“Svedberg’in söyledikleri büyük bir olasılıkla doğru,” dedi Wallander. “Ancak bu mevzuyu Louise Åkerblom’un kayboluşu hakkında yapacağımız basın toplantısından sonra konuşuruz. O zamana kadar oradaki çocuklar belki biraz bilgi de toplamış olurlar.”
Björk başını evet dercesine salladı.
“Basın toplantısını olabildiğince basit tutalım,” dedi. “Kısa ve net bir şekilde kadının kaybolduğunu söyleyelim, resmini verelim ve basından bu kayıp haberinin yayınlanmasını isteyelim. Soruşturmayla ilgili sorulara sen yanıt verirsin.”
“Hangi soruşturmayla? Soruşturma diye bir şey yok,” dedi Wallander. “Kadının arabasını bulabilseydik, o zaman belki bir şeyler söyleyebilirdim. Ama bulamadık ve elimizde tek bir ipucu bile yok.”
“O zaman bir şeyler bul,” dedi Björk. “Gazetecilere söyleyecek bir şeyleri olmayan polislere kimse saygı göstermez. Bunu sakın unutma.”
Basın toplantısı yarım saat sürdü. Yerel gazete ve radyo istasyonlarının yanı sıra Expressen ve Idag gazetelerinin yerel temsilcileri de gelmişti. Buna karşın Stockholm gazetelerinden kimse yoktu. Kadını bulmadan gelmezler, diye düşündü Wallander. Onlar da kadının öldüğünü düşünüyorlar.
Björk basın toplantısını açarak bir kadının kaybolduğunu ve polisin bu olayı büyük bir ciddiyetle incelediğini açıkladı. Kadınla arabayı tarif ettikten sonra Louise’in resmini dağıttı. Sonra da gazetecilere sorularını beklediklerini söyleyerek Wallander’e doğru baktı, başını sallayıp yerine oturdu. Wallander kürsüye çıkarak bekledi.
“Sizce ne olmuş olabilir?” diye sordu yerel radyo istasyonundan bir muhabir. Wallander onu daha önce hiç görmemişti. Yerel radyo istasyonu sürekli eleman değiştiriyordu galiba.
“Şu anda hiçbir şey bilmiyoruz,” diye yanıtladı Wallander. “Ama olaylar Louise Åkerblom’un kaybolmasını büyük bir ciddiyetle ele almamızı gerektiriyor.”
“O zaman bize olaylardan söz edin,” dedi yerel muhabir.
Wallander anlatmaya başladı: “Bu ülkede kayıp haberi verilen insanların çoğunun er ya da geç geri geldiğini hepimiz biliyoruz. Kayıp olaylarının üçte ikisi mutlu sonla bitmiştir. En yaygın neden, unutkanlıktan ileri gelmektedir. Ara sıra da başka nedenler ortaya çıkar. İşte ancak o zaman bizler bu kayıp olayını büyük bir ciddiyetle ele alırız.”
Björk elini kaldırıp araya girdi: “Bu da elbette polisin diğer kayıp olaylarını ciddiye almadığı anlamına gelmez.”
Aman Tanrım, diye içinden geçirdi Wallander.
Expressen gazetesinin kızıl saçlı ve sakallı genç muhabiri, elini kaldırarak konuşmaya başladı. “Biraz daha açık ve net konuşamaz mısınız?” diye sordu. “Bir cinayet olasılığını düşünüyor musunuz? Düşünmüyorsanız neden? Bence genç kadının nerede kaybolduğu ve onu en son kimin gördüğü konusu da açık seçik değil.”
Wallander onaylarcasına başını salladı. Gazeteci haklıydı. Björk birçok konuyu üstü kapalı geçmişti.
“Geçen cuma günü öğleden sonra saat üçü biraz geçe Skurup’taki Sparbanken’den çıkmış,” diyerek açıklamaya başladı. “Banka çalışanlarından biri, genç kadının arabasına binip üçü çeyrek geçe park yerinden ayrıldığını görmüş. Saat konusunda eminiz. Bundan sonra da bir daha onu kimse görmemiş. İki olası yoldan birinden gittiğinden eminiz. Ya Ystad’a doğru E14 karayolundan ya da Slimminge ve Rögla’dan geçerek Krageholm’e doğru gitti. Sizin de az önce duyduğunuz gibi Louise Åkerblom emlakçı. Satışa çıkarılacak evlerden birini görmeye gitmiş olabilir. Ya da doğruca evine gitmiştir. Yolda neye karar verdiğinden emin değiliz.”
“Satılacak ev neresiymiş?” diye sordu yerel gazete muhabirlerinden biri.
“Araştırmamızın bir bölümünü oluşturduğu için bu soruya yanıt veremeyeceğim,” diye cevap verdi Wallander.
Basın toplantısı kısa bir süre sonra bitti. Yerel radyonun muhabiri Björk’le kısa bir söyleşi yaptı. Wallander dışarıda, koridorda yerel gazete muhabirlerinden birinin sorularını yanıtladı. Gazeteciler gittikten sonra, bir fincan kahve alarak odasına gidip yangın yerini aradı. Telefona yanıt veren Svedberg, Martinson’un polisleri gruplara ayırarak yanan evin çevresini araştırmaya gönderdiğini söyledi.
“Böyle bir yangını ilk kez görüyorum,” diyordu. “Yangın söndürüldüğünde geriye küllerden başka bir şey kalmayacak.”
“Öğleden sonra oraya geleceğim,” dedi Wallander. “Şimdi yine Robert Åkerblom’un yanına gidiyorum. Eğer bir gelişme olursa beni orada bulabilirsin.”
“Tamam,” dedi Svedberg. “Basın neler söyledi?”
“Önemli bir şey olmadı,” dedi Wallander telefonu kapatırken.
Tam o sırada da Björk kapıdan içeri girdi. “Toplantı çok iyi geçti,” dedi. “Kimse ukalalık etmedi, mantıklı sorularla yetindiler. Umarım söylediklerimizi yazarlar.”
Wallander basın toplantısına ilişkin herhangi bir değerlendirme yapma zahmetine girmeden, “Yarın santrale bir iki kişi daha koyalım,” dedi. “İki çocuklu dindar bir kadın ortadan kaybolunca birçok kişinin telefon edip hem ne olduğunu soracağından hem de polisi kutsayıp dua ettiklerini söyleyeceklerinden eminim. Bunların dışında belki bize yararlı bir şeyler söyleyebilecek birileri de arayabilir.”
“Tabii kadını bugün bulamazsak,” dedi Björk.
“Bulamayacağımızı ikimiz de biliyoruz,” dedi Wallander.
Sonra da yangını anlatmaya başladı. Patlamayı. Björk endişeli bir yüz ifadesiyle anlatılanları dinledi.
“Sence bunlar ne anlama geliyor?” diye sordu.
Wallander kollarını uzattı. “Bilmiyorum. Birazdan Robert Åkerblom’u görmeye gideceğim. Bakalım anlatacak yeni bir şeyi var mı?”
Björk kapıya doğru yürüdü.
“Saat beşte odamda toplantı var,” dedi.
Wallander tam odasından çıkarken Svedberg’ten bir şey istemeyi unuttuğunu hatırladı. Yangın yerine bir kez daha telefon etti.
“Dün gece polis arabalarından birinin bir Mercedes’le burun buruna gelişini hatırlıyor musun?”
“Hayal meyal,” diye yanıtladı Svedberg.
“Bununla ilgili her şeyi öğrenmeni istiyorum,” diye sürdürdü konuşmasını Wallander. “O Mercedes’in yangınla bir şekilde ilişkisi olduğunu hissediyorum. Louise Åkerblom’la bir ilgisi olup olmadığından ise emin değilim.”
“Tamam,” dedi Svedberg. “Başka bir şey var mı?”
“Beşte toplantı var,” dedi Wallander telefonu kapatırken.
On beş dakika sonra Åkerblom’ların mutfağındaydı yine. Birkaç saat önce oturduğu aynı sandalyede çayını yudumluyordu.
“Bazen beklenmedik bir anda ortaya çıkan acil durumlarla karşılaşıyoruz,” dedi Wallander. “Büyük bir yangın çıkmıştı, oraya gitmek zorunda kaldım. Ama kontrol altına alındı neyse ki.”
“Anlıyorum,” dedi Robert Åkerblom kibarca. “Polis olmanın pek kolay olduğunu sanmıyorum.”
Wallander karşısında oturan adama dikkatle baktı. Aynı anda da pantolonunun cebindeki kelepçeleri hatırladı. Aklındaki soruları aslında hiç sormak istemiyordu.
“Birkaç sorum var,” dedi. “Sorabilir miyim?”
“Elbette,” dedi Åkerblom. “Sorabilirsiniz.”
Wallander, Robert Åkerblom’un ses tonundaki belli belirsiz tedirginliği fark etmişti.
“Karınız hasta mıydı?”
Adam ona şaşkınlıkla baktı. “Hayır,” diye cevap verdi. “Bunu da nereden çıkardınız?”
“Onun ciddi bir hastalığı olduğu kanısına kapıldım. Son zamanlarda doktora gitmiş miydi?”
“Hayır. Eğer hasta olsaydı bunu mutlaka bana söylerdi.”
“İnsanlar bazen böylesi ciddi hastalıklar söz konusu olduğunda konuşmakta zorlanabilirler,” dedi Wallander. “Ya da en azından düşüncelerini ve duygularını toplamak için birkaç gün beklemeyi yeğlerler. Genellikle duygularını paylaşmak, bir teselli aramak isteyen hasta bunu kendi kendine yapmak zorunda kalır.”
Robert Åkerblom yanıt vermeden bir an düşündü.
“Böyle bir durumla karşı karşıya olduğunu hiç sanmıyorum.”
Wallander başını sallayarak sorularını sormayı sürdürdü.
“İçki sorunu var mıydı?”
Robert Åkerblom yüzünü buruşturdu.
“Nasıl böyle bir soru sorabilirsiniz?” dedi bir anlık bir sessizlikten sonra. “İkimiz de alkolden uzak dururuz.”
“Ama eviyenin altındaki dolap ağzına kadar içki dolu,” dedi Wallander.
“Başkalarının içki içmelerine karışmayız,” diye karşılık verdi Åkerblom. “Elbette makul ölçülerde. Ara sıra arkadaşlarımız gelir. Bizim gibi küçük bir emlak şirketi bile, müşterilerini zaman zaman uygun bir şekilde ağırlamalıdır, öyle değil mi?”
Wallander başını onaylarcasına salladı. Bu yanıtı sorgulaması için bir neden yoktu. Bakışlarını Robert Åkerblom’un yüzünden ayırmadan kelepçeleri cebinden çıkararak masanın üstüne koydu.
Düşündüğü oldu. Adamın yüzünde şaşkınlık dolu bir ifade belirdi.
“Beni tutukluyor musunuz?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Wallander. “Ama bu kelepçeleri yukardaki çalışma odanızda, masanın en alt çekmecesinde kâğıtların altında buldum.”
“Kelepçe mi,” diye mırıldandı Robert Åkerblom. “Bunları ilk kez görüyorum.”
“Kelepçeleri çekmeceye kızlarınızdan biri koymadığına göre bunlar herhâlde karınızın,” diye üsteledi Wallander.
Robert Åkerblom başını şaşkınlıkla iki yana sallayarak, “Anlayamıyorum,” dedi.
Wallander birden karşısında oturan adamın yalan söylediğini hissetti. Sesindeki belli belirsiz öfkeden, bakışlarında bir an için yanıp sönen güvensiz ifadeden hissetmişti bunu. Ve bu da ona yetmişti.
“Kelepçeleri çekmeceye başka biri koymuş olabilir mi?” diye sordu sakin bir sesle.
“Bilmiyorum,” dedi Robert Åkerblom. “Bize yalnızca kilisedeki dostlarımız gelir. Müşteriler dışında demek istiyorum ve onlar da hiçbir şekilde yukarı çıkmazlar.”
“Hiç kimse! Öyle mi?”
“Ebeveynlerimiz. Birkaç akrabamız ve çocukların arkadaşları.”
“Yani epeyce kişi…” dedi Wallander.
“Anlayamıyorum,” dedi bir kez daha Robert Åkerblom.
Belki de kelepçeyi orada nasıl unutmuş olabileceğini anlamıyorsundur, diye geçirdi içinden Wallander. Bu kelepçelerin ne anlama geldiğini mutlaka bulmam gerek…
Wallander ilk kez Robert Åkerblom’un karısını öldürüp öldürmediğini sordu kendi kendine. Ama sonra da bu soruyu kafasının bir kenarına attı. Kelepçeler ve adamın yalan söylemesi Wallander’in düşündüklerini tersine çevirecek denli güçlü kanıtlar değildi.
“Bu kelepçelerin çekmeceye nasıl girdiğini açıklayamayacağınızdan emin misiniz?” diye sordu Wallander bir kez daha. “Evde kelepçe bulundurmanın yasalara aykırı olmadığını belirtmeliyim. Bunun için ruhsata ihtiyacınız yok. Öte yandan da her canınız istediğinde insanları kelepçeleyemezsiniz, tabii ki.”
“Size yalan söylediğimi mi düşünüyorsunuz?” diye sordu Robert Åkerblom.
“Hiçbir şey düşünmüyorum,” dedi Wallander. “Ben yalnızca bu kelepçelerin neden çalışma odanızdaki masanın çekmecesinde olduğunu öğrenmek istiyorum.”
“Onların bu eve nasıl girdiğinden haberim olmadığını az önce de söyledim size.”
Wallander evet dercesine başını salladı. Daha fazla baskı yapmanın bir anlamı yoktu. En azından şimdilik. Ama yine de adamın yalan söylediğinden emindi. Evliliklerinin hiç de iyi gitmediği ve çok kötü bir cinsel yaşamları söz konusu olabilir miydi acaba? Bu, Louise Åkerblom’un neden ortadan kaybolduğunu açıklayabilir miydi?
Wallander görüşmenin bittiğini belirtircesine çay fincanını hafifçe kenara itti. Kelepçeleri mendiline sararak cebine koydu. Teknik bir inceleme bunların ne amaçla kullanıldığını açıklayabilirdi.
“Şimdilik bu kadar,” dedi Wallander ayağa kalkarak. “Bir şey olursa hemen sizi arayacağım. Akşam gazetelerinde ve yerel radyo yayınında bu olaya yer verileceğinden bu akşam hazırlıklı olmanızda yarar var. Birçok kişi telefon edip ne olduğunu soracaktır. Tüm bunların araştırmamıza yardımcı olacağını umuyoruz.”
Robert Åkerblom karşılık vermeden başını evet dercesine sallamakla yetindi.
Wallander adamın elini sıkarak arabasına gitti. Hava değişiyordu. Yağmurun hızı kesilmişti. Rüzgâr da eskisi gibi sert esmiyordu.
Wallander birkaç sandviç atıştırıp bir fincan kahve içmek için tren istasyonunun yanındaki Fridolf’un Kafesi’ne doğru sürdü arabasını. Yeniden arabasına binip yangın yerine doğru yola koyulduğunda saat 12.30 olmuştu. Arabasını park etti, barikatın üstünden atlayarak bir kül yığını hâline gelmiş olan ahırla eve şaşkınlıkla baktı. Polis henüz araştırmayı başlatmamıştı. Wallander küllerin yanına yaklaşarak çok iyi tanıdığı görevli itfaiye şefi Peter Edler’le konuşmaya başladı.
“Yangını söndürdük sayılır,” dedi. “Yapacak bir şey yok. Ne dersin, kundaklama mı?”
“Bilmiyorum,” diye cevap verdi Wallander. “Svedberg’i ya da Martinson’u gördün mü?”
“Galiba bir şeyler atıştırmaya gittiler,” diye yanıtladı Edler. “Rydsgård’a gittiler. Albay Hernberg sorumluluğu devraldı. Yakında dönerler sanırım.”
Wallander başını sallayarak itfaiye şefinin yanından ayrıldı.
Birkaç metre ileride köpekli bir polis duruyordu. Sandviç yiyordu, köpek de bir patisiyle ıslak zemini eşeliyordu. Birden köpek havlamaya başladı. Polis sabırsızlıkla köpeğin tasmasını çekiştirdi, derken köpeğin toprağı kazmaya çalıştığını fark etti. Wallander polisin sandviçini bir kenara fırlatıp köpeğin kazmaya çalıştığı yere dikkatle baktığını gördü. Wallander çok meraklanmıştı, hemen yanlarına gitti.
“Köpek ne buldu?” diye sordu.
Polis başını çevirip Wallander’e baktı. Yüzü kireç gibi olmuştu. Titriyordu. Wallander yere çömeldi. Çamurların arasında bir parmak duruyordu. Kara derili bir parmak. Bu bir insan parmağıydı. Wallander’in midesi bulandı. Köpeği tutan polise hemen gidip Svedberg’le Martinson’u bulmasını söyledi.
“Hemen buraya gelsinler,” dedi. “Yemekleri bitmemiş de olsa, hemen gelsinler. Arabamın arka koltuğunda boş bir plastik torba var. Onu getir buraya.”
Polis söylenileni yaptı.
Neler oluyor, diye geçirdi içinden Wallander. Bir siyahi parmağı. Bir parmak! Kesilmiş bir parmak! Skåne’nin orta yerinde…
Polis plastik torbayla döndüğünde Wallander parmağı yağmurdan korumak için torbaya koydu. Haber hemen duyulmuştu, itfaiyeciler parmağı görmek için Wallander’in başına üşüştüler.
“Küllerin arasında bir ceset aramalıyız,” dedi Wallander itfaiye şefine. “Bu parmağın sahibinin cesedini… Burada ne olup bittiğini ancak Tanrı bilir.”
“Bir parmak,” diye mırıldandı Peter Edler şaşkınlıkla.
Yirmi dakika sonra Svedberg’le Martinson koşarak yanlarına yaklaştı. Parmağa şaşkınlıkla baktılar. İkisi de bir şey söylemedi. Sonunda sessizliği bozan Wallander oldu. “Hiç olmazsa bir şeyden eminiz,” dedi. “Bu, Louise Åkerblom’un parmağı değil.”
О проекте
О подписке
Другие проекты