“Boş ver,” diyerek adam telefonu kapattı.
Wallander bu konuşmanın ayrıntılarını not defterine yazdı. Hata yaptığının farkındaydı. Adam kurtarma botundaki cesetler hakkında konuşmak için onu aramıştı ama başka birinin de aradığını duyunca çok şaşırmış, hatta korkmuş ve telefonu kapatmıştı. Onun, Martinson’un konuştuğu adam olmadığı ortadaydı. Bu da konuyla ilgili bilgisi olanların sayısının birden fazla olduğunu gösteriyordu. Martinson haklıydı; olanları kim gördüyse, bunları bir gemiden görmüş olmalıydı. Kara kışta kimse tekneyle dolaşmaya çıkmayacağına göre görgü tanıkları gemi tayfaları olmalıydı. Ama hangi geminin? Bu Baltık Denizi’nden geçen herhangi bir feribot, bir balıkçı teknesi, bir şilep ya da bir petrol tankeri olabilirdi.
Kapının eşiğinde Martinson belirdi.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Wallander ona az önceki telefondan şimdilik söz etmemeye karar verdi. Tüm olanları yeniden gözden geçirdikten sonra meslektaşlarına bundan söz edecekti.
“Henüz Björk’le konuşmadım,” demekle yetindi. “Yarım saat sonra buluşalım.”
Martinson odadan çıkınca Wallander, Björk’ü aradı.
“Björk.”
“Wallander. Nasıl gidiyor?”
“Odama gel, anlatacaklarım var.”
Wallander, Björk’ün ne anlatacağını merak etmişti.
“Bir ziyaretçimiz olacak,” dedi Björk. “Dışişleri, araştırmamızda bize yardımcı olabilecek birini gönderiyor.”
“Dışişleri’nden biri mi gelecek? Onlar cinayet soruşturması hakkında ne bilirler ki?”
“Bilmiyorum ama bugün öğleden sonra burada olacakmış. Onu sen karşılarsan iyi olur. Uçağı Sturup Havaalanı’na saat 17.20’de iniyor.”
“Tanrı aşkına!” dedi Wallander. “Bize yardım etmeye mi yoksa işimize karışmaya mı geliyor?”
“Bilmiyorum,” dedi bir kez daha Björk. “Ayrıca bu daha başlangıç! Bil bakalım kim aradı?”
“Emniyet genel müdürü mü?”
Björk, ona şaşkınlıkla baktı. “Nasıl bildin?”
“Bazen tahminlerimde yanılmam. Ne istiyormuş?”
“Soruşturmanın içinde yer almak istiyormuş. Ayrıca bize biri cinayet, diğeriyse narkotik uzmanı iki kişi gönderiyor.”
“Onları da mı havaalanında karşılamam gerekiyor?”
“Hayır. Onlar kendi başlarının çaresine bakabilir.”
Wallander bir an için düşündü. “Çok garip,” dedi. “Dışişleri Bakanlığı neden buraya birini gönderiyor ki? Sovyet polisiyle bağlantı kurmuşlar mı? Ve de Doğu Bloku’yla?”
“Dışişleri’nin bana söylediğine göre her şey kitabına uygun yapılıyormuş, tabii bu ne demekse.” Björk ellerini iki yana açtı. “Bu ülkede işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmeme yetecek kadar uzun zamandır bu işin içindeyim. Buna karşın zaman zaman da kimse bana bir şey söylemiyor, beni karanlıkta bırakıyorlar. Bazen de Adalet Bakanlığı bu şekilde davranıyor. Ama çoğunlukla İsveç halkını hiç bilgilendirmiyorlar.”
Wallander son yıllarda ortaya çıkan adaletle ilgili skandallardan haberdardı ve bunlar genellikle devlet kuruluşlarındaki gereksiz gizlilikten kaynaklanıyordu. Kamuoyunun kuşkularında haklı olduğu artık ortaya çıkmıştı. Gerçek iktidarın büyük bir bölümü gizli ve loş koridorlarda sıkışıp kalmış, denetimden iyice uzaklaşmıştı.
Kapı vurulunca Björk, “Gir,” diye bağırdı. Gelen Svedberg’di ve elinde akşam gazetelerinden biri vardı.
“Bunu görmek isteyeceğinizi düşündüm,” dedi. Wallander gazetenin birinci sayfasını görünce yüzünde hayret dolu bir ifade oluştu. İri puntolarla İskandinav kıyılarında bulunan cesetlerden söz ediyordu. Björk yerinden fırlayarak gazeteyi kaptı, üçü de birbirinin üstünden yazıyı okumaya çalıştı. Wallander şaşkınlıkla gazetede yayınlanan fotoğrafına baktı. Resim, Lenarp cinayeti sırasında çekilmiş olmalı, diye geçirdi içinden.
“Bu cinayeti, cinayet masasından Knut Wallman soruşturuyor.”
Björk gazeteyi bir kenara fırlattı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Şakağındaki damar atmaya başlamıştı. Svedberg kapıya doğru gitti.
“Her şeyi yazmışlar ama adını yanlış yazmışlar,” diye homurdandı Björk. “Sanki bu yazıyı Wallander sen ya da Svedberg sen yazmışsın gibi. Gazete işin içine Dışişleri’nin girdiğini ve de emniyet genel müdürünün gelişmeleri yakından izleyeceğini biliyor. Kurtarma botunun Yugoslav yapımı olduğunu bile yazmışlar. Benim bundan haberim bile yok. Doğru mu bu?”
“Doğru,” dedi Wallander. “Bu sabah bana bunu Martinson söylemişti.”
“Bu sabah mı? Yapmayın, Tanrı aşkına! Bu lanet olası gazete ne zaman basıldı?”
Björk odanın içinde volta atmaya başladı. Wallander’le Svedberg bakıştılar. Björk sinirlendiğinde bu geçmek bilmezdi.
Björk yeniden gazeteyi alarak yüksek sesle okumaya başladı. “‘Sovyet polisleri ölü bulundu.’ İsveç yeni bir siyasi skandalın eşiğinde!’ Bununla ne demek istiyorlar? Bunu bana açıklar mısınız? Wallander?”
“Hiçbir şey anlamadım. Bence bizim uygulayacağımız en iyi ve mantıklı yol bunları göz ardı etmek olacaktır.”
“İnsan böyle bir yazıyı nasıl göz ardı edebilir? Bundan sonra medya bizi asla rahat bırakmayacaktır.”
Bu sözleri kanıtlamak istercesine telefon çaldı. Dagens Nyheter gazetesinden bir muhabir gazetede çıkan yazıya ilişkin görüşlerini almak istiyordu. Björk ahizeyi eliyle kapattı.
“Bir basın toplantısı düzenlesek iyi olacak. Ya da bir basın bülteni mi hazırlamalıyız acaba? Hangisi daha iyi? Ne dersin?”
“İkisi de,” diye karşılık verdi Wallander. “Ama basın toplantısı için yarını bekleyelim. Dışişleri’nden gelecek olan adamın da belki söyleyecekleri vardır.”
Björk kararını gazeteciye açıkladıktan sonra onun hiçbir soru sormasına fırsat vermeden telefonu kapattı. Björk’le Wallander basın bülteni üstünde çalışırlarken Svedberg odadan çıktı. Wallander ayağa kalkıp odadan çıkmaya hazırlanırken Björk, onu durdurdu.
“Haberin dışarıya sızmasıyla ilgili bir şeyler yapmalıyız,” dedi. “Benim çok saf davrandığım anlaşılıyor. Lenarp’taki cinayet üstünde çalışırken geçen yıl bana bu konuda dert yandığını hâlâ hatırlıyorum ama ben aşırı tepki çekmemek için seni fazla ciddiye almamıştım. Bu konuda şimdi ne yapabilirim dersin?”
“Bir şey yapılabileceğini pek sanmıyorum doğrusu,” dedi Wallander. “Ben dersimi geçen yıl almıştım. Bu tür olaylara dayanmayı öğrenmeliyiz.”
“Bir an önce emekli olmayı ne denli çok istediğimi bilemezsin,” dedi Björk kısa bir an düşündükten sonra. “Bazen tüm dünyanın bana cephe aldığını düşünüyorum.”
“Hepimiz zaman zaman bu tür duygulara kapılıyoruz,” dedi Wallander. “Ben havaalanına gidip şu adamı karşılayayım bari. Adı neydi?”
“Törn.”
“Bu ilk adı mı?”
“Bilmiyorum.”
Wallander odasına dönünce Martinson’la Svedberg’in kendisini beklediğini gördü. Svedberg, Martinson’a Björk’ün nasıl sinirlendiğini anlatıyordu. Wallander görüşmeyi kısa tutmaya karar verdi. Onlara kendisini arayan adamla ilgili bilgi verdikten sonra kurtarma botunu birden fazla kişinin gördüğüne inandığını söyledi.
“Seni arayan buralı biri miydi?” diye sordu Martinson.
Wallander evet anlamında başını salladı.
“O zaman onun izini bir şekilde mutlaka bulmalıyız,” dedi Martinson. “Petrol tankerleriyle şilepleri bir kenara bırakalım. Geriye ne kalıyor?”
“Balıkçı tekneleri,” dedi Wallander. “Skåne’nin dışında kaç balıkçı teknesi var?”
“Çok sayıda,” dedi Martinson. “Şimdi şubattayız ve çok azı limanda demirli duruyordur. Denizdeki balıkçı teknelerinin izini sürmek kolay olmayacak ama yapacağımız başka bir şey de yok galiba.”
“Buna yarın karar veririz,” dedi Wallander. “Her şey yarın değişebilir.”
Wallander arkadaşlarına Björk’ün anlattıklarını söyledi. Martinson buna kendisi gibi bir tepki verdi ama Svedberg yalnızca omuz silkmekle yetindi.
“Bugün daha fazla yol alacağımızı sanmıyorum,” dedi Wallander toplantıyı bitirirken. “Olanlara ilişkin bir rapor yazmam gerekiyor. Siz de kendi raporlarınızı yazsanız iyi olur. Yarın da cinayet masasından ve narkotikten gelecek polislerle oturup tartışırız. Tabii bir de Dışişleri’nden gelecek olan Bay Törn var.”
Wallander havaalanına erkenden gitmişti. Her zamanki gibi yorucu ve uzun mesai saatleriyle düşük ücretlerden şikâyet eden polislerin yanına giderek onlarla kahve içti. Saat 17.15’de de gelen yolculara ayrılan bölüme geçip beklemeye başladı. Arada sırada da duvara monte edilmiş televizyon ekranına bakıyordu. Stockholm uçağının indiği haber verilince Wallander birden Dışişleri’nden gelen bu adamın kendisini üniformalı bir polisin karşılayacağını düşünmüş olabileceğini fark etti. Ellerimi arkama alıp volta atarsam belki benim polis olduğumu anlar, diye geçirdi içinden.
Gelen yolcuları dikkatle incelemeye koyuldu ama hiçbirinde karşılanmayı bekleyen bir ifade yoktu. Tüm yolcular çıktıktan sonra adamı kaçırdığını anladı. Dışişleri’nde çalışanlar acaba nasıl insanlardır, diye geçirdi içinden. Sıradan insanlara mı yoksa diplomatlara mı benzerler? Peki ama diplomatlar neye benzer?
“Kurt Wallander,” diye seslendi biri arkasından. Hızla dönünce genç bir kadın gördü.
“Buyurun,” dedi. “Ben Kurt Wallander.”
Kadın eldivenini çıkararak elini uzattı. “Ben Birgitta Törn,” dedi. “Dışişleri’nden. Herhâlde bir erkek bekliyordunuz?”
“Haklısınız,” diye karşılık verdi.
“Hâlâ fazla kadın diplomat yok,” dedi Birgitta Törn. “Ama yine de bu durum İsveç’in dışişlerinin büyük bir kısmının kadınların ellerinde olmasına engel değil.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Skåne’ye hoş geldiniz.”
Bagajları beklerlerken Wallander, onu gizlice süzüyordu. Çok çekici bir kadın değildi ama bakışlarında insanın dikkatini çeken bir şey vardı. Valizi aldığında, dönüp ona bakınca dikkatini çekenin ne olduğunu anladı. Gözlerinde lens vardı. Evliliklerinin ilk yıllarında Mona da lens takıyordu.
Arabaya gittiler. Wallander, ona Stockholm’de havanın nasıl olduğunu ve rahat bir yolculuk yapıp yapmadığını sordu. Genç kadın onun sorularını yanıtladı ama araya mesafe koyduğu da hissediliyordu.
“Sekelgården adındaki bir otelde yer ayırttım,” dedi Törn, Ystad’a doğru yola koyulduklarında. “Şimdiye dek hazırladığınız tüm raporları okumak istiyorum. Tüm materyallerin bana verilmesi gerektiğiyle ilgili size bir talimat verildiğini sanıyorum.”
“Hayır, verilmedi,” dedi Wallander. “Kimse bu konuda bana bir şey söylemedi ama ortada bir sır olmadığına göre elbette raporları okuyabilirsiniz. Dosya arka koltukta!”
“Çok iyi,” diye karşılık verdi.
“Artık her şey açığa kavuştuğuna göre size bir şey sormak istiyorum,” dedi Wallander. “Buraya neden geldiniz?”
“Doğu’da olan, alışılmışın dışında gerçekleşen her olay dışişlerini ilgilendirir. Ayrıca Interpol’e üye olmayan ülkeler hakkında yasal bilgi edinme konusunda size yardımcı olabiliriz.”
Politikacı gibi konuşuyor, diye geçirdi içinden Wallander.
Söylediklerinde kuşku uyandıran bir şey yoktu.
“Alışılmışın dışında her olay,” diye yineledi Wallander. “İlginç bir saptama. İsterseniz size kurtarma botunu gösterebilirim, emniyette duruyor.”
“Hayır, teşekkür ederim,” dedi Törn. “Polisin işine karışmak istemem ama yarın sabah için bir toplantı ayarlarsanız memnun olurum. Olayların ne durumda olduğuna ilişkin bir brifing almak isterim.”
“Toplantı için en iyi saat 08.00,” dedi Wallander. “Genel müdürlükten bize ekstra polis gönderileceğini duydunuz mu, bilmiyorum. Onların yarın burada olacaklarını sanıyorum.”
“Haberim var,” dedi Törn.
Sekelgården meydanın hemen arkasındaydı. Wallander arabasını otelin önüne park etti ve arka koltuktaki dosyayı aldı. Sonra da bagajı açarak genç kadının valizini çıkardı.
“Daha önce Ystad’a gelmiş miydiniz?” diye sordu.
“Hayır.”
“O zaman Ystad polisi adına sizi bu akşam yemeğe davet etmek isterim.”
Genç kadının yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Çok naziksiniz,” dedi. “Ama çalışmam gerek.”
Wallander sinirlendiğini hissediyordu. Belki de bu kadın taşra polisiyle yemek yemeyi bir küçüklük olarak görüyordu.
“Continental Oteli’nin yemekleri çok güzeldir,” dedi. “Meydana çıkınca hemen sağda. Sabah gelip sizi almamı ister misiniz?”
“Ben kendim gelirim,” dedi. “Her şey için çok teşekkür ederim.”
Wallander arabasına atlayarak evine gitti. Saat 18.30 olmuştu. Yaşamından hiç de memnun değildi. Yalnızca boş bir eve gitmek değildi canını sıkan. İş yaşamı da artık fena hâlde canını sıkmaya başlamıştı. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi şimdi bir de sağlığı onunla oyun oynamaya başlamıştı. Eskiden işinde kendini güvende hissederdi ama artık hissetmiyordu. Bu güvensizlik duygusu geçen yıl Lenarp’ta işlenen çifte cinayeti çözmeye çalışırken başlamıştı. Önceden Rydberg’le oturup İsveç’in artık eskisi gibi olmadığını, her şeyin olumsuz anlamda değiştiğini ve ülkenin daha fazla sayıda emniyet gücüne ihtiyacı olduğunu konuşurlardı. Wallander geçen zamanla birlikte yetersizliğinin de arttığını hissediyordu. İçindeki bu güvensizlik duygusunu yok etmesi mümkün değildi.
Buzdolabından bir şişe bira aldı, televizyonu açıp kanepeye uzandı. Ekranda tüm ülkenin heyecanla izlediği şovlardan biri vardı.
Wallander, Trelleborg Lastik Şirketi’ndeki iş fırsatını düşünmeye koyuldu. Kim bilir belki de bu, ihtiyacı olan değişiklik için eşsiz bir fırsattı. Belki de insan bir süre polis olmalı ve daha sonra da yaşamını tümüyle farklı bir işe adamalıydı.
Gece yarısına dek yatmadı.
Telefon çaldığında salonun ışığını kapamak üzereydi. Hayır, bu akşam bari aramasınlar, diye geçirdi içinden. Yeni bir cinayetle uğraşmak istemiyorum. Ahizeyi kulağına götürür götürmez öğlen kendisini arayan adamın sesini duydu.
“Kurtarma botu hakkında bazı şeyler biliyor olabilirim,” dedi adam.
“Bize yardımcı olacak her türlü bilgiye açığız,” dedi Wallander.
“Bildiklerimi size ancak bir şartla anlatırım, anlatacaklarımı polisin kimseye söylemeyeceğini garanti ederseniz.”
“İstediğiniz süre boyunca kimliğinizi gizli tutabilirsiniz.”
“Bu yeterli değil. Bu konuşma hakkında hiçbir şeyin açıklanmayacağının garantisini istiyorum.”
Wallander bir an düşündükten sonra adama söz verdi. Ama adam hâlâ kararsızdı. Bir şeyden korkuyor olmalı, diye geçirdi içinden Wallander. “Size polis sözü veriyorum.”
“Polis sözüne pek güvenmem.”
“Güvenmelisiniz,” dedi Wallander. “Kimse hakkımda olumsuz bir şey söyleyemez.”
Kısa bir sessizlik olunca Wallander, onun hızlı soluk alıp verişlerini duydu.
“Sanayi sitesini biliyor musunuz?” diye sordu adam birdenbire.
Wallander biliyordu. Bu, şehrin doğusundaki sanayi bölgesiydi.
“Hemen oraya gelin,” dedi adam. “Yol aslında tek yönlü ama bu saatte trafik olmaz. Motoru ve farları kapatın.”
“Nerede durmamı istiyorsunuz? Orası çok uzun bir cadde!”
“Siz oraya gidin. Ben nasılsa sizi bulurum. Ama yalnız geleceksiniz. Aksi hâlde her şeyi unutun.”
Adam telefonu kapattı.
Wallander kaygılanmıştı. Kendisine yardımcı olmaları için Martinson’u ya da Svedberg’i araması gerektiğinin farkındaydı. Ama kaygılarını bir kenara atmaya zorladı kendini. Hem zaten ne olabilirdi ki?
Kanepeden fırlayarak ayağa kalktı. Sıcaklık sıfırın altına inmişti, boş sokaktaki arabasına binerken soğuktan titriyordu.
Oto galerileri ve dükkânlarla dolu caddeye saptığında gece zifiri karanlıktı. Yolun yarısına dek gittikten sonra farlarını ve motoru kapadı. Karanlıkta beklemeye koyuldu. Kontrol panelinin üstündeki saatin ışığı gece yarısını geçtiğini gösteriyordu.
00.30’da hiçbir şey olmadı. Saat 01.00’e kadar kimse gelmezse eve dönmeye karar verdi.
Adam arabanın yanına gelinceye dek onu fark edememişti. Telaşla camı açtı. Wallander, adamın yüzü karanlıkta olduğundan onu göremiyordu. Ama sesini hemen tanımıştı.
“Arkamdan gel,” dedikten sonra adam gecenin karanlığında yok olup gitti.
Birkaç dakika sonra ters yönden bir araba yaklaştı ve farlarını yakıp söndürdü. Wallander onu takip etti, kasabanın doğu kesiminden çıktılar.
Wallander birden korktuğunu hissetti.
О проекте
О подписке
Другие проекты