyle yazmıştı:

Mesai Saatleri

Hafta içi 8.30-12.00

13.00-14.30

Ayrıca perşembeleri 18.00-19.00

Cumartesileri kapalıdır.

Pazar gününden bahsedilmiyordu. Herhalde pazar günleri suç işlenmiyordu, hatta belki de yasaktı.

Martin Beck bu tabelaya bakarken düşünceliydi. Stockholm’den gelen biri olarak böyle bir düzeni hayal etmesi imkânsızdı.

Belki de sonunda kahvaltı etmeliydi.

“Hergott birazdan gelir,” dedi tulum giymiş adam. “On dakika önce köpekle birlikte çıktı.”

Martin Beck başıyla onayladı.

“Sen o meşhur komiser misin?”

Zor bir soruydu, Martin Beck hemen cevaplamadı. Adam itfaiye arabası üstünde çalışmaya devam etti. “Bozulma ama,” dedi başını bile çevirmeden. “Meşhur bir polis bizim motele yerleşmiş diye duydum. Seni de tanımıyorum.”

“Evet, sanırım o ben oluyorum,” dedi Martin Beck emin olamayarak.

“Demek Folke hapse girecek.”

“Bu kanıya nereden vardın?”

“Ah, bunu herkes biliyor.”

“Sahi mi?”

“Çok kötü. Tütsülenmiş ringası şahaneydi.”

Adam itfaiye arabasının altına sürünüp gözden kaybolarak konuşmayı sonlandırdı.

Genel kanı buysa, o zaman demek ki Nöjd hiç abartmamıştı.

Martin Beck olduğu yerde kaldı, düşünceli düşünceli kafa derisini kaşıdı.

Bir iki dakika sonra Herrgott Nöjd itfaiye arabasının diğer tarafında belirdi. Ensesinde yine aynı aslan avcısı şapkası sallanıyordu ve üstünde dama desenli bir gömlek, üniforma pantolonu ve açık renk süet ayakkabı vardı. İri bir gri köpek tasmasını çekiştiriyordu. Merdivenin altından eğildiler ve köpek arka ayakları üstünde kalktı, ön patilerini Martin Beck’in göğsüne koyup yüzünü yalamaya başladı.

“İn aşağı, Timmy!” dedi Nöjd. “Otur! Ne köpek ya!”

Ağır bir köpekti. Martin Beck iki adım geriledi.

“Otur, Timmy!” dedi Nöjd.

Köpek üstünden inip kendi etrafında üç tur attı. Sonra istemeye istemeye yere oturdu, sahibine bakıp kulaklarını dikti.

“Herhalde dünyanın en kötü polis köpeği. Ama bir mazereti var tabii. Eğitimli değil. İtaat etmeyi bilmiyor. Ben polis olduğumdan o da haliyle polis köpeği oluyor. Bir anlamda tabii.”

Nöjd kahkahayı bastı, Martin Beck’e göreyse ortada gülünecek bir sebep yoktu.

“HSK buradayken onu maça götürdüm.”

“HSK?”

“Helsingborg Spor Kulübü. Futbol takımı. Futbol maçlarını takip etmezsin, değil mi?”

“Pek sayılmaz.”

“Eh, tabii ki elimden kaçıp sahaya koştu. Anderslöv oyuncularının birinden topu kaptı. Ortalığı birbirine kattı. Hakemden zılgıtı yedim. Burada yıllar sonra yaşanan en dramatik olaydı. Şimdiye dek tabii. Ne yapsaydım? Hakemi mi tutuklasaydım? Tamamen hukuki açıdan bakıldığında bir futbol hakeminin statüsünün ne olabileceği hakkında hiçbir fikrim yok.”

Tekrar kahkaha attı.

“Sahaya yürüyüp hakemin dibine geldim. ‘Nöjd?’ dedim. ‘Başpolis. Benimle gelseniz iyi olur, görev üstündeki memura müdahale durumu bu.’ Olmazdı yani. O yüzden orada geri zekâlı gibi durdum.”

Nöjd kahkahayı bastı ama Martin Beck ona neden diye sormadan edemedi.

“Eee, düşünüyordum da, ya bizim Timmy gol atarsa? O zaman ne olurdu?”

Martin Beck diyecek söz bulamıyordu.

“Ah, selam,” dedi Nöjd.

“Günaydın, Herrgott,” dedi itfaiye arabasının altından kof ve derin bir ses.

“Hey Jöns, şu koca şeyi tam da karakolun önüne park etmek zorunda mısın?”

“Daha açık değilsiniz ki,” dedi Jöns.

Sesi boğuk çıkıyordu.

“Ama açmak üzereyim.”

Nöjd anahtarlarını şıngırdatınca köpek hemen ayaklandı. Nöjd kapıyı açtı, Martin Beck’e hızlıca bir bakıverdi.

“Anderslöv karakoluna hoş geldin,” dedi. “Trelleborg’a bağlıyız. Burası köy meydanı. Sosyal güvenlik bürosu, karakol, kütüphane işte. Ben üst katta yaşıyorum. Her şey yepyeni, ne derler, cillop gibi. Muhteşem bir nezarethane. Geçen sene iki kere kullanmak zorunda kaldık. Burası da odam. Girsene.”

Bir masa ve ziyaretçiler için iki sandalyesi olan, hoş bir odaydı. Büyük pencereler bir nevi terasa bakıyordu. Köpek, çalışma masasının altına yattı.

Masanın arkasında kalın ciltlerle dolu raflar yer alıyordu. Çoğu cilt İsveç Heykelleri’ne aitti ama başka kitaplar da vardı.

“Trelleborg’dan telefon ettiler bile,” dedi Nöjd. “Başkomiser. Emniyet Amiri de öyle. Burada kaldığına şaşırmışlardı.”

Masasına oturup kutudan bir sigara çekti.

Martin Beck de rahat sandalyelerden birinde yerini aldı.

Nöjd bacak bacak üstüne atıp şapkasını dürttü, hatta masaya koydu.

“Bugün kesin arabayla buraya gelirler. En azından Başkomiser gelir. Biz Trelleborg’a inmezsek tabii.”

“Sanırım burada kalmayı tercih ederim.”

“Tamam.”

Masasındaki evrakları karıştırdı. “Rapor burada. Göz atmak ister misin?”

Martin Beck bir saniye düşündü.

“Bana sen anlatabilir misin?” dedi.

“Seve seve.”

Martin Beck rahat hissediyordu. Nöjd’ü sevmişti. Her şey yolunda gidecekti.

“Burada kaç kişisiniz?”

“Beş. Bir sekreter. İyi kızdır. Üç polis memuru, yeni kontenjan açılmadıkça tabii. Bir devriye arabası. Bu arada, kahvaltı ettin mi?”

“Hayır.”

“İster misin?”

“Evet.”

Hakikaten de karnı acıkmaya başlamıştı.

“Güzel,” dedi Nöjd. “Şimdi, nasıl yapalım? Hadi bana gidelim. Britta gelip sekiz buçukta ofisi açar. Önemli bir şey olursa, telefon edip haber verir. Evde çay, kahve, ekmek, tereyağı, peynir, marmelat ve yumurta var. Başka ne var bilmiyorum. Kahve ister misin?”

“Çayı tercih ederim.”

“Ben kendim çay içiyorum. O zaman raporu yanıma alayım, üst kata çıkalım. Tamam mı?”

Üst kattaki daire çok hoştu ve bir kişiliği var gibiydi, düzenli dizilmişti ama aile yaşantısına uygun değildi. Burada yaşayan kişinin bekâr olduğu çok belliydi; bekâr alışkanlıklarına sahip, uzun süredir, belki de bütün ömrü boyunca bekâr olduğu anlaşılıyordu. İki avcı tüfeği ve eski bir polis kılıcı duvarda asılıydı. Nöjd’ün polis tabancası 7.65 Walther, tahminen yemek masası olabilecek bir masada, yağlı bir bez üstünde parçalara ayrılmış halde duruyordu.

Tabancalar, hobilerinden biriydi.

“Atış yapmayı severim,” dedi Nöjd.

Güldü.

“Ama insanlara değil,” diye ekledi. “Hayatımda hiç kimseyi vurmadım. Hatta kimseye hedef bile almadım. Bu yüzden tabancamı üstümde taşımam. Revolverim de var, yarış modeli. Ama o alt kattaki mahzende kilitli.”

“Nişanda iyi misindir?”

“Eh, işte. Ara sıra kazanırım. Yani nadiren. Rozetimi aldım tabii.”

Bu tek anlama gelebilirdi. Altın rozet. Yani sadece seçkin nişancıların kazandığı rozet.

Martin Beck berbat bir nişancıydı. Altın rozetin yanına bile yaklaşamamıştı. Ya da başka bir ödülün. Öte yandan, insanlara hedef almış, atış da yapmıştı. Ama kimseyi öldürmemişti. Hep iyi yanından bakılacak bir şeyler oluyor.

“Masayı temizleyebilirim,” dedi Nöjd, pek hevesli olmadan. “Ben genelde mutfakta yiyorum da.”

“Ben de,” dedi Martin Beck.

“Sen de mi bekârsın?”

“Sayılır.”

“Anladım.”

Nöjd ilgili görünmüyordu.

Martin Beck boşanmıştı, yetişkin iki çocuğu vardı, kızı yirmi iki, oğluysa on sekiz yaşındaydı.

“Sayılır” derken kastettiği, son bir yıldır oldukça düzenli aralıklarla onunla yaşayan bir kadın olmasıydı. Adı Rhea Nielsen’di ve Martin Beck muhtemelen ona âşıktı. Onun gidip gelmesiyle evi değişmiş, daha güzelleşmişti, elbette Martin Beck’in gözünde.

Fakat bu Nöjd’ün pek umurunda değildi, Cinayet Büro Şefi’nin özel hayatının nasıl olduğuyla ilgilenmiyordu.

Mutfak pratik ve kullanışlıydı, bütün modern aletler vardı. Nöjd ocağa bir demlik su koydu, dolaptan dört yumurta çıkardı ve kahve demliğinde çay demledi, yani içinde su ısıtıp kupalara poşet çay koydu. Etkili bir yöntemdi, gerçi pek de tiryakilere göre değildi.

Bir işe yaraması gerektiği hissine kapılan Martin Beck iki dilim ekmeği elektrikli kızartma makinesine koydu. “Burada ekmekler çok lezzetlidir,” dedi Nöjd. “Ama ben genelde Kooperatif’ten alırım. Kooperatif’i severim.”

Martin Beck Kooperatif’i sevmezdi ama bir şey demedi.

“Çok yakın,” dedi Nöjd. “Burada her şey burnunun dibindedir. Bence Anderslöv, ticari açıdan İsveç’teki en yoğun yer. Ya da onun gibi bir şey işte.”

Kahvaltı ettiler. Bulaşıkları yıkadılar. Tekrar oturma odasına döndüler. Nöjd katlanmış raporu arka cebinden çıkardı. “Kâğıtlar,” dedi. “Kâğıttan gına geldi. Tam bir kâğıt işine dönüştü bu iş; başvurular, ehliyetler, kopyalar, ıvır zıvırlar. Eskiden burada polis olmak tehlikeliydi. Yılda iki kere, pancar sezonunda. Buraya her tür insan gelirdi. Bazıları içip kavga çıkarırlardı. Bazen gidip ayırmak zorunda kalırdın. Yumruğun kuvvetli olmak zorundaydı, yüzünü gözünü korumak istiyorsan yani. Zor bir işti ama bir bakıma eğlenceliydi. Şimdi farklı. Otomatik, mekanik.”

Durdu.

“Ama ben bunu anlatmayacaktım. O yüzden rapora ihtiyacım da yok. Durum gayet basit. Mevzubahis kadının adı Sigbrit Mård. 38 yaşında ve Trelleborg’da bir pastanede çalışıyor. Boşanmış, çocukları yok, Domme’de küçük bir evde yalnız yaşıyor. Malmö yolunda bir semt.”

Nöjd, Martin Beck’e baktı. Yüzü çok ciddi ve kasvetliydi ama yine de halinden memnundu.

“Malmö’ye doğru,” diye tekrar etti. “Yani Route 101 üzerinde, buranın batısında.”

“Benim yön duyguma pek güvenmiyor gibisin,” dedi Martin Beck.

“Skåne ovalarında kaybolan o kadar kişi var ki,” dedi Nöjd. “Ha yeri gelmişken…”

“Evet?”

“Eh, ben en son Stockholm’e geldiğimde, umarım sonuncu sefer olmuştur, Emniyet Müdürlüğü’nü arıyordum ama onun yerine Komünist Parti Merkezi’ne girdim. Parti başkanına merdivenlerde rastlayınca ya bunun Emniyet’te ne işi var diye merak ettim. Ama adam çok kibardı. Beni istediğim yere götürdü. Bisikletini yürüterek hem de.”

Martin Beck kahkahalarla güldü.

Nöjd da fırsatı kaçırmayıp ona katıldı.

“Ama bitmedi. Ertesi gün kalkıp sizin amire bir merhaba diyeyim dedim. Yaşlı olan, eskiden Malmö’de çalışan. Yenisini tanımıyorum çok şükür. O yüzden belediyeye gittim ve bekçiye benzeyen bir adam bana Mavi Galeri’yi gezdirmeye çalıştı. En sonunda ona istediğimi açıklayabildiğimde beni Scheele Caddesi’ne gönderdi, sonra da adliyeye girdim. Güvenlik görevlisi davamın hangi salonda görüleceğini ve duruşmamın konusunu sordu. Nihayet Agne Caddesi’ndeki emniyete vardığımda Lüning o gün çıkmıştı. Olay öyle kapandı. Trenle eve döndüm. Güneye doğru giderken çok güzel vakit geçirdim. 450 kilometre. Çok farklı.”

Düşünceli görünüyordu.

“Stockholm,” dedi. “Ne sefil bir şehir. Ama sen tabii ki seviyorsundur.”

“Tüm ömrüm boyunca orada yaşadım,” dedi Martin Beck.

“Malmö daha iyi,” dedi Nöjd. “Ama çok değil. Orada çalışmak istemezdim, beni Emniyet Amiri filan yapmadıkları sürece. Neyse, bırak şimdi, Stockholm’den bahsetmeyelim bile.”

Dışından gür bir kahkaha attı.

“Sigbrit Mård’a gelelim,” dedi Martin Beck.

“Sigbrit o gün izinliymiş. Arabasını tamirciye bırakıp Anderslöv’e otobüsle gelmiş. Ayak işlerini halletmiş. Bankaya ve postaneye gitmiş. Sonra da ortadan kaybolmuş. Otobüse binmemiş. Şoför onu tanıyor ve otobüste olmadığını biliyor. O zamandan beri onu gören olmamış. Günlerden 17 Ekim. Postaneden çıktığında saat bir civarıymış. Arabası, VW marka, hâlâ tamircide. Orada hiçbir şey yok. Kendim bizzat gittim. Birkaç örnek alıp Helsingborg’daki laboratuvara yolladık. Hepsi negatif çıktı. Kısacası hiç ipucu yok.”

“Sen onu tanıyor musun? Şahsen?”

“Tabii ki. Şu doğaya dönüş hevesi başlayana kadar, bu bölgedeki herkesi şahsen tanırdım. Artık kolay değil. İnsanlar bakımsız eski evlerde ve yarı yıkık binalarda yaşıyor. Belediyeye kayıtlı değiller ve arabanla oraya gittiğinde çoğunlukla taşınmış oluyorlar. Başka birisi taşınıyor. Geriye kalan tek şey bir keçi ve makrobiyotik sebze bostanı.”

“Ama Sigbrit Mård farklı mıydı?”

“Evet, aynen. Sıradan tiplerden biriydi. Yirmi yıldır burada yaşıyordu. Aslen Trelleborg’lu. Fazla değişken biri değildi. Hep aynı işte çalışırdı falan. Son derece normal. Belki biraz yılmış biri.”

Düşünceli düşünceli inceledikten sonra bir sigara yaktı.

“Ama bu ülke için normal bir şey bu,” diye devam etti. “Örneğin ben çok sigara içiyorum. Muhtemelen bu da yılgınlıktan.”

“Yani kaçmış olabilir.”

Nöjd eğilip köpeğin kulaklarının arkasını kaşıdı. “Evet,” dedi sonunda. “Bu da bir ihtimal. Ama ben öyle olduğuna inanmıyorum. Burası öyle kimse çakmadan çat diye kaçabileceğin bir yer değil. Ayrıca insanlar evlerini olduğu gibi bırakmaz. Trelleborg’dan gelen komiserlerle birlikte evine gittim. Her şey, bütün belgeleri, kişisel eşyaları yerli yerindeydi. Mücevherleri filan. Kahve demliği ve fincanı hâlâ masadaydı. Sanki bir süreliğine çıkmış da birazdan evine dönecekmiş gibi görünüyordu.”

“Peki sen ne düşünüyorsun?”

Bu kez Nöjd’ün cevabının gelmesi uzun sürdü. Sigarasını sol elinde tuttu, köpeğin oyunbaz bir hava içinde sağ elini kemirmesine izin verdi. Yüzünde gülümsemeden eser kalmamıştı.

“Bence öldü,” dedi.

Bu konu hakkında tek söylediği de bu oldu.

Uzaklarda, ana yolda gümbür gümbür akan yoğun bir trafik sesi geliyordu.

Nöjd kafasını kaldırıp baktı.

“Büyük kamyonların çoğu hâlâ Malmö’den Ystad’a geçerken bu yolu kullanır,” dedi. “Hem de yeni Route 11 daha hızlı olmasına rağmen. Kamyoncular alışkanlıklarını kolay kolay değiştiremiyor.”

“Peki ya şu Bengtsson meselesi?” dedi Martin Beck.

“Sen onun hakkında benden daha bilgilisindir.”

“Olabilir. Olmayabilir de. Yaklaşık on yıl önce onu bir seks cinayetinden yakaladık. Bir sürü ‘ama’ ve ‘eğer’ sonucunda. Tuhaf bir adamdı. Ama sonrasında ona ne oldu, bilmiyorum.”

“Ben biliyorum,” dedi Nöjd. “Buradaki herkes biliyor. Akıl sağlığının yerinde olduğunu söylediler, hapishanede yedi buçuk yıl yattı. Sonunda buraya taşınıp kendine küçük bir ev satın aldı. Anlaşılan birikmiş parası varmış çünkü bir tekne ve eski bir araba da aldı. Balık tütsüleyerek geçimini sağlıyor. Bazen kendi yakalıyor, bazen de yan meslek olarak balıkçılık yapanlardan alıyor. Profesyonel balıkçılar arasında bu bireysel avlananlar pek popüler değil ama yasaya aykırı da değil. En azından benim gördüğüm kadarıyla. Sonra arabasıyla gezinip tütsülenmiş ringa balığı ve taze yumurta satıyor, zaten düzenli müşterileri var. Buradaki insanlar Folke’yi düzgün biri olarak kabul etti bile. Kimseye bir zararı dokunmadı. Çok konuşmaz, kendi başına takılır. İçine kapanık tiplerden. Ona rastladığım zamanlarda hep sanki varlığı için özür dileyecekmiş gibi görünüyordu. Ama…”

“Evet?”

“Ama herkes onun bir katil olduğunu biliyor. Hüküm giymiş, hapis yatmış. Galiba çok da çirkin bir cinayetmiş. Zararsız, yabancı bir kadını…”

“Adı Roseanna McGraw’du. Gerçekten de mide bulandırıcıydı. Hastalıklı. Ama kadın adamı tahrik etmişti. Yani kendi öyle görüyordu. Onu yakalayabilmek için onu tekrar tahrik etmek zorunda kalmıştık. Psikiyatr muayenesinin nasıl geçtiğini ben şahsen hayal edemiyorum.”

“Ah, yapma ya,” dedi Nöjd, göz kenarlarına örümcek ağı gibi kırışıklıklar yayılmıştı. “Ben de Stockholm’de bulundum. Adli psikiyatri kursuna katıldım. Olayların yüzde ellisinde doktorlar, hastalardan daha çatlak.”

“Anladığım kadarıyla Folke Bengtsson kesinlikle hastaydı. Sadistti, oldukça bağnazdı ve kadın düşmanıydı. Sigbrit Mård’ı tanıyor muydu?”

“Tanımak mı?” dedi Nöjd. “Evi onun evine iki yüz metreden daha yakın. Komşu sayılırlar. Kadın onun düzenli müşterilerinden biri. Ama en kötüsü bu değil.”

“Gerçekten mi?”

“Esas mesele şu ki, kadınla aynı anda postanedeymiş. Birbirleriyle konuştuklarını gören şahitler var. Bengtsson arabasını meydana park etmiş. Postane sırasında kadının arkasında duruyormuş ve ondan beş dakika sonra orayı terk etmiş.”

Anlık bir sessizlik oldu.

“Folke Bengtsson’u tanıyorsun yani,” dedi Nöjd.

“Evet.”

“Sence bunu yapmış olabilir mi…?”

“Evet,” dedi Martin Beck.

1
...
...
8