Wallander sabah sekiz civarında emniyete geldiğinde sanki her şey birden olup bitmiş gibiydi.
Sıcaklık yeniden sıfırın altına düşmüştü ve dondurucu bir soğuk vardı. Wallander bir gece önceki sorunları tekrar yaşamamış, çok iyi uyumuştu. Kendini dinlenmiş hissediyordu. Tek kaygısı o gün öğleden sonra babasıyla Malmö’ye giderken babasının vereceği tepkiydi.
Koridorda Martinson’a rastladığında arkadaşının yüzünden çok önemli bir şey olduğunu anladı. Martinson odasında oturamayacak kadar huzursuz olduğunda, herkes çok önemli bir şey olduğunu anlardı.
“Kaptan Österdahl şu bizim botun gizemini çözdü,” dedi Martinson. “Vaktin var mı?”
“Senin için her zaman var,” dedi Wallander. “Odama gel. Svedberg’i de çağıralım.”
Birkaç dakika sonra Wallander’in odasında toplanmışlardı.
“Kaptan Österdahl gibi kişileri aramıza almalıyız,” dedi Martinson. “Emniyet güçlerinde alışılmışın dışındaki konularda deneyimli olanlar için bir birim oluşturulmalı.”
Wallander onaylarcasına başını salladı. O da zaman zaman aynı şeyi düşünürdü. Ülkenin dört bir yanında anlaşılması güç, özel konularda uzman birçok kişi vardı. Herkes, Härjedalen’deki bir kerestecinin yalnızca polisi değil, aynı zamanda içki konusunda uzman kişileri de yanıltan, Asya ülkelerinde üretilen bira şişesini tanımasını henüz unutmamıştı. Kerestecinin bulduğu bu delil, çözümlenmesi olanaksız bir cinayetin aydınlanmasına yardımcı olmuştu.
“Bana herkesin bildiği gerçekleri söyleyerek yüksek maaş alan o danışmanlar yerine Kaptan Österdahl gibi birini verseler, her şeyi bir çırpıda çözerim,” dedi Martinson. “Bize yardım etmeye hazırdı.”
“Yardımcı oldu mu?”
Martinson cebinden not defterini çıkararak masanın üstüne attı. Bunu sanki şapkasının içinden tavşan çıkaran bir sihirbaz havasıyla yapmıştı. Wallander onun bu tavırlarına sinirlenmeye başlamıştı. Martinson’un bu dramatik tavırları onu gerçekten de sinirlendiriyordu ama belki de bu, Halk Partisi üyelerinin davranış biçimiydi.
“Heyecanla bekliyoruz,” dedi Wallander kısa bir sessizlikten sonra.
“Sizler dün akşam evlerinize gittikten sonra Kaptan Österdahl’la bizim botu uzunca bir süre inceledik,” dedi Martinson. “Kaptan her gün öğleden sonra briç oynadığından ve bu alışkanlığından vazgeçmek istemediğinden bu incelemeyi daha önce yapamamıştık. Yaşlı bir beyefendi olan Kaptan Österdahl’ın çok keskin gözlemleri var. Onun yaşına geldiğimde ben de onun gibi olmak isterim.”
“Hadi sadede gel,” dedi Wallander. Yaşlı beyefendilerin nasıl inatçı olduklarını babasından çok iyi biliyordu.
“Botun çevresini bir köpek gibi inceledi,” diye sürdürdü konuşmasını Martinson. “Onu kokladı bile. Sonunda da botun en az yirmi yıllık ve Yugoslav yapımı olduğunu söyledi.”
“Bunu nasıl anladı?”
“İmalat tarzından, kullanılan malzemelerden. Tüm delilleri göz önünde bulundurduğunda da bir an bile duraksamadı. Onun söylediklerinin tümü de bu not defterinde kayıtlı. İşlerini bilen insanlara hayranım.”
“Teknenin Yugoslav yapımı olduğuna dair neden herhangi bir şey yokmuş üstünde?”
“Tekne değil zaten,” dedi Martinson. “Bu, Kaptan Österdahl’ın bana öğrettiği ilk şey oldu. Bu yalnızca bir sal, başka bir şey değil. Ve hangi ülkenin malı olduğunu gösteren bir işaretin neden olmadığı konusunda harika bir açıklama yaptı. İmalatçılar kurtarma botlarını genellikle Yunanistan ve İtalya’ya gönderiyorlarmış. Oradaki firmalar da bu botların üstüne sahte etiketler koyuyormuş. Asya’da imal edilen saatlere Avrupa markalarının konulması gibi!”
“Başka neler söyledi?”
“Birçok şey. Artık kurtarma botlarına ilişkin her şeyi ezbere biliyorum. Tarih öncesi dönemlerde bile birçok farklı kurtarma botu varmış. Eski dönemlerde kullanılanlar kamıştan yapılırmış. Bu tür botları asla İskandinav şileplerinde bulamazsınız. Çünkü deniz yolları bunların kullanımını yasaklamış.”
“Neden?”
Martinson omuz silkti.
“Kaliteleri iyi değilmiş. Kolayca batabiliyorlarmış. Botun yapımında kullanılan plastik standartların çok altındaymış.”
Wallander bir an düşündü.
“Kaptan Österdahl’ın incelemesi eğer gerçekten doğruysa bu bot doğrudan Yugoslavya’dan geldi demektir. Ne İtalya’ya ne de başka bir yere gitti, üstünde de imalatçı firmanın adı yazılı değil. O zaman demek ki burada Yugoslav bandıralı bir şilep olması lazım.”
“Bu şart değil,” dedi Martinson. “Bu kurtarma botlarının bir kısmı Rusya’ya gidiyormuş. Bana kalırsa burada Moskova ile ona bağlı devletler arasında zorunlu mal takası söz konusu olabilir. Kaptan, Häradskär açıklarında yakalanan Rus balıkçı teknesinde buna benzer bir kurtarma botu gördüğünü söyledi.”
“Ama Doğu Avrupa bandıralı bir şilep üzerinde yoğunlaşabileceğimiz kesin, değil mi?”
“Evet, Kaptan Österdahl’ın görüşü bu doğrultuda.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Hiç olmazsa bunu biliyoruz.”
“Ama bundan başka bir şey de bilmiyoruz,” dedi Svedberg.
“Telefon ederek bizi uyaran adam eğer bizimle bir daha bağlantı kurmazsa hiçbir şey öğrenemeyeceğiz,” dedi Wallander. “Bu adamların Baltık Denizi’nin diğer tarafından geldiklerinin dışında bir şey bilmiyoruz.”
Konuşması kapının vurulmasıyla kesildi. Bir polis memuru otopsi sonuçlarına ilişkin son ayrıntıları içeren zarfı getirmişti. Wallander arkadaşlarına, raporu incelerken yanında kalmalarını söyledi. Rapora bakar bakmaz, “İşte burada ilginç bir şey var,” dedi. “Mörth cesetlerin kanlarında ilginç bir şeyler bulmuş.”
“AIDS mi?” diye sordu Svedberg.
“Hayır, uyuşturucu. Yüksek dozlarda amfetamin.”
“Uyuşturucu kullanan Ruslar,” dedi Martinson. “Ruslar uyuşturucu kullananlara işkence yapıp öldürüyorlar. Sonra da onlara takım elbise giydirip kravat takıyorlar. Yugoslav yapımı kurtarma botuna koyup denize atıyorlar.”
“Rus olduklarını bilmiyoruz ki,” dedi Wallander. “Aslında hiçbir şey bilmiyoruz.”
Björk’ün numarasını çevirdi.
“Ben Björk.”
“Wallander. Martinson ve Svedberg yanımda. Dışişleri’nden yeni bir talimat gelip gelmediğini merak etmiştik.”
“Hayır, henüz gelmedi. Ama yakında beni arayacaklarından eminim.”
“Biraz sonra Malmö’ye gitmem gerekiyor.”
“Tamam. Beni aradıklarında seni arar haber veririm. Ha, bu arada, gazeteciler canını sıkmaya başladı mı?”
“Hayır, neden?”
“Bu sabah Expressens gazetesi beni saat beşte uyandırdı. O zamandan beri de telefon susmak bilmiyor. Kaygılandığımı itiraf etmeliyim.”
“Ortada kaygılanacak bir şey yok. Ne olursa olsun, onlar istediklerini yazacaklardır.”
“İşte beni kaygılandıran da bu zaten! Bu tür söylentiler basında yayınlanmaya başlarsa soruşturma çıkmaza girebilir.”
“Şansımız yaver giderse belki yararlı bilgi verebilecek birileri ya da görgü tanıkları bizlerle bağlantı kurabilir.”
“Sanmıyorum. Ayrıca sabahın beşinde uyandırılmaktan da hiç hoşlanmıyorum. O saatte uyandırılan birinin uyku sersemliği içinde ağzından istemediği birçok şey çıkabilir.”
Wallander telefonu kapattı.
“Paniğe kapılmayalım,” dedi. “Şimdilik kendi işimize odaklanalım. Malmö’de yapmam gereken bir şey var. Yemekten sonra burada yeniden görüşürüz.”
Svedberg ve Martinson odadan çıktı. Wallander onlara Malmö’ye iş nedeniyle gideceğine ilişkin bir izlenim bıraktığı için kendini biraz tedirgin hissetti. Polislerin herkes gibi ellerine bir fırsat geçirdiklerinde mesai saatleri içinde kendi özel işlerini yaptıklarını biliyordu ama kendini yine de tedirgin hissediyordu. Çok geri kafalıyım, diye geçirdi içinden. Üstelik henüz kırklı yaşlarımdayım.
Danışmadaki görevliye dışarı çıkacağını, ancak yemekten sonra emniyete döneceğini söyledi. Sonra da arabasına atlayarak Sandskogen’e, oradan da Kåseberga’ya gitti. Yağmur durmuştu ama hava çok soğuktu ve sert bir rüzgâr esiyordu.
Yakıt almak için Kåseberga’da durdu. Daha erken olduğundan rıhtıma giderek arabasını park edip dışarı çıktı. Rıhtımda hiç kimse yoktu. Gazete bayisiyle diğer dükkânlar kapalıydı.
Garip bir dünyada yaşıyoruz, diye geçirdi içinden. Bu ülkenin büyük bir bölümü sadece yazları yaşıyor. Kentin büyük bölümünde “kapalı” yazısıyla karşılaşıyoruz.
Soğuğa rağmen taş rıhtımda ilerledi. Görünürde tek bir gemi bile yoktu. Kurtarma botundaki cesetleri düşündü. Kimlerdi? Acaba neden işkence yapılıp öldürülmüşlerdi? Ceketlerini onlara kim giydirmişti?
Saatine baktı, sonra da arabasına binerek babasının yaşadığı Löderup’un güney kesimine doğru yola çıktı. Babasını her zamanki gibi stüdyosunda resim yaparken buldu. İçeri girer girmez de burnuna keskin terebentin ve yağlı boya kokusu çarptı. Çocukluğuna geri dönmüş gibiydi. Wallander’in çocukluğuna ilişkin hiç unutmadığı anılarından biri resim sehpasının önünde duran babasıyla stüdyoyu saran bu kokuydu. Yıllardan beri hiçbir şey değişmemişti. Babası her zaman gün batımının resmini yapardı, bu asla değişmezdi. Ara sıra bu resme bir de horoz eklerdi.
Wallander’in babası ressamdı. Yeteneğini o kadar kusursuz bir düzeye getirmişti ki resimlerinin konusunu değiştirmeye gerek duymuyordu. Wallander daha ileriki yaşlarında bunun babasının tembelliğiyle ya da yeteneksizliğiyle bir ilgisi olmadığını ama bu tekdüzeliğin, babasına yaşamını sürdürmek için gerek duyduğu güven duygusundan kaynaklandığını fark etmişti.
Yaşlı adam fırçasını bir kenara koyarak ellerini kirli bir bez parçasına sildi. Üstünde her zamanki gibi bir tulum ve çizme vardı.
“Hazırım,” dedi.
“Üstünü değiştirmeyecek misin?” diye sordu Wallander.
Babası ona hayretle baktı.
“Neden değiştireyim ki? Bugünlerde insanlar alışverişe giderken takım elbise mi giyiyorlar?”
Wallander babasıyla tartışmanın bir anlamı olmadığını fark etti. Babasının inatçılığıyla baş edemeyeceğinin farkındaydı. Ayrıca yaşlı adam öfkelenebilir ve Malmö yolculuğunu işkenceye dönüştürebilirdi.
“Nasıl istersen öyle olsun,” dedi.
“Evet,” diye karşılık verdi. “Öyle yapacağım.”
Malmö’ye doğru yola koyuldular. Babası manzarayı izliyordu. “Çok çirkin,” dedi.
“Çirkin olan ne?”
“Skåne kışları çok çirkinleşiyor. Hava gri, ağaçlar gri, gökyüzü gri. İnsanlar bile gri.”
“Sanırım haklısın.”
“Elbette haklıyım. Bundan hiç kuşkum yok. Skåne kışları berbat.”
Resim malzemeleri satan dükkân şehir merkezindeydi. Wallander dükkânın hemen önünde arabasını park edecek bir yer bulmuştu. Babası ne almak istediğini biliyordu; tuval, boya, fırça ve palet bıçağı alacaktı. Sıra aldıklarını ödemeye geldiğinde cebinden küçük bir cüzdan çıkardı. Wallander bir kenarda durmuş, babasını izliyordu. Aldıklarını taşımasına bile izin vermemişti babası.
“İşte hepsi bu kadar,” dedi babası. “Artık eve dönebiliriz.”
Wallander bir yerde durup bir şeyler yemeleri gerektiğini düşündü. Bunu babasına söyleyince şaşkınlıkla karşı çıkmadığını fark etti. Svedala motelinin önünde arabadan indiler ve motelin kafeteryasına gittiler.
“Burası self-servis,” dedi Wallander. “Garson olduğunu sanmıyorum.”
“O zaman biz de başka bir yere gideriz,” diye karşılık verdi babası. “Eğer dışarıda yemek yiyeceksek birilerinin bana servis yapmasını isterim.”
Wallander babasının üstündeki lekeli tuluma kaygıyla bir göz attıktan sonra Skurup’taki pizzacıyı önerdi, arabaya atlayarak gittiler. Pizzacıda günün menüsünü ısmarladılar. Yemeklerini yerken Wallander babasını hiçbir zaman istediği gibi tanıyamayacağını düşünüyordu. Eskiden onun diğer insanlardan çok farklı olduğunu düşünürdü ama şimdi bundan o kadar emin değildi. Geçen yıl kendisini terk eden karısı Mona, Kurt Wallander’e babasını tanımak için hiç çaba harcamadığını söylerdi. Kim bilir belki de babamla olan benzerliklerimi görmek istemiyorumdur. Belki ona benzemekten korkuyorum. İnatçı ve kendi görmek istediklerinin dışında bir şeyi kabul etmeyen biri olduğumu fark etmek istemiyor olabilirim.
Ama aynı zamanda bir polisin inatçı olmasının bir avantaj olduğunu da düşünüyordu. Eğer birçok olayda inatçı olmasaydı belki de bu olayların çoğu çözülemeyecekti. Dikbaşlılık mesleki bir hastalık değildi.
“Sağır mı oldun?” diye sordu babası.
“Affedersin. Bir şey düşünüyordum.”
“Eğer karşımda put gibi oturacaksan bir daha seninle yemeğe çıkmam.”
“Ne söylememi istiyorsun?”
“İşlerinin nasıl olduğunu anlatabilirsin. Kızından söz edebilirsin. Hatta bana kendine yeni bir sevgili bulduğunu bile söyleyebilirsin.”
“Yeni bir sevgili mi?”
“Yoksa hâlâ küs müsün yaşama?”
“Hayır ama kendime yeni bir sevgili bulamadım henüz.”
“Neden?”
“Bu işler sandığın kadar kolay olmuyor.”
“Peki, ne yapıyorsun?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Çok zor bir soru mu sordum? Sana kendine yeni bir sevgili bulmak için ne yaptığını sordum, o kadar.”
“Eğer barlara gidip gitmediğimi soruyorsan, hayır gitmiyorum.”
“Hiçbir şey sormak istemiyorum. Yalnızca merak etmiştim. Her geçen yıl daha da tuhaflaşıyorsun.”
“Tuhaf mı?”
“Sana söylediğim gibi yapmalıydın. Asla polis olmamalıydın.”
Demek yine aynı konuya döndük, diye geçirdi içinden Wallander. Hiçbir şey değişmiyor… Terebentin kokusu. 1967 yılının o buz gibi soğuk günü. O sırada hâlâ Limhamn’daki evde oturuyorlardı ama kısa bir süre sonra Wallander oradan ayrılacaktı. Bir posta bekliyordu, postacıyı her gördüğünde koşarak posta kutusuna gidiyor ve postaları yırtarcasına açıyordu, sonunda beklediği posta gelmişti. Polis Akademisi’ne kabul edilmişti ve sonbaharda okul başlıyordu. Koşarak babasının stüdyosuna gitmişti.
“Polis Akademisi’ne kabul edildim!” diye bağırmıştı. Ne var ki babası onu kutlamamıştı. Elindeki fırçayı bile bırakmamış, resim yapmaya devam etmişti. Wallander babasının gün batımında kızıla boyanan bulutların resmini yapmayı sürdürdüğünü ve bir evlat olarak ne denli hayal kırıklığına uğradığını hâlâ hatırlıyordu.
Garson kahvelerini getirdi.
“Polis olmamı neden istemediğini hâlâ anlamış değilim,” dedi Wallander.
“Sen istediğini yaptın,” dedi babası.
“Bu bir yanıt değil.”
“Doğrusu oğlumun sürekli olarak üstünde kurtçuklar kaynayan cesetlerin arasında dolaşacağı hiç aklıma gelmezdi.”
Bu cevap Wallander’i şaşkına çevirmişti. Üstünde kurtçukların kaynadığı cesetler mi?
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Wallander.
Babası bu soruyu yanıtlamadı. Kahvesinin son yudumlarını içmekle yetindi.
“Kahvem bitti,” dedi. “Gidelim mi?”
Wallander hesabı istedi. Ödedikten sonra da, hiçbir zaman doğru düzgün bir yanıt alamayacağım, diye geçirdi içinden. Polis olmama neden hiçbir zaman razı gelmediğini asla öğrenemeyeceğim.
Restorandan çıktıktan sonra arabaya atlayarak Löderup’a döndüler. Rüzgâr iyice sert esiyordu. Babası tuvalleri ve boyaları alarak stüdyoya götürdü.
“Ne zaman iskambil oynayacağız?” diye sordu.
“Bir iki gün içinde gelirim, oynarız,” diye karşılık verdi Wallander.
Daha sonra da Ystad’a geri döndü. Öfkelensin mi yoksa şaşırsın mı bir türlü kestiremiyordu. Sürekli olarak cesetlerin arasında dolaşmak! Babası ne demeye çalışıyordu? Odasına girdiğinde saat 12.45 olmuştu. Bu arada babasını bir daha gördüğünde ondan kesin bir yanıt almaya karar vermişti. Kendini zorlayarak bu konuyu kafasının bir kenarına atmış, yeniden polis olmaya çalışıyordu. İlk iş olarak Björk’le konuşacaktı ama ahizeyi kaldırıp onun numarasını çeviremeden telefonu çaldı. Ahizeyi kaldırdı.
“Wallander.”
Hatta cızırtılar vardı. Adını bir kez daha yineledi. “Şu kurtarma botuyla ilgilenen sen misin?”
Wallander sesi tanımamıştı. Bu hızlı hızlı ve baskı altında konuşan bir erkek sesiydi. “Kimsiniz?”
“Bu önemli değil. Ben kurtarma botu için aramıştım.”
Wallander not defterine uzandı. “Geçen gün arayan sen miydin?”
“Ben mi?” Adamın sesi gerçekten şaşırmış gibi gelmişti.
“Ystad’a yakın bir yerde kıyıya vuracak bir kurtarma botu konusunda bizi uyaran sen değil miydin?”
О проекте
О подписке
Другие проекты