Saat beşte merkezdeki toplantı odalarından birinde toplandılar. Wallander bundan daha sessiz geçen bir toplantı hatırlamıyordu. Kesik parmak masanın ortasında, plastik torbanın içinde duruyordu. Björk’ün parmağı görmemek için sandalyesini hafifçe çevirdiğini fark etti. Onun dışında herkes masanın ortasındaki parmağa sessizce bakıyordu.
Bir süre sonra hastaneden bir ambulans gelerek parmağı alıp götürdü. Ardından Svedberg kahve getirmeye gitti ve Björk de toplantıyı başlattı.
“Bir kez daha nutkum tutuldu,” diye başladı söze. “Aranızda bu parmağa ilişkin bir açıklaması olan var mı?”
Kimseden ses çıkmadı. Bu, aslında öylesine sorulmuş bir soruydu.
“Wallander,” dedi Björk. “Soruşturmada ne kadar yol aldığımızın kısa bir özetini yapar mısın?”
“Pek kolay olmayacak,” dedi Wallander. “Ama yine de çalışacağım.”
Not defterini açarak sayfaları çevirdi. “Louise Åkerblom tam dört günden beri kayıp,” diye başladı söze. “Kesin konuşmak gerekirse doksan sekiz saattir kayıp. Bildiğimiz kadarıyla onu gören yok. Onu ve arabasını ararken bir evde büyük bir patlama oldu. Louise’in o evde olabileceğini düşünmüştük. Evin sahibinin bir süre önce öldüğünü ve binanın vârisler tarafından satılığa çıkarıldığını biliyoruz. Onları Varnämo’da yaşayan bir avukat temsil ediyor. Ev bir yıldan beri boş. Vârisler evin satılması ya da kiralanması konusunda henüz kesin bir karar alamamışlar. Vârislerin bir kısmının evi satın almaları da söz konusu. Avukatın adı Holmgren. Varnämo’daki meslektaşlarımıza avukatla konuşmalarını rica ettik. Vârislerin adlarını ve adreslerini öğrenmek istiyoruz.”
Devam etmeden önce kahvesinden bir yudum aldı.
“Yangın saat dokuzda başladı,” dedi. “Kanıtlar, zaman ayarlı, çok güçlü bir patlayıcının kullanıldığını gösteriyor. Yangının her zamanki basit nedenlerden ötürü çıktığını düşünmemizi gerektirecek bir neden yok ortada. Holmgren evde gaz kaçağı olmadığından emin. Ev geçen yıl baştan sona onarılmış. Yangın söndürme işlemleri sürerken polis köpeklerinden biri yangından yaklaşık yirmi beş metre ötede bir insan parmağının kokusunu aldı. Bu sol elin ya işaret ya da orta parmağı. Bir siyahiye ait. Olay yeri her şeyi didik didik aradı ama başka bir şey bulunamadı. O bölgede yoğun bir arama yaptık ama biz de hiçbir şey bulamadık. Ne Louise Åkerblom’u ne de arabasını bulabildik. Ev havaya uçtu ve biz bir siyahinin parmağını bulduk. Hepsi bu kadar.”
Björk yüzünü buruşturdu. “Doktorlar ne diyor?” diye sordu.
“Hastaneden Maria Lestadius buradaydı,” dedi Svedberg. “Adli tıpla hemen bağlantı kurmamız gerektiğini söyledi. Parmak okuma konusunda uzman olmadığını belirtti.”
Björk tedirginlikle kıpırdadı. “Tekrar et bakayım,” dedi. “Parmak okumak mı dedi?”
“Evet, aynen böyle söyledi,” diye karşılık verdi Svedberg. Björk yine her zamanki gibi gereksiz bir şeyin üstünde durmuştu.
Björk’ün meşhur bir alışkanlığı vardı, bazen önemsiz şeylere takılır kalırdı. Bir elini sertçe masaya vurdu. “Bu çok kötü,” dedi. “Şöyle söyleyeyim, hiçbir şey bilmiyoruz. Robert Åkerblom kayda değer bir şey söylemedi mi?”
Wallander şimdilik kelepçelerden söz etmemeye karar vermişti. Aksi hâlde konunun başka bir yöne çekilmesinden korkuyordu. Ayrıca kelepçelerin genç kadının kaybolmasıyla bir ilgisi olduğundan emin de değildi.
“Hayır,” diye yanıtladı. “Bana kalırsa Åkerblom’lar İsveç’in en mutlu ailesi.”
“Kadın dini açıdan psikolojik bir bunalım geçiriyor olabilir mi?” diye sordu Björk. “Mezheplerle ilgili oldukça garip şeyler duyuyoruz.”
“Metodistler garip değil ki. Kilisemizin en eski mezheplerinden biri. Ama doğrusunu istersen ne işe yaradıklarından haberim yok.”
“Bunu da incelemeliyiz,” dedi Björk. “Şimdi ne yapmamız gerekiyor?”
“Umarım basın toplantısından bir şey çıkar,” dedi Martinson. “Belki birkaç kişi arayıp yararlı bilgiler verir.”
“Telefon trafiğini düzenleyecek bir iki eleman daha gönderdim santrale,” dedi Björk. “Yapmamız gereken başka bir şey var mı?”
“Elimizdekilere bir bakalım,” dedi Wallander. “Pek fazla bir şey yok, değil mi? Yalnızca kesik bir parmak var. Bu, bir yerlerde sol elinin parmaklarından biri kesik, bir siyahinin olduğunu gösterir. Bu da, adamın bir doktora ya da bir hastaneye ihtiyacı olduğu anlamına geliyor. Eğer henüz hastaneye ya da doktora gitmemişse mutlaka yakında gidecektir. Adamın polisle bağlantı kurma olasılığını da göz ardı edemeyiz. Hiç kimse durup dururken kendi parmağını kesmez. Yani buna sıklıkla rastlanılmaz demek istiyorum. Bir başka deyişle biri ona işkence yapmış olmalı. Adamın ülke dışına kaçmış olabileceğini de göz önünde bulundurmalıyız.”
“Parmak izi,” dedi Svedberg. “Yasal ya da yasa dışı olarak bu ülkede kaç Afrikalının olduğunu bilmiyorum ama dosyalarımızda parmak izini bulma olasılığını da yabana atmayalım. Ayrıca Interpol’e de haber verebiliriz. Son yıllarda Afrika ülkelerinin çoğunda suç dosyalarının kabardığını biliyorum. Bir ya da iki ay önce Svensk Polis dergisinde bu konuyla ilgili bir yazı çıkmıştı. Kurt’e katılıyorum. Louise Åkerblom ve bu parmak arasında bir bağlantı görmesek bile olduğunu varsaymalıyız.”
“Bu haberi gazetelere bildirelim mi?” diye sordu Björk. “Polis, parmağın sahibini arıyor. Haberi manşetten verebilirler.”
“İyi fikir,” dedi Wallander. “Bu haberi vermekle bir şey yitirmeyiz.”
“Bunu düşüneceğim,” dedi Björk. “Biraz daha bekleyelim. Ülkedeki her hastanenin uyarılması konusuna katılıyorum. Doktorlar bir şeyden kuşkulandıklarında polise haber vermekle yükümlüdürler değil mi?”
“Ama aynı zamanda sır saklamakla da yükümlüdürler,” diye hatırlattı Svedberg. “Yine de hastanelerle bağlantı kurmamızda yarar var. Sağlık merkezleriyle de. Ülkemizde kaç tane doktor olduğunu bilen var mı?”
Kimse bilmiyordu.
“Ebba’ya öğrenmesini söyle,” dedi Wallander.
Ebba’nın İsveç Tıp Merkezi’nin sekreterine ulaşması on dakika sürmüştü.
“İsveç’te yirmi beş binden fazla doktor varmış,” dedi Wallander, Ebba’yla konuştuktan sonra.
Şaşkınlıkla bakıştılar.
Yirmi beş bin doktor.
Martinson öfkeyle, “Onlara ihtiyacımız olduğunda neredeler?” diye homurdandı.
Björk sabırsızlanmaya başlamıştı. “Bu, bizi bir yere götürür mü?” diye sordu. “Götürmezse hepimizin yapacak bir yığın işi var. Yarın sabah saat sekizde toplanalım.”
“Ben hastane işiyle ilgileneceğim,” dedi Martinson.
Telefon çaldığında not defterlerini toplamış, salondan çıkmak üzereydiler. Martinson’la Wallander koridora çıkmıştı bile. Björk arkalarından seslendi.
“Bingo!” Yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Arabayı bulmuşlar galiba. Arayan Norén’di. Yangını izlemeye gelen bir çiftçi birkaç kilometre ötedeki gölde bir araba olduğunu söylemiş polislere. Sjöbo dışında bir yerlerde dedi galiba. Norén olay yerine gitmiş ve çamurlu suyun arasından çıkan bir radyo anteni görmüş. Adı Antonson olan çiftçi arabanın bir hafta önce orada olmadığından eminmiş.”
“Tamam, hemen gidelim,” dedi Wallander. “O arabayı bu akşam sudan çıkarmalıyız. Bu iş yarına kalamaz. Işıldakla vinç ayarlamalıyız.”
“Umarım arabada kimse yoktur,” dedi Svedberg.
“Biz de bunu öğrenmeye gidiyoruz zaten,” diye karşılık verdi Wallander. “Hadi!”
Göl, Sjöbo yolunda Krageholm’ün kuzeyinde çalılık alana yakın, ulaşılması zor bir yerdeydi. Polisin olay yerine ışıldakla vinç getirmesi üç saat sürmüştü ve arabayı bağladıklarında saat gecenin dokuz buçuğu olmuştu. Daha sonra da Wallander göle girdi. Norén’in arabasındaki yedek tulumlardan birini üstüne geçirmişti. Islandığının ve üşümeye başladığının farkında değildi. Tüm dikkatini arabanın üstünde yoğunlaştırmıştı. Hem gergin hem de tedirgindi. Bunun aradıkları araba olmasını diliyordu içinden. Ama öte yandan da Louise Åkerblom’u arabanın içinde bulmaktan çok korkuyordu.
“Her ne olursa olsun, bir şeyden kesinlikle eminiz,” dedi Svedberg. “Bu, bir kaza değil. Araba görülmemesi için çamurların içine özellikle itilmiş. Büyük bir olasılıkla da bu işlem gece yarısı yapılmış çünkü arabayı iten kişi radyo anteninin görüldüğünü karanlıkta fark edememiş.”
Wallander başını onaylarcasına salladı. Svedberg haklıydı.
Kablo yavaşça gerildi. Vinç çekmeye hazırlandı. Arabanın arka tarafı yavaşça ortaya çıktı. Wallander araba konusunda uzman olan Svedberg’e baktı.
“Aradığımız araba mı?” diye sordu.
“Bekle biraz,” diye karşılık verdi Svedberg. “Tam olarak göremedim.”
Daha konuşmalarını yeni bitirmişlerdi ki kablo koptu ve araba yeniden çamurlu suya gömüldü. Her şeye baştan başlamak zorunda kalmışlardı. Yarım saat sonra vinç arabayı çekmeye hazırdı.
Wallander bir arabaya bir Svedberg’e bakıp duruyordu.
Svedberg birden başını salladı. “Evet, o! Toyota Corolla bu! Bundan hiç kuşkum yok.”
Wallander ışıldaklardan birini arabaya doğru çevirdi. Artık herkes arabanın renginin lacivert olduğunu rahatça görüyordu.
Araba yavaşça gölden çıkarıldı. Vinç durdu. Svedberg, Wallander’e baktı. Arabanın yanına gidip içine baktılar. Boştu. Wallander bagajı açtı. O da boştu.
“Araba boş,” dedi Björk’e.
“Kadın gölün dibinde yatıyor olabilir,” dedi Svedberg.
Wallander evet dercesine başını salladı. Gölün çevresi yaklaşık yüz metre kadardı ama anten göründüğüne göre, suyun fazla derin olmadığı anlaşılıyordu.
“Dalgıç lazım,” dedi Björk’e. “Hem de hemen şimdi.”
“Hava çok karanlık, dalgıç bir şey göremez ki,” diye itiraz etti Björk. “Sabaha kadar beklesek çok daha iyi olacak.”
“Suyun dibine bakacaklar yalnızca,” dedi Wallander. “Yarına kadar beklemek istemiyorum.”
Björk daha fazla tartışmayarak polis araçlarından birine gidip telefon etti. Svedberg de bu arada aracın sürücü kapısını açmış fenerle arabanın içini araştırıyordu. Sırılsıklam olan araç telefonunu dikkatle inceledi.
“Son aranan numara hafızadadır,” dedi. “Büroyu arayıp telesekretere not bıraktıktan sonra belki başka bir yere de telefon etmiştir.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Çok zekice, Svedberg.”
Dalgıçların gelmesini beklerken arabayı incelemeye koyuldular. Wallander arka koltukta sırılsıklam olmuş pastaları gördü.
Her şey şimdilik yerine oturuyor, diye geçirdi içinden. Peki ama sonra ne oldu? Yolda ne oldu? Louise Åkerblom kimle karşılaştın? Görmek istediğin biri miydi? Yoksa başka biri mi? Senin haberin olmadan seni görmek isteyen biri mi?
“Cüzdan yok,’’ dedi Svedberg. “Evrak çantası da. Torpido gözünde de arabanın sigorta evrakı dışında bir şey yok. Ve bir de İncil var.”
“Elle çizilmiş bir yol haritası var mı, bak bakalım,” dedi Wallander.
Ama Svedberg haritayı bulamadı.
Wallander yavaşça aracın çevresinde dolaştı. Araba bir yere çarpmamıştı. Louise Åkerblom kaza geçirmemişti.
Polis araçlarından birinde oturarak termostan kahve içtiler. Yağmur durmuştu. Gökte tek bir bulut bile yoktu.
“Acaba kadın gölün dibinde mi?” diye sordu Svedberg.
“Bilmiyorum,” diye yanıtladı Wallander. “Olabilir.”
İki genç dalgıç, itfaiyenin acil durum araçlarından biriyle olay yerine geldi. Wallander ve Svedberg’in ellerini sıktılar. Daha önceden tanışıyorlardı.
“Gölde ne arayacağız?” diye sordu dalgıçlardan biri.
“Ceset olabilir,” dedi Wallander. “Evrak çantası ve bir cüzdan da olabilir. Belki de bizim aklımıza gelmeyen başka bir şey.”
Dalgıçlar hazırlıklarını tamamladıktan sonra kirli ve bulanık suya girdiler.
Polisler seslerini çıkarmadan onları izliyordu.
Martinson dalgıçlar ilk dalışlarını tamamladıktan hemen sonra geldi. “Demek sonunda arabayı bulduk,” dedi.
“Kadın gölde olabilir,” diye açıkladı Wallander.
Dalgıçlar çalışkan ve çok dikkatliydiler. Biri arada sırada duruyor, kancayı düzeltiyordu. Gölün dibinden ağaç dalları, plastik bir çizmeyle kırık bir kızak çıkarmış, bir kenara koymuşlardı.
Saat gece yarısını geçmişti. Ama hâlâ Louise Åkerblom’dan bir iz bulunamamıştı.
“Aşağıda başka bir şey yok,” dedi dalgıçlardan biri. “Eğer isterseniz yarın yine dalarız.”
“Gerek yok,” dedi Wallander. “Kadının orada olmadığı kesin.”
Birbirlerine iyi geceler diledikten sonra herkes arabasına binip evine gitti.
Wallander evine gidince bir bira içerek bir şeyler atıştırdı. O denli yorgundu ki doğru dürüst düşünemiyordu. Soyunmadan yatağına uzandı, battaniyeyi üstüne çekti.
29 Nisan Çarşamba günü sabah saat yedi buçukta Wallander polis merkezindeydi.
Arabadayken aklına bir şey gelmişti. Papaz Tureson’u telefonla aradı. Telefona Tureson yanıt verdi. Wallander bu kadar erken bir saatte aradığı için önce özür diledi, sonra da kendisiyle gün içinde mutlaka konuşmak istediğini söyledi.
“Önemli bir şey mi var?” diye sordu Tureson.
“Hayır,” dedi Wallander. “Yanıtlanmasını istediğim birkaç sorum var yalnızca. İnsan bugünlerde neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu kestiremiyor.”
“Radyodaki haberleri dinledim,” dedi Tureson. “Gazeteleri de okudum. Yeni bir şey bulundu mu?”
“Louise’i hâlâ bulamadık,” dedi Wallander. “Teknik nedenlerden ötürü araştırmayla ilgili fazla bir şey söyleyemem.”
“Anlıyorum,” diye karşılık verdi Tureson. “Sorduğum için özür dilerim. Ama Louise’in hâlâ bulunamaması beni çok endişelendiriyor.”
Metodist kilisesinde saat on birde buluşmaya karar verdiler.
Wallander telefonu kapatarak Björk’ün bürosuna gitti. Svedberg esniyordu. Martinson, Björk’ün telefonuyla konuşuyordu. Björk ise sabırsızlıkla parmaklarıyla masaya vuruyordu. Martinson telefonu kapatarak yüzünü buruşturdu.
О проекте
О подписке
Другие проекты
