Читать книгу «Riga'nın Köpekleri» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.

5

Brantevik’teki limanda kimseler yoktu. Yalnızca suya yansıyan tek tük bir iki ışık vardı. Wallander elektriklerin mi kesildiğini yoksa belediyenin enerji tasarrufu mu yaptığını kestiremedi. Hayatımız her gün daha da kasvetli bir hâl alıyor, diye düşündü. Bu gerçek kendini her geçen gün daha fazla belli ediyor.

Önündeki arabanın farları söndü. Wallander de kendi farlarını söndürdü. Kontrol panelinin üstündeki saat 01.25’i gösteriyordu. Birden bir el fenerinin ışığı ortalığı aydınlattı. Işık karanlıkta dans ediyor gibiydi. Wallander arabasının kapısını açıp dışarı çıktı. Soğuk hava yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. El fenerli adam birkaç metre ilerisinde duruyordu. Wallander onu hâlâ tam olarak göremiyordu.

“Rıhtıma gidelim,” dedi adam.

Belirgin bir İskandinav aksanıyla konuşuyordu. Wallander insanın bu aksanla tehdit edercesine konuşmasının olanaksız olduğunu geçirdi aklından. Bu kadar nazik başka bir aksan bilmiyordu.

“Neden?” diye sordu. “Neden rıhtıma gitmemiz gerekiyor?”

“Korkuyor musun?” dedi adam. “Rıhtımda bizi bekleyen bir tekne var.”

Arkasına dönerek rıhtıma doğru gitti, Wallander de onu izledi. Buz gibi bir rüzgâr esiyordu. Bir balıkçı teknesinin yanında durdular. Deniz ve yakıt kokusu yoğundu. Adam, Wallander’e feneri uzattı.

“Halata doğru tut feneri.”

Wallander adamı ancak o zaman doğru dürüst görebildi. Kırk yaşlarındaydı. Dışarıda çok zaman geçiren birinin sert yüz hatları vardı. Lacivert bir tulumla gri bir ceket giymişti. Adam halatı çözerek tekneye atladı. Gecenin karanlığında dümene doğru gitti. Wallander bekledi. Gaz lambası yandı ve adam güvertede belirdi.

“Tekneye hoş geldin,” dedi.

Wallander güvertenin buz gibi soğuk parmaklığına tutunarak tekneye atladı. Dümene dönen adamın arkasından gitti.

“Sakın düşeyim deme,” dedi adam. “Su çok soğuk!”

Dümenden makine dairesine giden adamı izledi. İçeride yoğun mazot ve yağ kokusu vardı. Adam gaz lambasını duvardaki bir kancaya astı.

Wallander adamın çok korktuğunu fark etmişti. Telaşlı bir hâli vardı. Wallander son derece rahatsız ve üstünde kirli bir battaniye olan ranzaya oturdu.

“Umarım sözünde durursun,” dedi adam.

“Ben her zaman sözümde dururum,” diye karşılık verdi Wallander.

“Kimse sözünde durmaz ama,” dedi adam. “Başıma gelebileceklerden kaygılanıyorum.”

“Adın ne?”

“Bunun bir önemi yok.”

“Ama kurtarma botundaki iki cesedi gördün, değil mi?”

“Görmüş olabilirim.”

“Görmeseydin bizi aramazdın.”

Adam ranzanın üstündeki kirli haritaya uzandı.

“İşte burada,” dedi parmağıyla göstererek. “İşte tam burada botu gördüm. Onu fark ettiğimde saat 14.00 civarıydı ve ayın on ikisiydi. Yani geçen salı. Botun nereden geldiğini anlamaya çalıştım ama beceremedim.”

Wallander kâğıt ve kalem bulabilmek için ceplerini karıştırdı ama bulamadı.

“Acele etme,” dedi Wallander. “Her şeye başından başlayalım. Botu fark ettiğinde tam olarak neredeydin?”

“Nerede olduğumu yazmıştım,” dedi adam. “Ystad’dan altı deniz mili uzaktaydım, güneye doğru gidiyordum. Bot ise kuzeybatı yönünden geliyordu. Onun tam konumunu yazmıştım.”

Wallander’e buruşuk bir kâğıt parçası uzattı. Rakamlar ona hiçbir şey ifade etmemesine karşın Wallander adamın doğru söylediğini fark etmişti.

“Kurtarma botu suda sürükleniyordu,” dedi adam. “Kar yağmasaydı fark etmezdim.”

Biz de fark etmezdik, diye geçirdi içinden Wallander. Adamın her birinci tekil şahıs kullanışında Wallander içgüdüsel olarak onun gerçeğin yalnızca bir kısmını anlattığını düşünüyordu.

“Bot teknenin iskele tarafına doğru sürükleniyordu,” diye sürdürdü konuşmasını adam.

“Onu çekme halatıyla İsveç kıyılarına doğru çektim, sonra da kıyıyı görünce bıraktım.”

Bu da bottaki halat parçasının nereden geldiğini açıklıyor, diye geçirdi içinden Wallander. Aceleleri vardı ve tedirgin olmuşlardı. Halatı koparmayı bile göze almışlar.

“Balıkçı mısın?”

“Evet.”

Hayır, diye geçirdi içinden Wallander. Yine yalan söylüyorsun ve çok kötü bir yalancısın. Neden korktuğunu doğrusu çok merak ediyorum.

“Eve dönüyordum,” dedi adam.

“Teknende mutlaka bir telsiz olmalı,” dedi Wallander. “Neden sahil güvenliği uyarmadın?”

“Geçerli bazı nedenlerim vardı.”

Wallander adamın korkularını gidermek zorunda olduğunu fark etti, aksi hâlde hiçbir şey öğrenemeyecekti. Güven duymalı, diye geçirdi içinden. Bana gerçekten güven duyabileceğini hissetmeli.

“Daha fazlasını öğrenmem gerekiyor,” dedi Wallander. “Burada söylenenleri soruşturmada kullanmam gerekecek ama bunları nereden duyduğumu hiç kimse bilmeyecek.”

“Kimse bir şey söylemedi. Kimse telefon etmedi.”

Wallander birden adamın kimliğini açıklamak istememesinin son derece basit bir açıklaması olduğunu fark etti. Martinson’la konuşurken adamın teknede yalnız olmadığını fark etmişti ama şimdi teknede kaç kişi olduklarını öğrenmek zorundaydı. Belki iki kişiydiler. Üç olamazdı, ikiden fazla olamazdı. Ve bu adam da o ikinci adamdan korkuyordu.

“Kimse telefon etmedi,” dedi Wallander. “Bu tekne senin mi?”

“Bunun ne önemi var?”

Wallander olanları yeniden düşünmeye başladı. Bu adamın bottaki cesetlerle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığından artık emindi. Bu adam o sırada yalnızca bir rastlantı sonucu teknedeydi ve botu görünce onu kıyıya çekmişti. Bu da işleri kolaylaştırıyordu ama adamın neden bu kadar korktuğunu da bir türlü anlayamıyordu. Diğer adam kimdi?

Tam o sırada jetonu düştü. Kaçakçılar. Ya mülteci ya da içki taşıyorlardı. Bu tekne kaçakçılık işleri için kullanılıyordu. İşte bu yüzden de teknede balık kokusu yoktu.

“Botu gördüğünde denizde başka bir gemi var mıydı?”

“Hayır.”

“Bundan emin misin?”

“Sadece gördüklerimi anlatıyorum.”

“Ama daha önce tahmin ettiğini söylemiştin.”

Bu sözlere aldığı yanıt kesindi.

“Bot uzun zamandır denizde gibiydi. Denize yeni atılmış olamazdı.”

“Neden?”

“Çünkü çevresinde yosunlar oluşmaya başlamıştı.”

Wallander botu ilk kez inceldiğinde yosun gördüğünü hatırlamıyordu.

“Botu bulduğumuzda yosun falan yoktu.”

Adam kısa bir an düşündü.

“Botu kıyıya doğru çekerken yosunlar temizlenmiş olmalı. Çünkü suya batıp çıkıyordu.”

“Sence bot ne zamandan beri denizdeydi?”

“Bir haftadan beri olabilir. Ama kesin bir şey söylemek zor.”

Wallander adamı incelemeye koyuldu. Son derece huzursuz bir hâli vardı ve en küçük bir ses karşısında da hemen tedirgin oluyordu.

“Bana söylemek istediğin başka bir şey var mı?” diye sordu Wallander. “Küçücük bir ayrıntı bile çok önemli olabilir.”

“Bot bence Baltık ülkelerinden birinden buraya gelmiş olabilir.”

“Neden böyle düşünüyorsun? Almanya’dan gelmiş olamaz mı?”

“Ben bu suları iyi bilirim. Botun Batık ülkelerden birinden geldiğine eminim.”

Wallander söz konusu bölgenin haritasını gözlerinin önünde canlandırmaya çalıştı.

“Çok uzun bir yol,” dedi. “Polonya sahillerini baştan başa geçtikten sonra, dosdoğru Alman karasularına girmesi gerekiyor. Buna inanamıyorum.”

“İkinci Dünya Savaşı sırasında mayınlar kısa zamanda uzun yollar alabiliyordu. Son günlerde esen sert rüzgârlar botun yolculuğunu da hızlandırmış olabilir.”

Birden gaz lambasının ışığı azaldı.

“Bildiklerim bu kadar. Daha fazla anlatacak bir şeyim yok,” dedi adam haritayı katlarken. “Verdiğin sözü hatırlıyorsun, değil mi?”

“Verdiğim sözleri asla unutmam. Ama bir sorum daha var. Neden korkuyorsun? Neden gecenin bir yarısı buluştuk?”

“Korkmuyorum,” diye karşılık verdi adam haritayı kaldırırken. “Ayrıca korkuyor olsam da bu yalnızca beni ilgilendirir.”

Wallander çok geç olmadan sorması gereken başka sorusu olup olmadığını düşündü.

İkisi de teknenin hafifçe sallanmaya başladığını fark etmemişti. Bu son derece hafif bir sallantı olduğu için fark edilmemesi olağandı.

Wallander ranzadan kalkarak el feneriyle dümenin bulunduğu yerin duvarlarını aydınlattı. Tekneyi daha sonra kendisine hatırlatabilecek hiçbir şey bulamadı.

“Gerekirse seni nerede bulabilirim?” diye sordu rıhtıma çıktıklarında.

“Bulamazsın,” diye karşılık verdi adam. “Aslında buna gerek de olmayacak. Çünkü bildiğim her şeyi anlattım.”

Wallander rıhtımda yürürken adımlarını sayıyordu. Yetmiş üçüncü adımda limanın çakıl taşlı zeminine bastığını fark etti. Adam karanlığın içinde kaybolmuştu. El fenerini almış ve tek bir sözcük bile söylemeden çekip gitmişti. Wallander motoru çalıştırmadan arabasında bir süre oturdu. Bir an için karanlıkta bir gölge gördüğünü sandı ama sonra da yanıldığına karar verdi. Yine de bunun, bir an önce oradan uzaklaşması anlamına geldiğini hissetti. Ana yola çıkınca yavaşladı ama dikiz aynasından başka bir araç görmedi.

Eve geldiğinde saat 02.45 olmuştu. Mutfak masasına oturup balıkçı teknesindeki konuşmaların ayrıntılarını yazmaya başladı. Baltık ülkeleri, diye geçirdi içinden. Kurtarma botu onca yol boyunca sürüklenmiş olabilir miydi? Oturma odasına giderek opera programlarıyla eski dergilerin arasına sıkışmış, okul döneminden kalmış bir atlası bulup çıkardı. Güney İsveç ve Baltık Denizi. Baltık ülkeleri atlasta İsveç’e çok yakın duruyorlardı ama aynı zamanda da çok uzaktılar. Deniz, akıntı ve rüzgârla ilgili hiçbir şey bilmiyorum, diye geçirdi içinden. Adam haklı olabilir mi? Hem bana neden yalan söylesin ki? Bir kez daha adamın korkusunu ve diğer kişiyi düşündü. Adamın korktuğu diğer kişiyi.

Yattığında saat 04.00 olmuştu. Uzun bir süre uyuyamadı.

İrkilerek birden uyandı. Komodinin üstündeki saat 07.46’yı gösteriyordu. Küfrederek yataktan fırladı. Diş fırçasıyla macununu ceketinin cebine atarak evden fırladı, saat sekizde arabasını emniyetin önüne park etti. Santral memuru Ebba ona seslendi.

“Björk seni hemen görmek istiyor,” dedi. “Ne oldu? Uyanamadın mı?”

“Sorma,” diye karşılık veren Wallander dişlerini fırçalamak için koşarak tuvalete gitti. Aynı zamanda da toplantı için kafasını toplamaya çalışıyordu. Gece Brantevik limanındaki balıkçı teknesinde yaşadıklarını ne yapacaktı?

Björk’ün odasına gittiğinde kimse yoktu. Odadan çıkarak emniyetin en büyük toplantı odasına gitti, kendini derse geç kalan bir öğrenci gibi hissederek kapıyı hafifçe vurdu.

Oval masanın etrafında altı kişi oturuyordu. Başlarını kaldırıp ona baktılar.

“Galiba birkaç dakika geciktim,” dedi kendisine en yakın boş sandalyelerden birine oturarak. Björk, ona dik dik bakıyordu ama Martinson’la Svedberg geceyi nerede geçirdiğini merak edercesine bakarak hafifçe gülümsediler. Svedberg’in kendisine alaycı bir tavırla baktığını düşündü. Björk’ün solunda oturan Birgitta Törn’ün yine gizemli bir hâli vardı. Onun yanında da Wallander’in tanımadığı iki kişi oturuyordu. Wallander yerinde hafifçe doğrularak onları selamladı. Bu iki adam ellili yaşlarındalardı. Şaşırtıcı bir şekilde birbirlerine benziyorlardı. Yüzlerinde dostça bir ifade vardı. Birincisi kendini Sture Rönnlund, ikincisi de Bertil Lovén olarak tanıttı.

“Ben cinayet masasındanım,” dedi Lovén. “Sture de narkotikten.”

“Kurt en deneyimli elemanlarımızdan biridir,” dedi Björk. “Buyurun, kahve alın.”

Herkes kahvesini aldıktan sonra Björk toplantıyı başlattı.

“Yardımlarınız için ne kadar minnettar olduğumuzu söylememe gerek yok,” dedi. “Cesetlerin bulunmasıyla birlikte medyanın olaya atmaca gibi saldırmasını hepinizin fark ettiğinden eminim. Bu yüzden bu soruşturmada sizlerin yardımına ihtiyacımız var. Birgitta Törn bize gözlemci olarak katıldı. Interpol’ün etkisi dışında kalan ülkeler söz konusu olursa bize yardım edecek, ancak onun uzmanlığından her daim yararlanabiliriz.”

Bu konuşmadan sonra sıra Wallander’e gelmişti. Herkese ayrıntılı bir rapor verildiğinden ayrıntılara girmedi ama olanları kısaca özetledi. Adli tıp raporu üstünde kısa bir süre konuştu. Konuşmasını bitirince Lovén birkaç nokta hakkında soru sordu. Hepsi bu kadardı. Björk masanın etrafında oturanlara baktı.

“Evet,” dedi. “Başka bir şey var mı?”

Wallander, Björk’ün kararı Dışişleri görevlisiyle Stockholm’lü iki polise bırakmasına sinirlenmişti. Tepkisini belli etmek için söz almak istedi.

“Burada tam olarak açıklanmayan birçok konu var,” dedi. “Yalnızca bu olaydan söz etmiyorum. Dışişleri Bakanlığı’nın Birgitta Törn’ü neden Ystad’a gönderdiğini anlamış değilim. Bakanlığın bunu bizim Rus polisiyle sağlam ilişkiler kurmamıza yardım etmek için yaptığına inanmıyorum. Bana kalırsa Dışişleri Bakanlığı soruştumayı yakın takibe aldı, eğer öyleyse, neyin yakın takibe alındığını öğrenmek istiyorum. Ve en önemlisi de bakanlığın bu kararı neden aldığını bilmek istiyorum. Stockholm’ün bizim bilmediğimiz şeyleri bildiğini düşünmeden edemiyorum. Ya da belki de bu kararı Dışişleri değil ama bizim bilmediğimiz başka biri verdi.”

Wallander sözlerini tamamladığında odada ölümcül bir sessizlik oluşmuştu. Björk, ona dehşetle bakıyordu.

Sonunda bu sessizliği Birgitta Törn bozdu.

“Ystad’a gelme nedenimizden kuşkulanmanızı gerektirecek bir şey yok,” dedi. “Doğu Avrupa’daki çalkantılı durum oradaki gelişmeleri yakından takip etmemizi gerektiriyor.”

“O adamların Doğu Bloku’ndan geldiklerinden emin değiliz ki,” dedi Wallander, Törn’ün sözünü keserek. “Yoksa siz bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyorsunuz? Öyleyse bunu ben de öğrenmek isterim.”

“Galiba biraz sakinleşsek iyi olacak,” dedi Björk.

“Sorumun yanıtlanmasını bekliyorum,” diye karşılık verdi Wallander. “Bu dengesi bozuk siyasi ortamda karanlıkta kalmak istemiyorum.”

Birgitta Törn’ün yüzündeki gizemli ifade birden kayboldu. Wallander’e ters bir şekilde baktı. Hımm, diye geçirdi içinden, beni sevmiyor.

“İçinde bulunduğumuz durumu az önce de belirtmiştim,” dedi Törn. “Eğer ne denli hassas bir durumla karşı karşıya olduğumuzu algılayabiliyorsanız bu şekilde bir tavır takınmanın gereksiz olduğunu da anlarsınız.”

Wallander başını iki yana sallayarak Lovén’le Rönnlund’a döndü.

“Size ne tür bir talimat verildi?” diye sordu. “Yasal bir başvuru yapılmadan Stockholm buraya yardım göndermez ve bildiğim kadarıyla biz de böyle bir başvuru yapmadık. Yoksa yaptık mı?”

1
...