“Dönüp bakmak istemediğini çünkü insanların hayatına burnunu sokan meraklı biri gibi görünmek istemediğini söyledi. Bu da salakça bir cevaptı çünkü bu yaşlı kadın herhalde İsveç’in en meraklı insanıdır. Biraz dil dökünce çok geçmeden başını çevirdiğinde Sigbrit de araba da kuş olup uçmuş. Sonra biraz havadan sudan sohbet ettik ve bir süre sonra, emin olmadığını söyledi. İnsanların arkasından konuşmak istemiyormuş. Fakat ertesi gün benim Kooperatif’teki adamlarımdan birine rastladığında kesinlikle Bengtsson’un durduğunu ve Sigbrit’in arabaya bindiğini gördüğünü söylemiş. Eğer bu ifadesine sadık kalırsa, o zaman Folke Bengtsson kesinlikle kadının ortadan kaybolmasıyla ilişkilendirilebilir.”
“Bengtsson ne diyor?”
“Bilmiyorum. Onunla konuşmadım. Trelleborg’dan iki polis oraya gitti ama evinde yoktu. Sonra seni çağırmaya karar verdiler ve bana açıkça hiçbir şey yapma dediler. Karıştırma filan. İşine bak ve uzmanı bekle. Signe Persson ile konuşmamı resmî rapora dökmedim. Sence ihmalkâr mı davranmışım?”
Martin Beck cevap vermedi.
“Bence düpedüz ihmalkârlık,” dedi Nöjd gülerek. “Ama ben Signe Persson’a biraz temkinli yaklaşırım. Hayatımda önüme gelen en kötü dosyaya karışmıştı. Beş sene önceydi sanırım. Bir komşusunun kedisini zehirlediğini iddia etti. Resmen şikâyette bulundu, biz de soruşturmak zorunda kaldık. Sonra diğer kadın da Signe Persson’dan şikâyetçi oldu çünkü kedisi onun muhabbet kuşunu öldürmüştü. Kediyi mezarından çıkardık, Helsingborg’a yolladık. Zehir filan bulamadılar. Bunun üstüne Signe diğer kadının bir tütüncüden iki tane puro alıp haşladığını iddia etti. Bir dergide okumuş, puroyu uzun süre haşlarsan, nikotin kristalleri çıkarırmış, bunlar da ölümcül derecede zehirleyiciymiş ve hiç iz bırakmazmış. Komşusu sahiden de iki puro almış ama misafirlerine ikram etmek için olduğunu ve erkek kardeşinin onları içtiğini söyledi. Ona kedinin muhabbet kuşunu öldürmeyi nasıl başardığını sordum, ne de olsa kuş hep kafesindeydi. Güya Signe kedisini, kuşu korkutmaya ikna etmiş çünkü kuş konuşabiliyormuş ve bazı gerçekleri ötmüş. Signe, sahiden de kuşun ona birçok kez orospu dediğini doğruladı. Burada, o sırada bir polis akademisi öğrencisi vardı, tuttuğunu koparan bir tipti ve şu puro teorisini araştırdı, teorik olarak mümkün olduğuna kanaat getirdi ve eğer kurban zaten sigara içiciyse, o zaman zehirlenmenin kanıtlanamayacağı sonucuna vardı. Dolayısıyla Signe onuncu ya da on ikinci sefer geldiğinde ona kedisinin ağır sigara tiryakisi olup olmadığını sordum. Ondan sonra bana senelerce merhaba bile demedi. Dosyayı kapattıktan sonra da akademi öğrencisi evde kalıp puro haşladı, sonunda da şutlandı. Sonra Eslöv’e yerleşip mucit oldu.”
“Ne icat etmiş ki?”
“Tek duyduğum, kenarları ışıklı bir lazımlık ve zehirli lahana çorbasına batırdığın zaman miyavlayan bir nikotin dedektörünün patenti için başvuru yaptığıydı. İşe yaramamıştı, bu sefer de aynı icadını pille çalışan mekanik bir kediye çevirmeye çalışmıştı.”
Nöjd kol saatine baktı.
“Bir numaralı ilgi alanı buydu işte. Otobüs durağı. Ayrıca Signe Persson ve puro içen bir kedi yüzünden hayatı kayan bir adamın hikâyesi. Söylemeden edemeyeceğim, Signe’nin kilit tanık olduğu bir dosya hiç de hoşuma gitmiyor. Yola devam etsek iyi olur. Otobüs birazdan gelir.”
Arabayı vitese takıp dikiz aynasından baktı. “Arkamızda birisi var,” dedi. “İçinde iki adam olan yeşil bir Fiat. Biz durduğumuzdan beri orada öylece bekliyorlar. Onlara biraz ortalığı gezdirelim mi?”
“Bana uyar.”
“Takip edilmek çok ilginç,” dedi Nöjd. “Benim için yeni bir deneyim.”
Saatte yirmi kilometre hızla gidiyordu ama diğer araba onu geçmeye yeltenmedi bile.
“Sağımız Domme. Sigbrit Mård ve Folke Bengtsson orada yaşıyordu. Arabayla gitmek ister misin?”
“Şu anda değil. Orada doğru düzgün bir kriminal inceleme yapıldı mı?”
“Sigbrit’in evinde mi? Hayır, yürüttük diyemem. Biz eve gittik, biraz etrafa bakındık ve yatağının üstündeki o fotoğrafı aldım. Bir de sanırım orada burada parmak izimizi bıraktık.”
“Eğer ölmüşse…”
Martin Beck birden sustu. Bayağı aptalca bir soruydu.
“Ve onu ben öldürseydim, cesedini ne yapardım? Bunu ben de düşündüm. Ama çok fazla ihtimal var. Bir sürü bataklık çukuru ve yıkık dökük ev. Barınaklar ve harabeler. Upuzun Baltık Denizi kıyısı, boş yazlık evler. Orman, çalılık, hendek, bir sürü yer olabilir.”
“Orman mı?”
“Evet, Börringe Gölü’nün orada. Polis eskiden doğu kıyısının oradaki bir açık alanda nişan yarışı düzenlerdi. 68’deki fırtınadan bu yana öyle bir karman çorman oldu ki tankla bile giremezsin içine. O yığıntıdan kurtulmak yüz yıl alır. Ayrıca… Bu arada torpidoda bir harita var.”
Martin Beck haritayı çıkarıp açtı.
“Şu anda Alstad’dayız, Route 101’den Malmö istikametinde ilerliyoruz. Oradan yönünü bulabilirsin.”
“Bütün yol boyunca bu kadar yavaş sürmeyi mi planlıyorsun?”
“Hayır. Tanrım! Tamamen dalmışım. Arkamızdaki sıkı herifleri kaybetmeyelim dedim.”
Nöjd sağa doğru saptı. Yeşil araba takip etti.
“Artık Anderslöv polis bölgesinden çıktık,” dedi. “Ama kısa süre sonra tekrar gireceğiz.”
“Bir dakika önce ne diyecektin? Ayrıca… ne?”
“Ah evet. Ayrıca, Sigbrit Mård’ın birisi tarafından arabayla alınmış olması genel kanı diyebilirim. Hatta böyle diyen bir tanık da var. Haritaya bakarsan, bu bölge içinden geçen üç ana yol göreceksin. Eski Ana Cadde, az önce ayrıldığımız; Route 10, Trelleborg’dan Ystad’a kadar deniz kıyısını takip ederek sonra ta Simrishamn’a kadar giden; ve son olarak da yeni Avrupa Route 14 otoyolu, Polonya’dan Ystad’a gelen feribotlara bağlanıp Malmö içinden geçerek Tanrı bilir nereye kadar uzuyor. Bunun da üstünde, ülkenin başka hiçbir yerinde dengi bulunmayan örümcek ağı gibi karışık arka yollarımız var.”
“Anladım,” dedi Martin Beck.
Doğruya doğru, araba tutmaya başlamıştı.
Yine de bu onu içinden geçtikleri araziyi incelemekten alıkoymamıştı. Daha önce ülkenin bu kısımlarında hiç bulunmamıştı ve eski Edvard Persson filmlerinden hatırladıklarından öte bir bilgisi yoktu. Skåne düzlüklerinin kendine has tatlı bir güzelliği vardı. Burası nüfusu yoğun, kırsal bir cennet değildi, tek bir arazi parçasıydı ve kendi içinde bir uyum taşıyordu.
Martin Beck birdenbire, kırsal kesimdeki koşullara dair genel şikâyetlerden bağımsız bir cümleyi hatırladı. “İsveç çürümüş bir ülke, ama çok güzel çürümüş bir ülke.” Birisi böyle demiş ya da yazmıştı ama Martin Beck kim olduğunu hatırlayamadı.
Nöjd konuşmayı sürdürdü.
“Anderslöv bölgesi biraz sıra dışıdır. Bürokrasiye gömülmediğimiz zamanlarda genelde trafikle uğraşırız. Mesela, devriye arabası yılda 75 bin kilometre yapar. Kasabada yaklaşık bin kişi, tüm bölgede ise belki on bin kişi yaşar. Ama yirmi iki kilometrelik plajımız var ve yazın nüfus otuz binleri geçer. Dolayısıyla yılın bu zamanı neden bu kadar çok binanın bomboş durduğunu anlayabilirsin. Şimdiye değin hep tanıdığımız insanları anlatıyorum, onları nerede bulacağımızı biliriz. Ama her dakika kontrol edemediğimiz bir beş bin, altı bin kişinin daha olduğunu tahmin ediyorum, eski evlerde ya da karavanlarda yaşayan, sonra taşınıp yerlerine gelen başka insanlar.”
Martin Beck sıra dışı derecede güzel, bembeyaz kireç boyalı bir kiliseye baktı. Nöjd bakışını takip etti.
“Dalköpinge,” dedi. “Kartpostal güzelliğinde kiliselere ilgi duyuyorsan, sana en az otuz tane bulurum. Bütün bölge çapında tabii.”
Sahil yoluna geldiler ve doğuya doğru döndüler. Deniz sakin ve grimsi maviydi. Ufukta yük gemileri duruyordu.
“Demek istediğim, eğer Sigbrit ölmüşse, olabileceği bir sürü farklı nokta var. Eğer birisi onu arabayla gezdirdiyse, Folke ya da bir başkası, o zaman bu bölgede bile olmama ihtimali çok yüksek. Bu durumda da binlerce olasılık daha eklenir.”
Sahil manzarasına doğru bakış attı. “Muhteşem, değil mi?”
Memleketiyle gurur duyduğu belliydi.
Haksız sayılmaz, diye içinden geçirdi Martin Beck.
Smygehuk’u geçtiler.
Yeşil Fiat ise sadık bir şekilde hâlâ peşlerindeydi.
“Smygehamn,” dedi Nöjd. “Benim zamanımda buraya Doğu Torp denirdi.”
Köyler birbirine yakın kurulmuştu. Beddingestradn. Skateholm. Kısmen sahil evlerine dönüştürülmüş, balıkçı köyleriydi buralar ama hâlâ güzellerdi. Yüksek binalar ya da pahalı oteller yoktu.
“Skateholm,” dedi Nöjd. “Benim mıntıkam burada sona eriyor. Artık Ystad Bölgesi’ne giriyoruz. Seni Abbekås’a götüreyim. Burası Dybeck. Bataklık ve sefalet. Tüm sahilin en kötü kısmı. Belki de kadın orada çamurların arasında bir yerde. Tamam, burası Abbekås.”
Nöjd köyün içinden arabayla yavaş yavaş geçti.
“Evet, burada yaşıyordu işte,” dedi. “Kadınlardan vazgeçmeme sebep olan kadın. Limana bakmak ister misin?”
Martin Beck cevap verme zahmetine girmedi.
Oturup balıkçılık anılarını anlatmak için bankları ve denizci keplerini takmış, birkaç yaşlı adamı olan küçük bir limandı. Üç balıkçı teknesi. Balık sandıkları istiflenmişti ve birkaç balıkçı ağı kurumaya asılmıştı.
Arabadan inip iki ayrı iskele babasına oturdular. Suyun kırıldığı noktanın üstünde martılar çığlık atıyordu.
Yeşil Fiat yirmi metre ötede durdu. İki adam ön koltuktan kalkmadılar.
“Onları tanıyor musun?” dedi Martin Beck.
“Hayır,” dedi Nöjd. “Gazeteciler sanırım. Bir şey istiyorlarsa, buraya gelip konuşabilirler. Orada öylece oturup izlemek çok sıkıcı olur.”
Martin Beck hiçbir şey demedi. O gittikçe yaşlanıyor, muhabirler de gittikçe gençleşiyordu. İlişkileri her yıl kötüye gidiyordu. Ayrıca polisler artık eskisi kadar popüler değildi, eskiden popüler olduklarını varsayarsak yani. Şahsen Martin Beck mesleğinden utanç duyma gereği hissetmiyordu ama birçok adamın utandığını biliyordu ve utanması gereken daha pek çok da adam tanıyordu.
“Ben ve kadınlar hakkındaki çıkarımın neydi?” diye sordu Nöjd.
“Sigbrit Mård hakkında çok az şey bildiğimizi düşündüm. Dış görünüşünü ve nerede çalıştığını biliyoruz, hiç kimseye yük olmadığını biliyoruz. Boşanmış olduğunu, çocuğu olmadığını biliyoruz. Hepsi bu kadarcık. Kadının tam da birçok kadının, özellikle çocuğu yoksa, ailesi ya da özel bir ilgi alanı yoksa, hayata karşı hayal kırıklığı yaşadığı bir yaş döneminde olduğunu düşündün mü? Menopoza yaklaştıkları, kendilerini yaşlı hissettikleri bir dönemde? Hayatlarının boşa geçtiğini, özellikle cinsel hayatlarının heba olduğunu hissederler ve genellikle aptalca şeyler yaparlar. Kendilerinden genç erkeklere çekim duyar ya da saçma sapan yasak ilişkiler yaşarlar. Çoğu zaman da parasal ya da duygusal açıdan kendilerini kaptırırlar.”
“Ders için teşekkürler,” dedi Nöjd.
Yerden bir tahta parçası alıp suya fırlattı. Köpek hemen suya atlayıp tahtayı kaptı.
“Şahane,” dedi Nöjd. “Şimdi arka koltuğu iyice batıracak. Yani Sigbrit’in gizli bir seks yaşamı olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Bence mümkün. Yani özel hayatını yakından incelememiz lazım. Yapabildiğimiz kadar. Yani belki de, sonuçta bir ihtimal, kendinden yedi sekiz yaş küçük bir erkekle kaçmış olabilir. Bir süre mutlu olmak için her şeyden kaçış. Sadece iki haftalığına ya da iki aylığına da olsa.”
“Bir güzel becerilmek için,” dedi Nöjd.
“Ya da bağ kurabildiğini sandığı bir insanla konuşma şansı için.”
Nöjd başını yana eğip sırıttı.
“Bu bir teori,” dedi. “Ama ben katılmıyorum.”
“Çünkü duruma uymuyor.”
“Doğru. Hem de hiç uymuyor. Bir planın var mı? Yoksa bu münasebetsiz bir soru mu oldu?”
“Lennart gelene kadar beklemeyi planlıyorum. Ondan sonra Folke Bengtsson ve Bertil Mård ile gayriresmî bir sohbet etmeyi düşünüyorum.”
“Ben de seve seve eşlik ederim.”
“Hiç şüphem yok.”
Nöjd kahkahayı bastı. Sonra ayağa kalktı, yeşil arabaya doğru yürüyüp camı tıklattı. Kızıl sakallı genç bir adam olan sürücü, camı indirdi ve ona soru sorar gibi baktı.
“Artık Anderslöv’e dönüyoruz,” dedi Nöjd. “Källstorp içinden geçip erkek kardeşimden yumurta alacağım. Ama siz Skivarp’tan geçen yolu izlerseniz, gazeteniz biraz daha az para harcamış olur.”
Fiat onları takip etti ve yumurta alımını takipte kaldı.
“Polise güvenmedikleri çok belli,” dedi Nöjd.
Bunun haricinde o gün, yani 2 Kasım Cuma günü hiçbir şey olmadı.
Martin Beck mecburi Trelleborg ziyaretini gerçekleştirip Başkomiser ve Emniyet Amiri ile buluştu, adam Kriminal Şube’nin başıydı. Martin Beck amirin odasına hayran kalmıştı çünkü limana bakıyordu.
Kimsenin dosya hakkında söyleyeceği bir söz yoktu.
Sigbrit Mård on yedi gündür kayıptı ve herkesin tek bildiği, Anderslöv’de dolanan dedikodulardı.
Öte yandan, dedikodular genelde sağlam temele dayanırdı.
Ateş olmayan yerden duman çıkmazdı.
O akşam Kollberg telefon etti, araba kullanmaktan nefret ettiğini, geceyi Växjö’de geçirmeyi planladığını anlattı.
“Anderstorp’ta işler nasıl gidiyor?” dedi.
“Anderslöv.”
“Ah, evet.”
“Çok tatlı bir yer ama gazeteciler şimdiden ensemizde.”
“Sen üniformanı giy, daha çok saygı görürsün.”
“Şu zeki yorumların olmasa!” dedi Martin Beck.
Arkasından Rhea’yı aradı ama ulaşamadı.
Bir saat sonra tekrar denedi, en son yatmadan önce de aradı.
Bu kez kadın evdeydi.
“Bütün akşam sana ulaşmaya çalıştım,” dedi.
“Gerçekten mi?”
“Ne yapıyordun?”
“Seni ilgilendirmez,” dedi Rhea neşeli neşeli. “Nasıl gidiyor?”
“Emin değilim. Bir kadın ortadan kaybolmuş.”
“İnsanlar durup dururken ortadan kaybolmaz. Bunu bilmen gerek, sen bir polissin.”
“Sanırım seni seviyorum.”
“Sevdiğini biliyorum,” dedi Rhea mutlu bir şekilde. “Sinemaya gittim, sonra da Butlers’da bir şeyler yedim.”
“İyi geceler.”
“Tek istediğin bu muydu?”
“Hayır, ama bekleyebilir.”
“İyi uykular, sevgilim,” dedi Rhea ve telefonu kapattı.
Martin Beck bir şarkı mırıldanarak dişlerini fırçaladı. Eğer birisi orada olup da duysaydı muhtemelen çok garipserdi.
Ertesi gün tatildi. Azizler Yortusu. Yine de birilerinin tatilini her zaman zehir edebilirdi. Malmö’deki Månsson’un mesela.
О проекте
О подписке
Другие проекты
