Читать книгу «Bir Adım Geriden» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

Arkasına yaslandı. İçgüdülerinde yine haklı çıkmıştı. Martin Boge’yle Lena Norman’ın el yazıları kargacık burgacıktı. Üçünden birinin el yazısı taklit edilmek istense Astrid Hillström’ün el yazısı tercih edilirdi. Bu, Wallander’i tedirgin etmişti ama beyni yine de iyi çalışıyordu. Bu ne anlama geliyordu? Aslında bir anlama falan geldiği yoktu. Birinin bu çocuklar adına neden kartpostal yolladığını kesinlikle açıklamıyordu. Ayrıca neden söz konusu bu kişi içlerinden birinin el yazısını taklit etmişti? Buna neden gerek duymuştu? Tüm bu mantıksızlıklara karşın Wallander yine de içindeki yoğun endişeyi bir kenara atamıyordu.

Bu konuyu yeniden ama enine boyuna bir kez daha ele almalıyız, dedi kendi kendine. Eğer çocukların başına bir şey gelmişse aradan iki ay geçti.

Gidip kendisine bir fincan kahve aldı. Onu çeyrek geçiyordu. Martinson’un hazırladığı dosyayı bir kez daha okudu ama yeni bir şey bulamadı. Bir grup yakın arkadaş kendi arasında Yaz Dönümü Bayramı’nı kutlamış, sonra da yolculuğa çıkmışlardı. Gittikleri yerlerden de kart göndermişlerdi. Hepsi buydu işte.

Wallander mektuplarla kartpostalları dosyanın içine yerleştirdi. O gece yapılacak daha fazla bir şey yoktu. Ertesi sabah Martinson ve diğerleriyle konuşacak, son bir kez daha bu Yaz Dönümü Bayramı dosyasını inceleyecek ve kayıp soruşturmasına başlayıp başlamayacaklarına karar vereceklerdi.

Wallander ışığı söndürüp dışarı çıktı. Koridorda Ann-Britt Höglund’un odasından ışık geldiğini gördü. Odanın kapısı aralıktı, Wallander kapıyı yavaşça açtı. Höglund masada gözlerini boşluğa dikmiş duruyordu. Önünde hiç evrak yoktu. Wallander bir an duraksadı. Höglund’un gece geç saatlere kadar emniyette kalma alışkanlığı yoktu. Çocukları küçüktü, kocası da işi gereği sürekli yolculuklara çıkardı, dolayısıyla mesai saatinin bitiminde Höglund doğruca evine giderdi. Genç kadının kantindeki davranışını hatırladı. Şimdi de boş masaya gözlerini dikmiş kıpırdamadan oturuyordu. Belki yalnız kalmak istemişti. Belki de biriyle konuşmaya ihtiyacı vardı.

Yalnız kalmak istediğini bana rahatça söyleyebilir, diye geçirdi içinden Wallander.

Kapıyı yavaşça vurdu, yanıt gelmesini bekledi, sonra da içeri girdi.

“Işığının yandığını gördüm,” dedi. “Genelde bu saatte burada olmadığın için bir şey mi oldu diye merak ettim.”

Höglund karşılık vermeden baktı.

“Yalnız kalmak istiyorsan söyle, hemen giderim.”

“Hayır,” diye karşılık verdi. “Hiç yalnız kalmak istemiyorum. Sen neden hâlâ buradasın? Bir şey mi var?”

Wallander koltuklardan birine geçip oturdu. Kendini gereksiz bir eşya gibi hissediyordu.

“Yaz Dönümü’nde kaybolan gençlerle ilgili.”

“Yeni bir şey mi var?”

“Hayır yok. Yalnızca bir şeyi bir kez daha kontrol etmek istedim ama buna yeniden bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Eva Hillström çok kaygılı.”

“Peki ama başlarına ne gelmiş olabilir?”

“İşte yanıtlanması gereken tek soru da bu.”

“Kayıp ilanı çıkaracak mıyız?”

Wallander ellerini çaresizlikle iki yana açtı. “Bilmiyorum. Buna yarın karar vereceğiz.”

Masa lambasının aydınlattığı oda alabildiğine loştu.

“Ne zamandan beri bu meslektesin?” diye sordu Höglund birden.

“Uzun zamandan beri. Hem de çok uzun zamandan beri. Damarlarımda polis kanı var benim. Bu kan en azından emekli oluncaya kadar da akmayı sürdürecek.”

Bir sonraki sorusunu sormadan önce Wallander’e uzun uzun baktı. “Nasıl idare edebiliyorsun?”

“Bilmiyorum.”

“Hiç bunaldığın, sıkıldığın olmadı mı?”

“Olmaz olur mu, oldu, hem de çok oldu. Neden soruyorsun?”

“Bu sabah sana kantinde söylediklerimi düşünüyorum. Sana kötü bir yaz geçirdiğimi söylemiştim ve söylediklerim doğru. Kocamla bazı sorunlarımız var. Eve neredeyse hiç gelmiyor. Yolculuklarından sonra normal yaşantımıza dönmemiz bir haftamızı alıyor ama hemen sonra yine yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Bu yaz ayrılıktan bahsetmeye başladık. İnsanın çocukları olunca bu hiç de kolay bir şey değil.”

“Biliyorum,” dedi Wallander.

“Bir yandan da işimi sorgulamaya başladım. Gazetede Malmö’deki meslektaşlarımızın haraç toplamaktan tutuklandığını okudum. Televizyonu açıyor, polis teşkilatındaki komiserlerin organize suç dünyasıyla ilişkileri olduğunu öğreniyorum. Bunları hem görüyorum hem de sayılarının her geçen gün arttığını duyuyorum. Ben de ister istemez, burada ne yapıyorum, diyorum. Ya da şöyle diyeyim, bundan sonraki otuz yılı nasıl geçireceğimi kestiremiyorum.”

“Bazen insan kendini bıçak sırtında hissediyor,” dedi Wallander genç kadına hak vererek. “Bu uzun bir süreç. Adalet sistemindeki yozlaşma yeni bir şey değil ve her zaman o sınırı geçmeye gönüllü polisler vardır. İşler şimdilerde daha da kötüleşip yozlaştığından senin gibi duyarlı insanlar için bu elbette çok önemli ve tedirgin edici oluyor.”

“Peki ya sen? Sen bu konuda ne düşünüyorsun?”

“Bunlar benim için de geçerli.”

“Peki ama nasıl başa çıkıyorsun?”

Sorusu öfke doluydu. Wallander onu kendine benzetti. Kim bilir kaç kez kendisi de Höglund gibi masasının başına çökmüş, bu görevi nasıl sürdürebileceğini düşünmüştü.

“Sürekli, görevi bırakacak olursam işlerin bensiz daha da kötüleşeceğini söyleyip duruyorum kendime,” dedi Wallander. “Bazen işe yarıyor. Çok iyi bir neden değil ama aklıma başka bir şey gelmiyorsa böyle düşünüyorum.”

Höglund başını iki yana salladı. “İsveç’e neler oluyor?”

Wallander, genç kadının konuşmasını sürdürmesini bekledi ama sürdürmedi. Caddeden geçen bir kamyonun sesi duyuldu.

“Geçen bahardaki o çirkin saldırıyı hatırlıyor musun?” diye sordu Wallander.

“Svarte’dekini mi?”

“On dört yaşındaki iki çocuk on iki yaşındaki bir başka çocuğa saldırmıştı. Ortada hiçbir neden olmadığı gibi herhangi bir kışkırtma da yoktu. Zavallı çocuk yerde baygın yatarken diğerleri göğsüne vurmayı sürdürmüştü. Çocuk kısa süre sonra ölmüştü. Hiç bu kadar çok sarsılmamıştım. İnsanlar her zaman kavga ederdi ama kavga ettikleri kişi yere serildiğinde genellikle kavgayı bırakırlardı. Buna ne isim verirsen ver. Adil dövüş de, ne dersen de ama böyleydi. Ancak artık değil çünkü bu çocuklar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sanki tüm çocuklar terk edilmiş gibi. Ya da artık kimse çocuklarıyla ilgilenmiyor. Şartlar değiştiğinden polis olmanın ne anlama geldiğini bir kez daha düşünmelisin. Yıllar boyunca edindiğin deneyimlerin artık bir anlamı kalmadı.”

Sustu. Koridordan gelen sesler duydular. Gece nöbetçilerinden biri sarhoş bir sürücüyle konuşuyordu. Kısa süre sonra da ortalık eskisi gibi derin bir sessizliğe büründü.

“Son yıllarda nasıl hissediyorsun?”

“Vurulduğumdan beri mi?”

Evet dercesine başını salladı.

“Sürekli aynı şeyleri düşümde görüyorum,” diye karşılık verdi Höglund. “Kendimi ölmüş olarak ya da kurşun beynime saplanmış gibi görüyorum. Bu daha da korkunç olurdu.”

“İnsanın sinirlerini bozması için böylesi düşler yeter de artar bile,” dedi Wallander.

Höglund ayağa kalktı. “Bir gün ciddi ciddi istifa edeceğimden korkuyorum,” dedi. “Ama henüz o noktaya gelmedim. Uğradığın için teşekkür ederim. Genelde sorunlarımla kendim başa çıkarım ama bu gece biriyle konuşmaya ihtiyacım vardı.”

“Bunu kabul etmek bile güç ister.”

Ann-Britt Höglund ceketini giyip Wallander’e gülümsedi. Wallander uykularının nasıl olduğunu merak ediyordu ama sormadı.

“Şu oto kaçakçıları konusunda yarın biraz konuşabilir miyiz?” diye sordu.

“Öğleden sonraya ne dersin? Sabah şu gençler konusunu görüşeceğimizi unutma.”

Höglund, Wallander’e dikkatle baktı.

“Endişeleniyor musun?”

“Eva Hillström endişeleniyor ve ben de bunu görmezden gelemiyorum.”

Dışarıya birlikte çıktılar. Genç kadın Wallander’in eve bırakma önerisini geri çevirdi.

“Yürümek istiyorum,” dedi. “Hava da çok güzel. Ağustos harika geçiyor.”

“Bunaltıcı sıcaklar var,” diye karşılık verdi Wallander.

Vedalaştılar. Wallander arabasına binip evine gitti. Bir fincan çay içip Ystad Allehanda gazetesine göz gezdirdikten sonra yattı. Hava oldukça sıcak olduğundan yatak odası camını aralık bırakmıştı. Başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya daldı.

Şiddetli bir sancıyla uyandı. Baldır adalesine kramp girmişti. Ayağını yere indirip bükmeye çalıştı. Sancı geçti. Yavaşça yeniden yatağa uzandı. Bacağına yeniden kramp girmesinden korkuyordu. Komodinin üstündeki çalar saat gecenin bir buçuğunu gösteriyordu. Yine düşünde babasını görmüştü. Wallander’in neresi olduğunu çıkaramadığı bir kentin sokaklarında birlikte yürüyorlardı. Birini arıyorlardı. Ancak kimi aradıklarını bilmiyordu.

Pencerenin önündeki perde hafifçe kıpırdadı. Wallander, Linda’nın annesi Mona’yı düşünüyordu. Uzun süre evli kalmışlardı. Oysa Mona şimdi golf oynayan ve büyük bir olasılıkla kan şekeri düzeyi yüksek olmayan başka bir erkekle birlikteydi.

Kafasının içinden binlerce düşünce geçiyordu. Birden Baiba’yla birlikte Skagen’in uçsuz bucaksız kumsallarında el ele yürüdükleri günler geldi aklına. Sonra o da çekip gitmişti.

Uykudan eser kalmamıştı. Yatağında oturdu. Nereden aklına geldiğini bilmiyordu ama bir konu diğer düşüncelerinin arasından sıyrılıp öne çıkıvermişti: Svedberg.

Hastayım diye telefon etmemesi de garipti. Hiç hastalanmadığı gerçeği bir yana bırakılırsa başına bir şey gelmiş olsaydı mutlaka emniyeti arayıp haber verirdi. Bunu daha önce düşünmeliydi. Svedberg onları aramamışsa bunun yalnızca tek bir anlamı vardı: İletişim kurmasını engelleyen bir şey olmuştu.

Wallander endişelenmeye başlıyordu. Elbette bu yalnızca onun hayal ürünüydü. Ayrıca Svedberg’in başına ne gelebilirdi ki? Ancak içini sıkan tedirginlik hissi de alabildiğine güçlüydü. Wallander bir kez daha saate baktıktan sonra mutfağa gitti, Svedberg’in numarasını bulup çevirdi. Birkaç çalıştan sonra devreye telesekreter girdi. Wallander telefonu kapattı. Artık bir şeylerin yolunda gitmediğinden adı gibi emindi. Giyindi, aşağıya inip arabasına bindi. Rüzgâr çıkmıştı ama hava hâlâ sıcaktı. Ana meydana çıkması yalnızca birkaç dakika sürmüştü. Arabasını park ettikten sonra Svedberg’in oturduğu Lilla Norre Caddesi’ne doğru yürüdü. Svedberg’in dairesinde ışık yanıyordu. Wallander bir an için rahatlayıp derin bir soluk aldı ama bu rahatlığı fazla uzun sürmeyerek yerini daha yoğun bir endişeye bıraktı. Svedberg evdeyse neden telefonu açmamıştı? Wallander binanın kapısını itti. Kilitliydi. Kilidin üstündeki güvenlik kodunu bilmiyordu ama ön kapıdaki aralık ona yeterliydi. Cebinden çakısını çıkarıp etrafına bakındı. Sonra da çakıyı kapının aralığından içeri sokup çevirdi ve itti. Kapı açıldı.

Svedberg dördüncü katta oturuyordu. Wallander dördüncü kata ulaştığında soluk soluğa kalmıştı. Kulağını kapıya dayadı ama hiç ses duymadı. Sonra da mektup deliğini eliyle itti. Hiçbir şey göremedi. Zili çaldı, zil boş evde yankılandı. Zili üç kez çaldıktan sonra kapıyı yumruklamaya başladı. Yine hiç ses duyulmadı.

Wallander düşüncelerini toplamaya çalıştı. Yalnız olmaması gerektiğini hissediyordu. Elini cep telefonuna attı ama telefonu evde, mutfak masasında bıraktığını hatırladı. Koşar adımlarla basamakları indi, dış kapının arasına küçük taş koydu. Sonra da köşedeki telefon kulübesine giderek Martinson’u aradı.

“Uyandırdığım için çok özür dilerim,” dedi Wallander, Martinson telefonu açtığında. “Ama yardımına ihtiyacım var.”

“Ne oldu?”

“Bugün Svedberg’le konuştun mu?”

“Hayır.”

“O zaman bir şeyler olmuş olmalı.”

Martinson karşılık vermedi ama Wallander onun iyice açıldığını hissediyordu.

“Lilla Norre Caddesi’ndeki evinin önünde seni bekliyorum,” dedi Wallander.

“On dakika sonra oradayım,” diye karşılık verdi Martinson. “Daha da erken olabilir.”

Wallander arabasının yanına gidip bagajı açtı. Kirli bir plastik torbanın içinde bazı aletler vardı. Torbanın içinden levyeyi alıp Svedberg’in oturduğu binaya doğru yürüdü.

On dakikadan daha kısa bir sürede Martinson’un arabası göründü. Wallander onun pijamasının üstüne ceketini geçirdiğini gördü.

“Sence ne olmuş olabilir?”

“Bilmiyorum.”

Birlikte yukarıya çıktılar. Wallander zili çalması için Martinson’a başıyla işaret etti. Kapı yine açılmadı. Bakıştılar.

“Belki de emniyetteki odasında yedek anahtarı vardır.”

Wallander hayır dercesine başını salladı.

“Bu çok uzun sürer,” dedi.

Martinson bir adım geriledi. Bundan sonra neler olacağını çok iyi biliyordu. Wallander levyeyi sokup sıkıştırdı ve kapıyı itti.

1
...
...
16