Читать книгу «Beyaz Aslan» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.

“Telefonlar gelmeye başladı,” dedi. “Ama ne yazık ki henüz kayda değer bir bilgi yok. Bir adam telefon ederek geçen perşembe günü Louise Åkerblom’u Las Palmas Havaalanı’nda gördüğünden adı gibi emin olduğunu söyledi. Yani kaybolmasından bir gün önce.”

“Hadi başlayalım,” dedi Björk arkadaşının sözünü keserek.

Polis amirinin geceyi iyi geçirmediği anlaşılıyordu. Yorgun ve sinirli bir hâli vardı.

“Dün bıraktığımız yerden devam edelim,” dedi Wallander. “Araba didik didik aranacak ve Louise Åkerblom’la ilgili gelen tüm telefonlar dikkatle dinlenip ciddiye alınacak. Teknisyenlerin neler bulduklarını görmek için yangın yerine bir kez daha gitmek istiyorum. Kesik parmak adli tıbba gönderildi. Şimdi, bu konuyla ilgili basına haber verecek miyiz, vermeyecek miyiz?”

“Verelim,” dedi Björk duraksamadan, sonra Martinson’a döndü. “Martinson, basın bültenini hazırlarken bana yardım et.”

“Bunu Svedberg yapsın,” dedi Martinson. “Ben yirmi beş bin İsveçli doktorla görüşeceğim için çok yoğunum. Ayrıca sağlık merkezleri ve kliniklerin acil servisleriyle de görüşmem gerek. Bu da bir hayli zamanımı alacak.”

“Tamam,” dedi Björk. “Varnämo’daki avukatla görüşeceğim. Arada çok önemli bir şey olmazsa, öğleden sonra toplanalım.”

Wallander arabasına doğru yürüdü. Skåne’de güzel bir gün başlamak üzereydi. Durup ciğerlerini temiz havayla doldurdu. Uzun bir kıştan sonra ilk kez baharın gelmek üzere olduğunu hissetti.

Yangın yerine gittiğinde kendisini iki sürpriz bekliyordu.

Polis teknisyenleri o sabah erkenden çok iyi bir çalışma yapmışlardı. Birkaç ay önce Ystad polis merkezinde çalışmaya başlayan Sven Nyberg karşıladı Wallander’i. Ystad’a Malmö polis teşkilatından gelmişti. Wallander onu pek fazla tanımıyordu ama çok başarılı ve yetenekli bir polis olduğunu duymuştu. Wallander onunla kolay iletişim kurulamadığına, zaman zaman kaba ve sert biri olduğuna birkaç kez tanık olmuştu.

“Bir iki şeye bakman gerek,” dedi Nyberg plastik bir torbanın içindeki metal parçalarını göstererek.

“Bomba mı?” diye sordu Wallander.

“Hayır,” diye yanıtladı Nyberg. “Bomba izine henüz rastlamadık. Ama bu da en az bomba kadar ilginç. Şu anda büyük bir telsiz cihazının parçalarını görüyorsun.”

Wallander şaşkınlıkla meslektaşına baktı.

“Alıcı ve verici,” dedi Nyberg. “Bunun türünü tam olarak söyleyemem ama telsiz meraklıları için çok iyi bir cihaz olduğu kesin. Bomboş bir evde böylesi bir şey bulmak garip, özellikle havaya uçurulan bir evde.”

Wallander başını evet dercesine salladı. “Haklısın,” dedi. “Bu konuda her şeyi öğrenmek istiyorum.”

Nyberg plastik torbanın içindeki metal parçalarından birini aldı.

“Bu da çok ilginç,” dedi. “Bunun ne olduğunu tahmin edebilir misin?”

“Tabanca!”

Nyberg evet dercesine başını salladı.

“Evet, tabanca,” dedi. “Ev havaya uçtuğunda içerde cephanelik dolusu patlayıcı ve silah varmış. Cephane deposu havaya uçunca tabancalar ya yangından ya da basınçlı sudan paramparça olmuş. Bunun alışılmışın dışında bir model olduğunu sanıyorum. Kabzası senin de gördüğün gibi uzun. Bu kesinlikle ne Luger ne de Beretta.”

“O zaman, ne?” diye sordu Wallander.

“Bir şey söylemek için henüz erken,” dedi Nyberg. “Ama kesin bir şey öğrenir öğrenmez seni arayacağım.”

Nyberg piposunu doldurup yaktıktan sonra, “Bu konuda ne düşünüyorsun?” diye sordu.

Wallander başını salladı. “Daha önce kafam hiç bu denli karışmamıştı,” diye karşılık verdi dürüstçe. “Bir ipucu bulamıyorum. Kayıp bir kadını aradığımı biliyorum ve bu süreç içersinde de karşıma sürekli olarak garip şeyler çıkıp duruyor. Kesik bir parmak, telsiz vericisi, alışılmışın dışında silahlar. Kim bilir, belki de bu alışılmışın dışındaki nesneleri başlangıç noktası olarak kullanmalıyım! Bunca yıllık polislik yaşantımda hiç karşılaşmadığım bir şeyler var bu olayda.”

“Sabırlı ol,” dedi Nyberg. “Er ya da geç ipuçlarına ulaşacağımıza eminim.”

Nyberg işinin başına döndü. Wallander olanları yeniden gözden geçirerek bir süre orada oyalandı, sonunda vazgeçti. Arabasına binip merkezi aradı.

“Çok telefon geliyor mu?” diye sordu Ebba’ya.

“Başımızı kaşıyamıyoruz,” diye karşılık verdi. “Birkaç dakika önce Svedberg uğradı ve bazı telefonların ilginç ve mantıklı bilgiler verdiğini söyledi. Hepsi bu kadar.”

Wallander, Metodist kilisesinin telefon numarasını Ebba’ya verdikten sonra papazla görüşüp Louise Åkerblom’un şirketteki çalışma masasını bir kez daha incelemeye karar verdi. İlk araştırmasını gelişigüzel yaptığı için suçluluk duyuyordu.

Ystad’a geri döndü. Tureson’la buluşuncaya kadar bir hayli zamanı olduğundan arabayı meydandaki parka bırakıp elektronik eşya satan mağazalardan birine girdi. Fazla düşünmeden yeni bir müzik seti alıp parasını kredi kartıyla ödedi. Sonra da evine, Maria Caddesi’ne giderek cihazını kurdu. Cihazla birlikte aldığı Puccini’nin Turandot operasının CD’sini taktı, kanepeye uzanarak Baiba Liepa’yı düşünmeye çalıştı. Ne var ki Louise Åkerblom’un yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu.

İrkilerek uyandı ve saatine baktı. On dakika önce kilisede olması gerektiğini fark edince de küfretti.

Papaz Tureson depo ve büro karışımı bir odada onu bekliyordu. Duvarları İncil alıntılarının işlendiği halılar süslüyordu. Pencerenin kenarındaysa bir kahve makinesi duruyordu.

“Geç kaldığım için özür dilerim,” dedi Wallander.

“Siz polislerin çok yoğun olduğunuzu biliyorum,” diye cevap verdi Tureson.

Wallander bir sandalyeye oturarak not defterini çıkardı. Tureson’un kahve teklifini geri çevirdi.

“Louise Åkerblom’un gerçekte nasıl bir insan olduğuna ilişkin bir resim oluşturmak istiyorum kafamda,” diye söze başladı. “Şimdiye kadar bulduklarım yalnızca tek bir şeyi gösteriyor, o da Louise Åkerblom’un kendisiyle barışık olduğu ve kocasıyla çocuklarını asla terk etmeyi düşünmeyeceği.”

“Bu hepimizin tanıdığı Louise Åkerblom,” dedi Tureson.

“Ama aynı zamanda bu, benim kuşkulanmama da neden oluyor.”

“Neden kuşkulanmanıza?” Tureson şaşırmıştı.

“Böylesine kusursuz bir insanın var olduğuna inanamıyorum,” diye açıkladı Wallander. “Herkesin kendine sakladığı bir sırrı vardır. Louise Åkerblom’un sırrı neydi peki? Güzel ve mutlu yaşamıyla başa çıkabilecek düzeyde olmadığından isteyerek ortadan kaybolduğuna inanmıyorum.”

“Kilisemizin her üyesinden aynı yanıtları alırsınız, Komiser,” dedi Tureson.

Daha sonra, Wallander o sırada ne olduğunu tam olarak anlayamadı ama Tureson’un yanıtında dikkat çeken bir şey hissetti. Sanki papaz, Louise Åkerblom’un asla sorgulanmayan imajını savunuyor gibiydi. Yoksa papazın savunduğu başka bir şey mi vardı?

Wallander yerinde doğrularak az öncekinden daha önemsiz bir soru sordu.

“Bana cemaatinizden söz edin,” dedi. “İnsan neden Metodist kilisesinin bir üyesi olmak ister?”

“İnancımız ve İncil’i yorumlayış tarzımızdan,” diye karşılık verdi Tureson.

“Bundan emin misiniz?”

“Evet,” dedi Tureson. “Doğal olarak diğer mezhepler buna karşı çıkacaktır tabii.”

“Sizin cemaatinizde Louise Åkerblom’dan hoşlanmayan biri var mı?” diye sordu Wallander ve karşısında oturan adamın yanıt vermeden önce bir an için duraksadığı izlenimine kapıldı.

“Sanmıyorum,” dedi Papaz Tureson.

İşte yine, diye geçirdi içinden Wallander. Yanıtında yine tam olarak kesin olmayan bir şey var. Yine kaçamak bir yanıt verdi.

“Neden size inanmıyorum, dersiniz?” diye üsteledi.

“Ama inanmalısınız, Komiser,” dedi Tureson. “Cemaatimi çok iyi tanırım.”

Wallander birden kendini çok yorgun hissetti. Papazı şaşırtmak için sorularını daha değişik sorması gerektiğini fark etti. Konuya dolambaçlı yollardan değil doğrudan girmesi gerektiğine karar verdi.

“Cemaatinizde Louise Åkerblom’un düşmanları olduğunu biliyorum,” dedi. “Bunu nereden öğrendiğimi boş verin. Ama ben bu konuya ilişkin görüşlerinizi almak istiyorum.”

Tureson karşılık vermeden bir süre ona baktı.

“Düşmanları yok,” dedi. “Ama üyelerimizden biriyle talihsiz bir ilişkisi olduğu doğru.” Ayağa kalkarak pencereye yaklaştı. “Düşünüp duruyordum. Aslında az kalsın dün gece sizi arayacaktım. Ama aramadım. Demek istediğim, herkes Louise’in geri gelmesini ümit ediyor. Yani tüm bu olanların mantıklı bir açıklaması olması için dua ediyorlar. Ama öte yandan endişem her geçen gün daha da artıyor. Bunu yadsıyamam.” Yerine geçip oturdu. “Kilisemin diğer üyelerine karşı da sorumluluklarım var,” dedi. “İleride tümüyle yanlış değerlendirilecek şeyler söylemek istemiyorum.”

“Bu konuşma yasal bir sorgulama değil ki,” dedi Wallander. “Söyledikleriniz burada kalacak. Not tutmuyorum.”

“Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum,” dedi Papaz Tureson.

“İçinizden geldiği gibi konuşun,” dedi Wallander. “En basit cümlelerle.”

“İki yıl önce kilisemize biri katılmıştı,” diye başladı Tureson. “Polonya feribotlarından birinde mühendisti, ayinlere gelmeye başladı. Otuz beş yaşında, boşanmış, kolay iletişim kurulabilen biriydi. Cemaat onu kısa zamanda benimseyerek arasına aldı. Yaklaşık bir yıl önce Louise Åkerblom benimle konuşmak istediğini söyledi. Kocası Robert’in bu konuşmadan haberi olmaması için çok ısrar etti. Burada, bu odada oturduk ve cemaatimizin yeni üyesinin kendisine ilanıaşk ettiğini söyledi bana. Aşk mektupları yolluyor ve ona telefon ediyormuş. Louise elinden geldiğince kibar bir şekilde onun duygularına karşılık veremeyeceğini söylemeye çalışmış ama adam ısrar edince Louise ne yapacağını kestiremeyerek benim onunla konuşmam için bana gelmiş. Ben de konuştum ve adam birdenbire değişti, bambaşka biri olup çıktı. Çok öfkelendi, Louise’in kendisini yarı yolda bıraktığını söyledi ve onu kötü etkilemekle suçladı beni. Louise’in kendisini sevdiğini ve kocasını terk etmek istediğini söyledi. Bunlar elbette son derece saçmaydı. Kilise toplantılarına gelmemeye başladı, feribottaki işinden de ayrıldı. Bizler de sonunda onun buradan temelli uzaklaştığını düşünmeye başladık. Cemaate başka bir kente taşındığını ve çok utangaç biri olduğu için de kimseyle vedalaşmadığını söyledim. Bu, Louise’i çok rahatlatmıştı. Ama yaklaşık üç ay önce her şey yeniden başladı. Louise bir akşamüstü onu evlerinin hemen dışında görmüş. Tabii çok şaşırmış ve paniğe kapılmış. Adam yeniden aşkından söz etmeye başlamış. Aslında polise haber vermeyi düşündüğümüzü söylemeliyim. Şimdi, haber vermediğimiz için çok pişmanım doğrusu. Bu, bir rastlantı da olabilir ama her geçen gün endişem ve korkularım artıyor.”

Wallander, sonunda baklayı ağzından çıkardı, diye düşündü. Artık elimde dişimi geçirebileceğim somut bir şey var. Kesik parmağı, telsiz vericisini ve silahları anlamasam bile şimdi elimde bir şey var. Artık kolları sıvamanın zamanı geldi.

“Adamın adı ne?” diye sordu.

“Stig Gustafson.”

“Adresini biliyor musunuz?”

“Hayır, ama sosyal sigorta numasını biliyorum. Kilisenin kaloriferini tamir etmişti, ona bir miktar ödeme yaptığımız için sosyal sigorta numarası var.” Tureson masaya yaklaşarak dosyaları karıştırdı. “570503-0470,” dedi.

Wallander not defterini kapattı. “Bunu bana anlatmakla çok iyi ettiniz,” dedi. “Bunu nasılsa bir şekilde öğrenecektim ama şimdi zaman kazanmış olduk.”

“Louise ölmedi, değil mi?” dedi korku dolu bir sesle Tureson.

“Bilmiyorum,” diye yanıtladı Wallander. “Dürüst olmam gerekirse bu sorunun yanıtını bilmiyorum.”

Wallander papazın elini sıkıp kiliseden ayrıldı. Saat on ikiyi çeyrek geçiyordu.

Hiç olmazsa şimdi izleyebilecek bir yolumuz var, dedi kendi kendine.

Koşar adımlarla arabasına binerek merkeze doğru yola çıktı. İş arkadaşlarını bir an önce toplantıya çağırmak için sabırsızlıkla odasına gitti. Masasına otururken telefon çaldı. Arayan yangın yerinde araştırma yapan Nyberg’di.

“Yeni bir şey buldun mu?” diye sordu Wallander.

“Hayır,” diye karşılık verdi Nyberg. “Ama tabancanın modelini öğrendik. Şu uzun kabzalı olanın. ”

“Yazıyorum,” dedi Wallander not defterini telaşla açarak.

“Bunun alışılmışın dışında bir tabanca olduğunu söylerken haklıymışım,” diye sürdürdü konuşmasını Nyberg. “Ülkede bu silahlardan olduğunu bilmiyordum.”

“Daha iyi,” dedi Wallander. “İzini sürmek daha kolay olur.”

“9mm’lik Astra Constable,” dedi Nyberg. “Bir süre önce Frankfurt’taki silah fuarında görmüştüm. Silahlara çok meraklı olduğum için unutmam.”

“Nere malı?” diye sordu Wallander.

“Bunun yanıtı da bir hayli garip,” dedi Nyberg. “Bildiğim kadarıyla bu silahlar yalnızca bir ülkede imal ediliyor!”

“Nerede?”

“Güney Afrika’da.”

Wallander kalemini bıraktı. “Güney Afrika mı?”

“Evet.”

“Neden yalnızca orada?”

“Bir silahın neden bir ülkede gözde olup başka bir ülkede olmadığını bilemem ki! Ama böyle işte.”

“Lanet olsun, Güney Afrika, ha!”

“Bulduğumuz kesik parmakla bir bağlantısı olduğunu artık yadsıyamayız.”

“Güney Afrika malı bir silahın bu ülkede işi ne?”

“Bunu bulmak da senin görevin.”

“Tamam,” dedi Wallander. “Beni hemen araman iyi oldu. Bu konuyu daha sonra yine konuşuruz.”

“Bilmek isteyeceğini düşünmüştüm,” dedikten sonra Nyberg telefonu kapattı.

Wallander yerinden kalkarak pencere kenarına gitti. Birkaç dakika sonra kararını vermişti. Louise Åkerblom’u ve Stig Gustafson’u araştırmaya öncelik verilecekti. Bunun dışındakiler şimdilik bekleyebilirdi.

Elimizde bunlar var, diye geçirdi içinden. Louise Åkerblom’un kaybolmasından yüz on yedi saat sonra bunlar var elimizde.

Ahizeyi kaldırdı. Artık kendini hiç de yorgun hissetmiyordu.

1
...
...
15