Saat onda odasına geri döndü. Ne Martinson’u ne de Svedberg’i yerinde buldu. Not defterini önüne çekerek öldürülen iki adamla ilgili bildiklerini yazmaya başladı. Bu adamlar Doğu Bloku’ndan gelmişlerdi, kalplerinden vurulmuşlar, daha sonra da ceketleri giydirilmiş ve hâlâ ne malı olduğu anlaşılamayan bir kurtarma botuna konularak denize bırakılmışlardı. Adamlara ayrıca işkence de yapılmıştı. Birden aklına bir şey geldi, not defterini kenara itti. İşkence edilip öldürülen insanların cesetleri saklanır, çukurlara gömülür ya da ayak bileklerine ağırlık bağlanarak denize atılırdı. Ama onları bir kurtarma botuna koyuyorsan o zaman bu, cesetlerin bulunması istendiği anlamına geliyordu.
Bunu istiyor olabilirler miydi? Bulunmaları mı istenmişti? Kurtarma botu cinayetin gemide işlenmediğini mi gösteriyordu? Not defterine yazdıklarını yırtarak buruşturup çöp sepetine attı. Bu konuda yeterli bilgim yok ki, diye geçirdi içinden. Rydberg olsaydı bana sabırlı olmamı öğütlerdi.
Telefon çaldı. Saat 10.45’di. Babasının sesini duyar duymaz, onu görmeye gideceğine söz verdiğini hatırlamıştı. Saat 10.00’da babasının Löderup’taki evinde olacaktı. Tuval ve boya almak için de birlikte Malmö’ye gideceklerdi.
“Neden gelmedin?” diye sordu babası öfkeyle.
Wallander, babasına dürüst davranmaya karar verdi.
“Çok özür dilerim,” dedi. “Unuttum.”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Hiç olmazsa dürüst davranıyorsun,” dedi babası sonunda.
“Yarın gelirim.”
“O zaman yarın gel,” dedi babası ve telefonu kapattı.
Wallander bir not yazarak telefonun yanına koydu. Ertesi gün babasına gitmeyi unutmamalıydı.
Svedberg’in odasına telefon etti ama cevap veren olmadı. Martinson emniyete gelmişti. Wallander, onu görmek için koridora çıktı.
“Bugün ne öğrendim biliyor musun?” diye sordu Martinson. “Kurtarma botunu tanımlamak neredeyse imkânsızmış. Farklı modeller, farklı imalatçılar tarafından yapılıyor ama hepsi de birbirinin aynı. Yalnızca işin uzmanları aradaki farkı saptayabiliyormuş. Ben de bu yüzden Malmö’ye giderek birçok ithalatçı firmayla görüştüm.”
Kahve içmek için kantine gittiler. Martinson bir paket bisküvi aldı ve sonra da Wallander’in odasına gittiler.
“Demek şimdi kurtarma botuyla ilgili her şeyi öğrendin,” dedi Wallander.
“Birçok şey öğrendim ama bu botun nerede imal edildiğini henüz bilmiyorum.”
“Botun üstünde nerede imal edildiğini ya da hangi ülkeye ait olduğunu gösteren bir logo olmaması çok garip doğrusu,” dedi Wallander. “Cankurtaran ekipmanlarında genellikle bu tür bilgiler olur.”
“Haklısın. Malmö’deki ithalatçılar da aynı şeyi söyledi. Ama bir olasılık daha var: sahil güvenlik. Tüm yaşamını gümrük teknelerinde çalışarak geçiren emekli Kaptan Österdahl on beş yıl Arkösund’da, on yıl da Gryt takımadalarında çalışmış. Daha sonra Simrishamn’a gelerek emekli oluncaya dek de orada çalışmış. Yıllar içinde de lastik botlar ve kurtarma botları konusunda uzmanlaşmış.”
“Sana bunları kim anlattı?”
“Sahil güvenliği aradığımda şansım yaver gitti. Telefona çıkan adam Österdahl’ın kaptanlığını yaptığı gümrük teknelerinden birinde çalışmış.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Belki bize yardım eder.”
“O yardım edemezse kimse edemez,” diye karşılık verdi Martinson gerçek bir filozof edasıyla. “Sandhammaren’de oturuyormuş. Gidip onu buraya getirmek istiyorum. Belki bize bir şeyler anlatabilir. Bu arada herhangi bir gelişme var mı?”
Wallander ona, Mörth’ün anlattıklarını aktardı.
“Belki de Rus polisiyle iş birliği yapmamız gerekecek,” dedi Martinson, Wallander sözlerini bitirdiğinde. “Rusça biliyor musun?”
“Hayır. Bu da işimizi olumsuz etkileyebilir.”
“Umudumuzu kaybetmemeliyiz.”
Martinson’un yüzünde düşünceli bir ifade oluştu.
“Bazen ben de senin gibi düşünmüyor değilim,” dedi bir süre sonra. “Yani tüm cinayet vakalarından elimizi çekmeliyiz. Çünkü bunlar çok yıpratıcı oluyor. Kanlı ve gerçek dışı! Polis akademisinde öğrenciyken bizlere terk edilmiş kurtarma botlarındaki işkence görmüş cesetler karşısında neler yapmamız gerektiği öğretilmedi. Her şey beni aşıyor gibi. Oysa ben henüz otuzumdayım.”
Son yıllarda Kurt Wallander de Martinson gibi düşünüyordu. Polislik yapmak her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Hiç kimsenin daha önce yaşamadığı türde vahşi cinayetlerle karşı karşıya kalıyorlardı. Parasal nedenlerden dolayı birçok polis memurunun emniyet güçlerindeki işlerinden ayrılıp güvenlik elemanı olarak ya da özel dedektiflik firmalarında çalışmaya başladıkları artık herkesçe bilinen bir gerçekti. Aslında gerçek, polis memurlarının kendilerini son derece güvensiz hissettikleri için işlerinden ayrılmak zorunda kaldıklarıydı.
“Belki de gidip Björk’le konuşsak ve ona işkence yapılmış kişilerle nasıl başa çıkabileceğimiz konusunda bize bir eğitim vermesini istesek iyi olacak.”
Wallander, Martinson’un söylediklerinde gerçeklik payı olduğunun farkındaydı çünkü o da zaman zaman kendini son derece güvensiz ve beceriksiz hissediyordu.
“Bu bizden önceki ve sonraki kuşakların değişmeyen sorunu,” dedi. “Bizim de onlardan farklı yanımız yok.”
“Rydberg’in hiç şikâyet ettiğini hatırlamıyorum, sen hatırlıyor musun?”
“Rydberg hepimizden farklıydı. Ama gitmeden önce sana bir şey sormak istiyorum. Telefon eden adamla ilgili. Adamın yabancı olabileceğini düşündürecek bir şey var mıydı?”
Martinson’un bu konuda en küçük bir kuşkusu yoktu.
“Hayır. Adam buralıydı. Kesinlikle.”
“O konuşmada aklına takılan bir şey var mı?”
“Hayır.”
Martinson ayağa kalktı.
“Ben şimdi Kaptan Österdahl ile görüşmek için Sandhammaren’e gidiyorum,” dedi.
“Bot bodrumda,” dedi Wallander. “Şansın açık olsun. Bu arada, Svedberg’in nerede olduğunu biliyor musun?”
“Hayır. Hiçbir bilgim yok. Belki de meteoroloji uzmanlarıyla görüşüyordur.”
Wallander öğle yemeği için şehir merkezine gitti. Bir gece önce yaşadıklarını düşünerek yalnızca bir salata söyledi.
Basın toplantısından kısa bir süre önce emniyete döndü. Bir iki not aldıktan sonra da Björk onu aradı.
“Basın toplantılarından iğrenirim,” dedi Björk. “İşte bu yüzden hiçbir zaman emniyet genel müdürü olamayacağım. Ama böyle olmasam da olamazdım zaten.”
Gazetecilerin bekleştiği toplantı odasına birlikte gittiler. Wallander onları görünce Lenarp cinayetini soruştururlarken karşılarına dikilen gazeteci ordusunu anımsadı. Toplantı odasında aslında yalnızca üç gazeteci vardı. Wallander ikisini tanıyordu: Bunlardan biri Ystads Allehanda gazetesinden bir kadın gazeteci, diğeriyse Arbetets’in bölge bürosundan gelen bir gazeteciydi.
Wallander onunla bir iki kez karşılaşmıştı. Üçüncü gazeteciyse saçları kısacık kesilmiş gözlüklü biriydi. Wallander onu daha önce hiç görmemişti.
“Sydsvenskan nerede?” diye fısıldadı Björk, Wallander’in kulağına. “Ya Skånska Dagbladet? Ya da yerel radyo?”
“Bilmiyorum,” dedi Wallander. “Başlayalım.”
Björk odanın bir köşesindeki kürsüye çıktı. Genellikle duraksayarak konuşan Björk’ün gerektiğinden fazla ayrıntıya girmemesini diledi Wallander.
Bir süre sonra da konuşma sırası ona geldi.
“Mossby Strand kıyılarında içinde iki ceset bulunan bir kurtarma botu bulundu,” dedi. “Cesetlerin kimliklerini henüz saptayamadık. Ama bildiğimiz kadarıyla bir deniz kazası olmadığı gibi denizde kaybolan kişilere ilişkin bir bilgi de gelmedi elimize. Bu da kamuoyunun ve sizlerin yardımına ihtiyacımız olduğu anlamına geliyor.” Kimliği belirsiz telefon konuşmasından söz etmedi. “Konuyla ilgili bilgisi olanların derhal polise başvurmalarını istiyoruz. Söyleyeceklerim bu kadar.”
Kürsüye yeniden Björk çıktı. “Sorularınız varsa yanıtlamaya hazırız,” dedi.
Ystads Allehanda gazetesinden gelen kadın gazeteci bir zamanlar son derece huzurlu bir yer olan Skåne’de şiddet olaylarına ne denli sıklıkla rastlanıldığını sordu.
Wallander bu soruya içinden güldü. Huzurlu, diye geçirdi içinden. Burası hiçbir zaman tam anlamıyla huzurlu bir yer olmadı ki.
Björk cinayet vakalarında bir artış olmadığını söyleyince Ystads Allehanda’dan gelen gazeteci bu yanıtı yeterli bularak başka bir soru sormadı. Arbetets’den gelen diğer gazetecinin sorusu yoktu. Björk tam toplantıyı bitirmeye hazırlanırken gözlüklü genç adam elini kaldırdı.
“Bir şey sormak istiyorum,” dedi. “Bottaki adamların cinayete kurban gittiklerini neden söylemediniz?”
Wallander, Björk’e baktı.
“Bu aşamada o iki adamın nasıl öldüğünden henüz emin değiliz,” diye karşılık verdi Björk.
“Hadi yapmayın ama, bu doğru değil. Herkes onların kalplerinden vurularak öldürüldüklerini biliyor.”
“Başka sorusu olan var mı?” dedi Björk. Wallander onun ter içinde kaldığını gördü.
“Başka soru var mı, ha?” dedi öfke dolu bir sesle genç gazeteci. “Benim ilk sorumu yanıtlamadan size neden başka bir soru sorayım ki?”
“Size daha fazla açıklama yapamam, ben söyleyeceklerimi söyledim,” dedi Björk.
“Bu çok saçma,” diye karşılık verdi gazeteci. “Ama bir soru daha soracağım. Öldürülen adamların Rus vatandaşı olduklarından kuşkulandığınızı neden açıklamıyorsunuz? Soruları yanıtlamaktan kaçındığınız ya da gerçekleri örtbas ettiğiniz bir toplantıya neden basın toplantısı diyorsunuz?”
Bunları nereden öğrenmiş olabilir ki, diye geçirdi içinden Wallander. Öte yandan da Björk’ün neden bunları doğrulamadığına şaşıyordu. Gazeteci aslında haklıydı. Gerçekler açıkça ortadayken neden bunları göz ardı ediyordu?
“Bay Wallander’in de az önce söylediği gibi o iki adamın kimliklerini henüz saptamadık,” dedi Björk. “Zaten bu yüzden de kamuoyundan yardım istiyoruz. Basının kamuoyunun dikkatini çekmesi için bize yardım edeceğini umuyoruz.”
Genç gazeteci abartılı bir şekilde not defterini ceketinin cebine koydu.
“Geldiğiniz için teşekkür ederim,” dedi Björk.
Kapının önünde Wallander, Ystads Allehanda’dan gelen kadın gazeteciyi bir kenara çekti.
“Bu gazeteciyi tanıyor musun?” diye sordu.
“Hayır. Daha önce onu hiç görmedim. Söyledikleri doğru muydu?”
Wallander karşılık vermedi ve Ystads Allehanda’dan gelen gazeteci de onu sıkıştırmayacak kadar kibar biriydi.
“Kendini neden temize çıkarmadın?” diye sordu Wallander koridorda Björk’ü yakaladığında.
“Lanet olasıca gazeteciler,” diye homurdandı Björk. “Tüm bunları nasıl öğrenmiş olabilirler? Bu haberleri kim sızdırmış olabilir?”
“Herkes olabilir,” diye karşılık verdi Wallander. “Ben bile olabilirim.”
Björk taş gibi kesilerek ona baktı ama bir şey söylemedi. “Dışişleri bu soruşturmayı mümkün olduğunca sessiz yürütmemizi istiyor,” dedi.
“Neden?” diye sordu Wallander.
“Bunu onlara sormalısın,” diye karşılık verdi Björk. “Bugün öğleden sonra başka talimatlar da alacağım sanırım.”
Wallander odasına döndü. Bu işlerden artık iyice sıkılmıştı. Masasının başına geçip oturdu ve kilitli çekmecelerinden birini açtı. Çekmecenin içinde iş ilanlarının fotokopileri duruyordu. Trelleborg Lastik Şirketi güvenlik müdürü arıyordu. Bu ilanın arkasına Wallander bir hafta önce yazdığı başvuru yazısını eklemişti. Yazıyı yollayıp yollamama konusunda karar veremiyordu. Emniyette çalışmak bilginin ya dışarıya sızması ya da hiçbir neden yokken gizlenmesi anlamına geliyorsa artık bu işte çalışmak istemiyordu. Ona göre emniyette çalışmanın çok daha başka mantıklı nedenleri olmalıydı. Çalışmalarının sorgulanmayacak akılcı, ahlaki ilkelerle desteklenmemesi canını çok sıkıyor, bu tür bir iş yerinde daha fazla çalışmak istemiyordu.
Düşünceleri telaşla içeri giren Svedberg tarafından kesildi.
“Neredeydin?” diye sordu Wallander.
Svedberg ona şaşkınlıkla baktı.
“Masanın üstüne bir not bırakmıştım,” dedi. “Görmedin mi?”
Not yere düşmüştü. Wallander eğilerek notu aldı. Svedberg, Sturup’daki meteoroloji bürosuna gideceğini yazmıştı.
“İşe kestirme yoldan gitmemizin iyi olacağını düşünmüştüm,” dedi Svedberg. “Sturup Havaalanı’nda çalışan birini tanıyorum. Birlikte Falsterbonäset’te kuşları izlemeye giderdik. Botun nereden geldiği konusunda bana yardım etmeye çalıştı.”
“Bunu Norrköping’deki meteoroloji bürosunun yaptığını sanıyordum.”
“Havaalanındaki arkadaşımla görüşürsem işleri hızlandıracağımı düşünmüştüm.”
Cebinden bir tomar kâğıt çıkararak masanın üstüne yaydı. Wallander kâğıttaki şemalarla rakamları gördü.
“Botun beş günden beri denizde olduğunu hesapladık,” dedi Svedberg. “Son haftalarda rüzgârın yönü sürekli değiştiğinden bu karara vardı. Ama bunun da bize fazla bir yardımı olmadı.”
“Yani?”
“Yani, kurtarma botu uzaklardan gelmiş olabilir.”
“Yani?”
“Danimarka ya da Estonya gibi ülkelerden buraya sürüklenmiş olabilir.”
Wallander şaşkınlıkla Svedberg’e baktı. “Bu gerçekten de mümkün olabilir mi?”
“Evet. İstersen sen kendin de Janne’ye sorabilirsin.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Şimdi git, bana anlattıklarını Björk’e de anlat. O da bu bilgiyi isterse Dışişleri’ne aktarsın. O zaman bu işten paçamızı kurtarabiliriz.”
“Paçamızı kurtarabiliriz mi?”
Wallander o sabah olanları arkadaşına anlattı.
Svedberg’in üzüldüğünü gördü.
“Başladığım bir işi yarıda bırakmaktan hiç hoşlanmam,” dedi Svedberg.
“Henüz kesin bir şey yok. Ben sana yalnızca olayları ve hissettiklerimi anlattım.”
Svedberg, Björk’ü görmeye gidince Wallander yeniden başvuru mektubuna döndü. Bu arada botun içindeki cesetler gözünün önünden gitmiyordu.
Mörth’ün otopsi raporu öğleden sonra dört sıralarında geldi. Hâlâ laboratuvar sonuçlarını bekliyordu ama adamların yaklaşık yedi gün önce öldürüldüklerini düşündüğünü belirtmişti. Büyük olasılıkla aynı süreden beri de tuzlu suda kalmışlardı. Adamlardan biri yaklaşık yirmi sekiz yaşındaydı, diğeriyse ondan biraz daha büyüktü. Her ikisi de son derece sağlıklıydı. Yoğun bir işkenceye maruz kaldıkları ortadaydı. Dişlerini Doğu Avrupalı dişçiler tedavi etmişti. Wallander raporu bir kenara koyarak camdan dışarı baktı. Hava kararmıştı ve karnı da acıkmıştı.
Björk telefon etti, Dışişleri Bakanlığı’nın ertesi sabah kendilerini arayacağı haberini verdi.
“O zaman ben eve gidiyorum,” dedi Wallander.
“Tamam,” diye karşılık verdi Björk. “O gazetecinin kim olduğunu çok merak ediyorum.”
Bunu ertesi gün öğrendiler. Expressens gazetesinin ilk sayfası kıyıya vuran cesetlere ayrılmıştı. İlk sayfada, öldürülen adamların Sovyet vatandaşı oldukları belirtilmiş ve Dışişleri’nin devreye girdiği haber verilmişti. Dışişleri’nin Ystad polisine bu konuda hiçbir şey söylememesini emrettiği belirtilmiş ve gazete de bunun nedenini öğrenmek istediğini yazmıştı.
Wallander bu gazeteyi ancak ertesi gün öğleden sonra saat üçte görmüştü. Bu arada da köprünün altından çok su akmıştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
