Читать книгу «Bir Adım Geriden» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

“Svedberg’i gördün mü?” diye sordu Wallander.

Höglund başını hayır dercesine salladı.

“Bu sabah Martinson ve benimle birlikte toplantıya katılacaktı ama gelmedi.”

“Svedberg toplantıları asla kaçırmaz.”

“Haklısın ama bugün kaçırdı işte.”

“Evden aradın mı? Kim bilir, belki de hastadır.”

“Martinson telesekreterine birkaç mesaj bıraktı. Ayrıca Svedberg hiç hastalanmaz.”

Bir süre Svedberg’in yokluğu üstüne tahminde bulunmaya çalıştılar.

“Benimle konuşmak istediğin konu neydi?” diye sordu Wallander.

“Şu Baltık araba kaçakçılarını hatırlıyor musun?”

“Nasıl unutabilirim? Onları yakalamak için tam iki yıl uğraşmıştım.”

“Galiba yeniden işe başladılar.”

“Liderleri hapisteyken mi?”

“Galiba birileri boşluğu doldurmaya karar vermiş ama bu kez Göteborg merkezli değiller. Sürülen izler diğer yerlerin yanı sıra Lycksele’yi gösteriyor.”

Wallander şaşırmıştı. “Laponya mı?”

“Günümüz teknolojisiyle dünyanın dört bir yanından iş yapabilirsin artık.”

Wallander başını iki yana salladı ama Höglund’un haklı olduğunu biliyordu. Organize suçlular her zaman en son teknolojiyi kullanırlardı.

“Her şeye yeniden başlayacak enerjim yok artık benim,” dedi. “Araba kaçakçılarının peşine düşmek benim işim değil artık.”

“Lisa görevi benim üstlenmemi istedi. Çalıntı arabalardan ne denli sıkıldığını sanırım sonunda o da fark etti ama bana konuyla ilgili bilgi vermeni istiyorum.”

Wallander evet dercesine başını salladı. Ertesi gün bu konuyu görüşmek üzere anlaştılar, sonra kantine gidip açık pencerenin önündeki masalardan birine oturarak kahve içtiler.

“Tatilin nasıl geçti?” diye sordu Wallander.

Genç kadının gözleri birden yaşlarla doldu. Wallander onu rahatlatmak için bir şeyler söylemeye hazırlanırken Höglund onu eliyle durdurdu.

“Pek harika sayılmazdı,” dedi kendini toparlamaya çalışırken. “Ama bu konuda konuşmak istemiyorum.”

Kahve fincanını alıp ayağa kalktı. Wallander genç kadının arkasından baktı. Höglund’un verdiği az önceki tepkiyi düşünerek bir süre daha oturdu.

Birbirimiz hakkında fazla bir şey bilmiyoruz, diye geçirdi içinden. Onlar benimle ilgili hemen hemen hiçbir şey bilmiyorlar, ben de onlarla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Birlikte çalışıyoruz, yaşantımızın büyük bölümü burada geçiyor ama birbirimiz hakkında ne biliyoruz? Hiçbir şey.

Saatine baktı. Daha çok zamanı vardı, yine de doktorunun muayenehanesinin bulunduğu Kapell Caddesi’ne doğru yürümeye karar verdi. Endişeliydi.

Doktoru gençti. Adı Göransson’du ve Kuzeyliydi. Wallander ona şikâyetlerini anlattı. Sürekli yorgun hissetmesinden, susamasından ve sık sık tuvalete gitmesinden söz etti. Ayrıca geceleri bacaklarına giren krampları da anlattı.

Doktor hiç zaman yitirmeden tanısını açıkladı.

“Sanırım şekerin yükselmiş,” dedi.

“Şeker mi?” diye sordu Wallander şaşkınlıkla.

“Diyabet. Şeker hastalığı.”

Wallander bir an için tüm kanının donduğunu hissetti. Şeker hastası olabileceği hiç aklına gelmemişti.

“Kilonuza da dikkat etmelisiniz,” dedi doktor. “Şeker hastası olup olmadığınızı bazı testler yaptıktan sonra anlayacağız ama önce kalbinizi dinlemek istiyorum. Tansiyonunuz yüksek mi?”

Wallander hayır dercesine başını salladı. Sonra da gömleğini çıkarıp muayene masasına uzandı.

Nabzı normaldi ama tansiyonu oldukça yüksekti. Basküle çıktı. Tam 92 kiloydu. Doktor onu idrar ve kan tahlillerinin yapılması için laboratuvara gönderdi. Hemşire gülümsedi. Wallander onu kız kardeşi Kristina’ya benzetti. Hemşire kan aldıktan sonra Wallander yeniden doktorun yanına gitti.

“Kan şekeri düzeyinin normal değeri 90 ila 120 arasıdır,” dedi Göransson. “Oysa sizinki 200. Oldukça yüksek yani.”

Wallander midesinin bulandığını hissetti.

“Bu da neden yorgun hissettiğinizi açıklıyor,” diye sürdürdü konuşmasını Göransson. “Ayrıca susamanızı ve bacaklarınıza kramp girmesini de buna bağlıyoruz. Sıklıkla tuvalete gitmenizin nedeni de yüksek şeker.”

“İlaçla tedavi edilebilir bir hastalık mı bu?” diye sordu Wallander.

“Öncelikle beslenme alışkanlıklarınızı değiştirerek şekeri denetim altına almaya çalışacağız,” dedi Göransson. “Tansiyonunuzu da düşürmemiz gerekiyor. Düzenli olarak spor yapar mısınız?”

“Hayır.”

“O zaman hemen spora başlamanız gerekiyor. Diyet ve spor. Bunların bir yararı olmazsa o zaman başka yöntemlere başvuracağız. Bu kan şekeri düzeyinizle tüm sisteminizi yoruyorsunuz.”

Şeker hastasıyım, diye geçirdi içinden Wallander. O anda bunun son derece utanç verici bir şey olduğunu düşünüyordu.

Göransson onun içinde bulunduğu ruh hâlini sezmişti. “Bizim kontrol edebileceğimiz bir durum,” dedi. “Bu yüzden ölmeyeceksiniz. En azından şimdilik.”

Biraz daha kan aldılar, Wallander’e beslenme konusunda uzunca bir liste verildi ve doktor pazartesi günü kendisini yeniden görmek istediğini söyledi.

Wallander saat on bir buçukta klinikten ayrıldı. Mezarlığa gidip ahşap banklardan birine oturdu. Doktorun kendisine az önce söylediklerini düşündü. Aslında söylenilenleri tam olarak algılamamıştı. Cebinden gözlüğünü çıkarıp doktorun verdiği beslenme listesini okumaya başladı.

Saat on iki buçukta emniyete döndü. Kendisini birkaç kişi aramıştı ama hiçbiri de acil değildi. Koridorda Hansson’la karşılaştı.

“Svedberg geldi mi?” diye sordu Wallander.

“Neden sordun, burada değil mi yoksa?”

Wallander karşılık vermedi. Saat bir civarında Eva Hillström gelecekti. Martinson’un odasının aralık kapısını hafifçe vurdu ama içeride kimse yoktu. O sabahki toplantıda görüştükleri konuları içeren ince dosya masasının üstünde duruyordu. Wallander dosyayı alıp kendi odasına gitti. Dosyaya bir göz attı, üç kartpostala yeniden baktı ama kendini işine bir türlü veremiyordu. Doktorun söyledikleri aklından çıkmıyordu.

Danışma görevlisi Ebba arayıp Eva Hillström’ün geldiğini haber verdi. Wallander odasından çıkıp konuğunu karşılamaya gitti.

Bir grup şen şakrak adam emniyetten çıkıyordu. Wallander onların emniyeti görmeye gelen emekli denizciler olduklarını anladı.

Eva Hillström uzun boylu ve zayıf bir kadındı. Yüzünden ne düşündüğü belli olmuyordu. Wallander görür görmez onun her zaman olayların en kötüsünü düşünen biri olduğu izlenimine kapılmıştı. Konuğunun elini sıkıp odasına götürdü. Koridorda, kahve içmek isteyip istemediğini sordu.

“Kahve içemem,” dedi Eva Hillström. “Mideme dokunuyor.”

Gözlerini Wallander’den ayırmadan masanın hemen karşısındaki ziyaretçi koltuklarından birine geçip oturdu.

Ona yeni bir şeyler söyleyeceğimi sanıyor, diye geçirdi içinden Wallander. Söyleyeceklerimin kötü şeyler olduğunu düşünüyor.

Wallander yerine geçip oturdu. “Meslektaşımla dün görüşmüşsünüz,” dedi. “Kızınızın imzasıyla Viyana’dan postalanan ve birkaç gün önce size ulaşan kartpostalı da beraberinizde getirmişsiniz ama bu kartın kızınız tarafından yazılmadığını ileri sürüyorsunuz. Doğru mu?”

“Evet,” dedi kadın güçlükle.

“Martinson neden bu şekilde düşündüğünüzü bir türlü açıklayamadığınızı söyledi.”

“Evet, doğru, açıklayamıyorum.”

Wallander dosyadan kartı çıkarıp masanın üstüne koydu.

“Kızınızın el yazısıyla imzasının kolaylıkla taklit edilebileceğini söylemişsiniz.”

“İsterseniz siz de deneyin, göreceksiniz.”

“Denedim bile. Size katılıyorum, kızınızın el yazısını taklit etmek hiç de zor değil.”

“O zaman neden aynı şeyleri sorup duruyorsunuz?”

Wallander karşısındaki kadına bir an için baktı. Martinson’un da söylediği gibi çok gergindi.

“Verdiğiniz bilgileri onaylamak için bu soruları soruyorum,” dedi. “Bazen buna gerek oluyor.”

Eva Hillström sabırsızlıkla başını salladı.

“Bu kartları Astrid dışında birinin yazdığına inanmamız için elimizde somut bir nedenimiz yok,” dedi Wallander. “Kuşkularınızı haklı çıkartabilecek geçerli bir nedeniniz var mı?”

“Hayır yok ama haklı olduğumu biliyorum.”

“Hangi konuda haklı?”

“Kızımın ne bunu ne de diğer kartları yazdığı konusunda.”

Birden ayağa kalkıp Wallander’e bağırmaya başladı. Wallander böyle saldırgan bir tepkiye doğrusu hiç de hazırlıklı değildi. Kadın masadan Wallander’e uzanmış, kolundan yakalayarak bir yandan haykırıyor, bir yandan da onu sarsıyordu.

“Neden eliniz kolunuz bağlı oturuyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz? Bir şeyler yapmanız gerekiyor. Kızımın ve arkadaşlarının başına korkunç şeyler gelmiş olabilir.”

Wallander kolunu onun elinden güçlükle kurtarıp ayağa kalktı.

“Sakinleşseniz iyi olacak,” dedi.

Ne var ki Eva Hillström bağırmayı sürdürüyordu. Wallander kapısının önünden geçenlerin neler düşünebileceklerini merak etti. Kadının yanına yaklaşarak onu omuzlarından sıkıca tutup koltuğa oturttu, kıpırdamamasını söyledi. Kadının öfkesi başladığı gibi birden sönüvermişti. Wallander masasına döndü. Eva Hillström bakışlarını yere indirdi. Wallander şaşkınlık içinde onun konuşmasını beklemeye koyuldu. Kadının tepkisinde, bu inançlı duruşunda karşısındakine de bulaşan bir şey vardı.

“Sizce neler olmuş olabilir?” diye sordu sonunda daha fazla beklememeye karar vererek.

Eva Hillström başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.”

“Bir kaza ya da başka bir şey olduğuna ilişkin herhangi bir ipucu yok.”

Kadın, Wallander’e baktı.

“Astrid’le arkadaşları daha önce de yolculuklara çıkmışlar,” dedi Wallander. “Belki bu seferki kadar uzun değil ama yine de çıkmışlar. Arabaları, paraları ve pasaportları da yanlarında. Meslektaşlarım bu konuyu daha önce de araştırmışlardı. Ayrıca hepsi de on sekiz yaşın üstünde. Benim de Astrid’den birkaç yaş büyük bir kızım var. Gençlerin nasıl davrandığını gayet iyi biliyorum.”

“Burada ters bir şeylerin olduğunu biliyorum,” dedi Eva Hillström. “Kötümser yapıda biri olduğumu da biliyorum ama bu kez hislerimde haklıyım. Bunu yüreğimde hissediyorum.”

“Diğer çocukların aileleri sizin kadar endişeli değil ama. Martin Boge’yle Lena Norman’ın ailesi neden sizin gibi tepki vermiyor?”

“Onları anlayamıyorum.”

“Kaygılarınızı ciddiye alıyoruz,” dedi Wallander. “Bu zaten bizim işimiz. Durumu bir kez daha inceleyeceğime söz veriyorum.”

Wallander’in bu sözleri kadını biraz rahatlatmıştı ama bu rahatlık uzun sürmedi. Yüzünden ne denli endişeli olduğu kolayca görülüyordu. Wallander ona acıdı.

Konuşmaları bitmişti. Eva Hillström ayağa kalktı, Wallander onunla birlikte danışmaya kadar gitti.

“Bir an kendimi yitirdiğim için özür dilerim,” dedi.

“Bir annenin kızı için endişelenmesi kadar doğal bir şey yoktur,” diye karşılık verdi Wallander.

Wallander’in elini sıkıp telaşla cam kapıdan çıkıp gitti.

Wallander odasına dönerken Martinson odasından başını uzatıp ona merak dolu bakışlarla baktı.

“Az önce neler oldu?”

“Çok korkmuş,” dedi Wallander. “Gerçekten kaygılı. Bu konuda bir şey yapmamız gerekiyor ama ne yapalım bilmiyorum doğrusu.” Wallander düşünceli bir tavırla Martinson’a baktı. “Yarın herkesin daha rahat olduğu bir zaman bu olaya bir kez daha bakmak istiyorum. Bu kişilerin kayıp olduklarını kabul edip etmemeye karar vermeliyiz. Bu konu bir şekilde beni de tedirgin ediyor.”

Martinson onaylarcasına başını salladı. “Svedberg’i gördün mü?” diye sordu.

“Hâlâ aramadı mı?”

“Hayır. Sürekli karşıma telesekreter çıkıp duruyor.”

Wallander yüzünü buruşturdu. “Svedberg böyle yapmazdı.”

“Bir daha deneyeyim.”

Wallander odasına gitti. Kapıyı kapatıp Ebba’yı aradı. “Bana yarım saat telefon bağlama,” dedi. “Ha, bu arada Svedberg’den bir haber var mı?”

“Olması mı gerek?”

“Onu çok merak ediyorum.”

Wallander ayaklarını masanın üstüne koydu. Yorulmuştu, ağzı da çok kurumuştu. Birden yerinden fırlayıp ceketini kaptığı gibi dışarı çıktı.

“Ben çıkıyorum,” dedi Ebba’ya. “Bir ya da iki saat sonra dönerim.”

Hava hâlâ sıcaktı ve rüzgâr esmiyordu. Wallander, Surbrunnsvägen’deki kent kütüphanesine gitti. Biraz uğraştıktan sonra kütüphanenin sağlık bölümüne bakarak sonunda aradığını, şeker hastalıklarıyla ilgili kitabı buldu. Masanın başına geçip oturdu, gözlüklerini taktı ve kitabı okumaya başladı. Bir buçuk saat sonra şeker hastalığına ilişkin az da olsa bir bilgi edinmişti. Bu hastalığa yakalanmasının tek nedeninin kendisi olduğunu fark etti. Yediği yiyecekler, spordan uzak durması ve ara sıra canı istediğinde yaptığı perhiz hastalanmasına neden olmuştu. Kitabı yerine kaldırdı. Kendini başarısız biri gibi hissediyordu. Şeker hastalığından artık kurtuluşu olmadığını anlamıştı. Yaşam tarzına ilişkin somut bir şeyler yapması gerekiyordu.

Emniyete döndüğünde saat dört buçuk olmuştu. Masanın üstünde, Svedberg’den hâlâ bir haber yok, yazılı Martinson’un bıraktığı notu gördü.

Wallander üç gencin kaybolmasıyla ilgili vakanın özetini bir kez daha okudu. Üç kartı yeniden inceledi. Tam olarak göremediği bir şeyler olduğuna ilişkin o his yine gelmişti işte. Hâlâ bunun ne olduğunu tam olarak anlayamıyordu. Göremediği şey neydi?

Kaygılarının arttığını hissetti. Eva Hillström’ü yeniden görüyor gibiydi. Birden olayların önemini kavradı. Aslında her şey son derece basitti. Kadın, kızının o kartı yazmadığını biliyordu. Bunu nasıl bildiğiyse hiç önemli değildi. Emindi ve bu da yeterliydi. Wallander yerinden kalkıp pencerenin önüne gitti. Gençlerin başına bir şey gelmişti. Sorulacak soru bunun ne olduğuydu.

1
...
...
16