Читать книгу «Bir Adım Geriden» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

3

Wallander kendisine önerilen perhizi o akşam denemeye karar verdi. Akşam yemeğinde yalnızca et suyuna çorbayla salata yedi. Kendini perhize o denli kaptırmıştı ki çamaşırhaneden sıra aldığını tamamıyla unutmuştu. Hatırladığındaysa çok geç olmuştu.

Olanları olumlu açıdan değerlendirmesi gerektiğini söyleyip duruyordu kendine. Kan şekerinin yüksek düzeyde olması ölüm ilanı anlamına gelmezdi, uyarılmıştı o kadar. Eğer sağlıklı bir yaşam sürdürmek istiyorsa bazı basit önlemler alması gerekiyordu. Öyle ağır ve zor önlemler değildi bunlar ama bu önlemler sayesinde yaşamında çok önemli değişiklikler yapabilecekti.

Yemeğini bitirdikten sonra doymadığını fark edince bir domates yedi. Sonra da mutfak masasından kalkmadan daha sonraki günler için yeni bir beslenme planı yapmaya çalıştı. Ayrıca bundan böyle işe yürüyerek gitmeye karar verdi. Hafta sonları da kumsala gidecek, orada uzun yürüyüşler yapacaktı. Bir zamanlar Hansson’la badminton oynamayı düşündüklerini hatırladı. Belki bu konuyu yeniden ele alabilirlerdi.

Saat dokuzda masadan kalkıp balkona çıktı. Rüzgâr güneyden esiyordu ama hava hâlâ ılıktı. Bunaltıcı sıcaklar başlamıştı.

Wallander sokakta yürüyen gençlere baktı. Beslenme planı ve doktorun önerdiği kilo tablosu üzerinde yoğunlaşması kolay olmayacaktı. Kendini Eva Hillström’ün tepkisinden bir türlü kurtaramıyordu. Kadının öfkesi onu sarsmıştı. Kızının ortadan kaybolmasına ilişkin duyduğu korkuyu görmemek olası değildi ve kadın duygularında içtendi. Rol yapmıyordu.

Bazen aileler çocuklarını tanımıyor, diye geçirdi içinden, ama bazen de çocukları ebeveynlerden daha iyi kimse tanımıyor ve içimden bir ses de bana Eva Hillström’ün kızını gerçekten çok iyi tanıdığını söylüyor.

İçeri girdi. Balkon kapısını kapatmadı. Bu olayda nasıl ilerlemeleri gerektiğini gösterecek bir şeyi gözden kaçırdığı hissine kapıldı. Eva Hillström’ün kaygılarında haklı olup olmadığını ortaya çıkaracak bir şey vardı ama neydi bu?

Kahve yapmak için mutfağa gitti. Suyun ısınmasını beklerken mutfak masasını sildi. Telefon çaldı. Arayan Linda’ydı. Çalıştığı restorandan arıyordu. Oysa Wallander restoranın yalnızca gündüzleri açık olduğunu sanıyordu. Kızının sesini duyunca şaşırmıştı.

“Restoran sahibi çalışma saatlerini değiştirdi,” dedi Linda. “Akşamları daha çok para kazanıyorum. Bir şekilde benim de yaşamam gerek.”

Wallander telefondan gelen konuşma sesleriyle tabak bıçak seslerini duydu. Linda’nın gelecek için ne tür planları olduğunu bilmiyordu. Linda bir gün iç dekorasyonla ilgileneceğini söylerken başka bir gün de tiyatro dünyasında vazgeçilmez bir yıldız olmayı düşlüyordu. Bir süre önce bu tiyatro sevdası sona ermişti.

Linda sanki babasının aklından geçenleri okumuştu. “Yaşamımın sonuna kadar garsonluk yapacak değilim elbette,” dedi. “Şu an önümüzdeki kış yolculuğa çıkabilmek için para biriktiriyorum.”

“Nereye gideceksin?”

“Daha karar vermedim.”

Bu konuyu ayrıntılarıyla tartışmanın zamanı olmadığından Wallander, Gertrud’un taşındığını ve büyükbabasının evinin satılığa çıkarıldığını haber verdi.

“Keşke satmak zorunda kalmasaydık,” dedi Linda. “Keşke satın alacak param olsaydı.”

Wallander, kızının ne demek istediğini anlıyordu. Linda büyükbabasıyla çok yakındı. Onları zaman zaman çok kıskanmıştı.

“Kapatmak zorundayım,” dedi Linda. “Nasıl olduğunu merak etmiştim.”

“Her şey yolunda,” diye karşılık verdi Wallander. “Bugün doktora gittim. Beni çok iyi buldu.”

“Zayıflamanı söylemedi mi?”

“Onun dışında her şeyin çok iyi olduğunu söyledi.”

“Anlaşılan senin bu doktorun çok kibar. Tatildeki gibi yine yorgun hissediyor musun?”

Aklımdan geçenleri okuyor, diye geçirdi içinden Wallander çaresizlikle. Neden ona doğruyu, diyabet hastası olmak üzere olduğumu ya da düpedüz şekerim olduğunu söyleyemiyorum ki? Neden bunda utanılacak bir şey varmış gibi davranıyorum?

“Yorgun değilim,” dedi. “Gotland’da geçirdiğimiz o hafta başkaydı.”

“Sen öyle diyorsan öyledir,” diye karşılık verdi Linda. “Kapatmam gerek. Eğer akşamları beni aramak istersen numaramız değişti.”

Wallander, kızının verdiği telefon numarasını bir çırpıda ezberledi. Sonra da telefonu kapattı.

Kahvesini aldı, oturma odasına gidip televizyonu açtı. Televizyonun sesini kısıp kızının verdiği numarayı telefon defterine yazdı. Yazdığını kendinden başkasının okuması olanaksızdı. İşte tam o sırada kendisini neyin tedirgin ettiğini anladı. Kahve fincanını bir kenara itip saatine baktı. Dokuzu çeyrek geçiyordu. Bir an Martinson’u aramayı düşünerek duraksadı ama arayacak olursa harekete geçmek için ertesi sabahı beklemek zorunda kalacaktı. Mutfağa gidip telefon rehberini aldı, mutfak masasına geçip oturdu.

Ystad’da Norman soyadı olan dört aile vardı ama Wallander, Martinson’un kâğıtları arasında gördüğü adresi hatırlıyordu. Lena Norman ve annesi hastanenin kuzeyinde, Käring Caddesi’nde oturuyorlardı. Babasının adı Bertil Norman’dı ve adının hemen yanı başında da CEO yazılıydı. Wallander, Bertil Norman’ın prefabrik evlere ısınma tesisatı kuran bir şirketin sahibi olduğunu biliyordu.

Numarayı çevirdi, telefonu bir kadın açtı. Wallander elinden geldiğince dostça bir sesle konuşmaya çalışarak kendisini tanıttı. Kadını endişelendirmek istemiyordu. Özellikle mesai saatinden sonra polisin telefon etmesinin ne denli kaygı verici bir şey olduğunu bilirdi.

“Lena Norman’ın annesiyle mi görüşüyorum?”

“Ben Lillemor Norman.”

Wallander bu adı hatırlamıştı.

“Aslında sizi yarın sabah da arayabilirdim,” dedi. “Ama öğrenmem gereken bir şey var ve polisler ne yazık ki yirmi dört saat çalışıyor.”

Kadın endişelenmemişti. “Size nasıl yardım edebilirim? Ya da kocamla konuşmak ister misiniz? Hemen çağırırım. Oğlumuzun matematik ödevine yardım ediyor.”

Kadının yanıtı Wallander’i şaşırtmıştı. Okullarda hâlâ ev ödevi verildiğini bilmiyordu.

“Buna gerek yok,” dedi. “Ben yalnızca Lena’nın el yazısını merak ediyorum. Ondan gelen herhangi bir mektup var mı yanınızda?”

“Kartpostallar dışında mektup falan gelmedi. Polisin bunu zaten bildiğini sanıyordum.”

“Ben eskiden yazmış olduğu bir mektup demek istemiştim.”

“Bunu neden istiyorsunuz?”

“Rutin çalışmalarımızdan biri yalnızca. Bazı el yazısı örnekleriyle kıyaslamamız gerekiyor. O kadar önemli bir şey değil.”

“Polisler böylesine önemsiz konular için de mi insanları gece yarıları arayıp rahatsız eder?”

Eva Hillström korkuyor, diye geçirdi içinden Wallander. Öte yandan Lillemor Norman her şeyden kuşkulanıyor.

“Acaba bana yardım edecek misiniz?”

“Lena’dan gelen birçok mektup var.”

“Bir tane yeter de artar bile. Yarım sayfa bile olsa yeter.”

“Bulurum. Acaba birini gönderip aldırabilir misiniz?”

“Ben kendim geleceğim. Yirmi dakika sonra oradayım.”

Wallander telefon rehberini yeniden aldı. Simrishamn’da oturan “Boge” adında yalnızca tek bir kişi vardı. Bir muhasebeci. Wallander numarayı çevirip telefonun açılmasını sabırsızlıkla bekledi. Tam kapatmak üzereyken telefon açıldı.

“Klas Boge.”

Telefona yanıt veren ses oldukça gençti. Wallander bunun Martin Boge’nin kardeşi olabileceğini düşündü. Ona kendisini tanıttı.

“Annen baban evde mi?”

“Hayır ben yalnızım. Golf kulübünün yemeğine gittiler.”

Wallander konuşmayı sürdürüp sürdürmemesi gerektiğini kestirememişti ama delikanlı ona yeterince olgun biri gibi gelmişti.

“Ağabeyin Martin sana hiç mektup yazdı mı? Onun yazdığı herhangi bir şeyi saklamış olabilir misin?”

“Bu yaz bir şey yazmadı.”

“Daha önce?”

Delikanlı bir an düşündü. “Geçen yıl Amerika’dan bana yolladığı mektup var.”

“El yazısıyla mı yazılmıştı?”

“Evet.”

Wallander, Simrishamn’a arabayla ne kadar sürede gidebileceğini hesapladı. Belki de ertesi sabahı beklese daha iyi olacaktı.

“Neden ağabeyimin mektuplarını istiyorsunuz?”

“Onun el yazısını görmemiz gerekiyor.”

“İstiyorsanız hemen fakslayabilirim size.”

Delikanlı oldukça pratikti. Wallander emniyetteki fakslardan birinin numarasını verdi.

“Bu konudan ailene söz etsen iyi olur,” dedi.

“Şimdi yatmayı düşünüyordum. Onlar geç gelecek.”

“Peki onlara yarın söyler misin?”

“Martin mektubu bana yollamıştı.”

“Yine de söylersen sevinirim,” dedi Wallander sabırla.

“Martin ve diğerleri yakında dönecekler,” dedi delikanlı. “Bayan Hillström’ün neden bu denli kaygılandığını anlayamıyorum doğrusu. Bizi her gün arıyor.”

“Sizinkiler endişeli değil mi?”

“Bana sorarsanız Martin’in gitmesinden memnunlar. En azından babam çok memnun.”

Wallander delikanlının sözünü sürdürüp sürdürmeyeceğini şaşkınlıkla bekledi ama sürdürmedi.

“Yardımların için teşekkürler,” dedi Wallander sonunda.

“Her şey oyun gibiydi,” dedi delikanlı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Farklı bir zaman boyutuna geçtiklerini varsayıyorlardı. Erişkin insanlar olmalarına karşın maskeli baloya gider gibi giyiniyorlardı.”

“Ne demek istediğini anlayamadım,” dedi Wallander.

“Tiyatro oynuyorlarmış gibi rol yapıyorlardı ama onlarınki gerçekti. Aslında var olmayan bir şeyi bulmak için Avrupa’ya gitmiş olabilirler.”

“Yani bu onlar için oldukça doğal bir şey, öyle mi? Bana kalırsa Yaz Dönümü Bayramı kutlaması oyun gibi bir şey değil. Diğer partilerde olduğu gibi yemek yenir, dans edilir.”

“Ve de içki içilir,” dedi delikanlı. “Ama kostüm giyildiğinde başka bir şeylerin de söz konusu olması gerekmez mi?”

“Onlar böyle mi yapmışlardı?”

“Evet ama daha fazlasını bilmiyorum. Bu onların kimseye söylemek istemediği bir sırdı. Martin bu konuda hiç ağzını açmadı.”

Wallander delikanlının anlattıklarını tam olarak anlayamamıştı. Saatine baktı. Lillemor Norman kendisini bekliyordu.

“Yardımların için teşekkürler,” dedi konuşmaya son noktayı koyarak. “Ailene aradığımı ve sana söylediklerimi aktarmayı unutma.”

“Tabii,” diye karşılık verdi delikanlı.

Üç farklı tepki söz konusu, diye geçirdi içinden Wallander. Eva Hillström korkuyor. Lillemor Norman alabildiğine kuşkulu. Martin Boge’nin ailesiyse oğulları gittiği için huzura kavuşmuşlar ve kardeşi de ana babasının evde olmalarını istemiyor. Ceketini giyip dışarı çıktı. Binadan çıkarken çamaşırhaneye uğrayıp cuma günü için kendisine bir makine ayırttı.

Käring Caddesi çok uzak olmamakla birlikte arabasına bindi. Doktorun verdiği spor biraz daha bekleyebilirdi. Bellevuevägen’den Käring Caddesi’ne saptı, iki katlı beyaz bir binanın önünde durdu. Bahçe kapısını açarken Lillemor Norman kapıyı açtı. Eva Hillström’ün tersine Lillemor Norman oldukça sağlıklı görünüyordu. Martinson’un dosyasındaki fotoğrafları gözünün önüne getirince Lena Norman’ın annesine çok benzediğini fark etti.

Kadının elinde beyaz bir zarf vardı.

“Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim,” dedi Wallander.

“Lena döndüğünde kocam onunla bir güzel konuşacak. Bu şekilde, kimseye tek bir kelime bile söylemeden çekip gitmeleri olacak şey değil. Tam bir sorumsuzluk.”

“Onlar erişkin insanlar, canları ne isterse yapabilirler,” dedi Wallander. “Ama bu davranışları yüzünden insan elbette hem tedirgin oluyor hem de merak içinde kalıyor.”

Zarfı alıp geri vereceğine söz verdi. Sonra emniyete gitti ve nöbetçi memurun telefonlara baktığı odaya girdi. Wallander içeri girdiğinde polis telefonda konuşuyordu ama Wallander’i görünce ona faks makinelerinden birini işaret etti. Klas Boge söz verdiği gibi kardeşinin mektuplarından birini fakslamıştı. Wallander odasına gidip masanın üstündeki lambayı yaktı. İki mektupla kartpostalları yan yana masanın üstüne dizdi, sonra lambayı bunların üstüne gelecek şekilde ayarlayıp gözlüklerini taktı.

1
...
...
16