Peter Hansson bir hırsızdı. Aslında pek başarılı bir suçlu değildi ama Malmö’de yaşayan Morell adındaki dolandırıcı patronunun verdiği görevleri genellikle başarıyla tamamlardı.
30 Nisan Walpurgis Gecesi’nin1 sabahında, Hansson’un başı Morell’le dertteydi. O da herkes gibi o gün tatil yapmak istemiş, günübirliğine Kopenhag’a gitmeyi planlamıştı. Ne var ki bir gece önce geç bir saatte Morell kendisini arayarak çok acil bir iş çıktığını söylemişti.
“Dört adet su tulumbası bulmalısın,” demişti Morell telefonda. “Şu eski moda olanlardan. Sayfiye yerlerindeki her evin dışında olanlardan.”
“Bunu tatilden sonra da yapabilirim,” dedi Peter Hansson ters bir sesle. Morell aradığında uyuyordu ve uyandırılmaktan da hiç hoşlanmazdı.
“Hayır,” diye ısrar etti Morell. “İspanyol yarın öğleden sonra burada olacak. Bu tulumbaları istiyor. İspanya’da yaşayan İsveçlilere satacak. Adamlar sıla hasreti çekiyorlarmış ve eski, modası geçmiş İsveç su tulumbalarına bir servet ödemeye razıymışlar.”
“Dört su tulumbasını ben nereden bulacağım ki?” diye sordu Peter Hansson. “Tatilde, her yerin kapalı olduğunu unuttun mu? Yarın tüm yazlık evler de dolacak, çalamam.”
“Bu senin sorunun,” diye karşılık verdi Morell. “Eğer işe erkenden başlarsan başarırsın.” Sonra da gözdağı vermeye başladı. “Eğer yapmazsan, evraklarımı karıştırır ve kardeşinin bana ne kadar borcu olduğunu görürüz.”
Peter Hansson ahizeyi hızla yerine koydu. Morell’in bunu olumlu bir yanıt olarak değerlendireceğini biliyordu. Uykusu iyice açıldığından ve bir daha asla uyuyamayacağını bildiğinden kalkıp giyindi ve Rosengård kasabasına gitti. Kasabada önüne ilk çıkan bara girerek bir bira istedi.
Peter Hansson’un kardeşinin adı Jan-Olof’tu. Jan-Olof, Peter Hansson’un hayattaki en büyük şansızlığıydı. Jan-Olof, Jägersro’da sürekli ganyan oynardı, ara sıra da ülkenin diğer kentlerinde düzenlenen yarışları yakından izlerdi. Kumarda şansı hiç yoktu. Kişisel olanaklarının dışına çıkınca da kendini birden Morell’in kucağında bulmuştu. Morell’e borcunu ödeyeceğine ilişkin herhangi bir garanti veremediği için de Peter Hansson, kardeşine kefil olmak zorunda kalmıştı.
Morell tam bir kaçakçıydı. Bununla birlikte son yıllarda pek çok iş adamı gibi o da faaliyetlerini nasıl geliştireceğine artık karar vermeliydi. Ya küçük bir alanda yoğunlaşıp burada uzmanlaşacak ya da geniş bir alana yayılacaktı. Sonuncusunu yeğledi.
Sipariş ettikleri mallara ilişkin açık seçik bilgi veren geniş bir müşteri portföyüne sahip olmakla birlikte tefecilik işine de girmeye karar verdi. Bu şekilde gelirini gözle görülür bir şekilde artıracağını biliyordu.
Morell elli yaşına yakınlarda basmıştı. Sahtekârlıkla geçen yirmi yıldan sonra yönünü değiştirmiş ve 1970’li yılların sonundan itibaren de Güney İsveç’te başarılı bir tefecilik imparatorluğu kurmuştu. Emrinde çalışan ve maaşlarını el altından alan yaklaşık otuz hırsızla şoför vardı. Ve her hafta kamyonlar dolusu çalıntı mal yabancı ithalatçılara ulaştırılmak üzere Malmö’deki serbest limanda bulunan depoya gönderilirdi. Småland’dan cep telefonları, televizyonlar ve stereolar getirtirdi. Çalıntı arabalar Polonyalı ve Doğu Alman alıcılarına gönderilirdi. Morell, Baltık devletlerinde yeni ve çok önemli bir pazarın oluştuğunu fark etmiş ve birkaç adet de son derece lüks arabayı Çekoslavakya’ya göndermişti. Peter Hansson, bu organizasyonun fazla önemli olmayan adamlarından biriydi. Morell onun ne derece iyi olduğundan hâlâ emin değildi ve onu genellikle önemsiz işlerde kullanmayı yeğlerdi. Dört su tulumbası işi de onun için çok uygundu.
İşte bu yüzden Peter Hansson, Walpurgis Gecesi’nin sabahında arabasında oturmuş küfrediyordu. Üstlendiği bu görev onu endişelendirmişti. Bu tatil gününde rahatsız edilmeden çalışabilmesi olanaksızdı.
Peter Hansson, Hörby’de doğmuştu ve Skåne’yi çok iyi bilirdi. Ülkenin bu bölümündeki tüm sokakları avucunun içi gibi tanırdı ve belleği de çok iyiydi. On dokuz yaşından beri, dört yıldır Morell’in yanında çalışıyordu. Bazen eski püskü kamyonuna doldurduğu eşyaları düşünürdü. Bir keresinde iki genç boğayı bile kamyonuyla taşımıştı. Noel zamanı domuz siparişleri çok yaygındı. Birkaç kez de mezar taşı çalmak zorunda kalmış ve bu tür siparişleri veren kişilerin gerçekten de hasta olduklarını düşünmüştü. Bir keresinde ev sahibi üst katta uyurken bir evin sokak kapısını çalmış, bir başka seferde ise vinç operatörünün yardımıyla kilisenin çan kulesini yerinden sökmüştü. Yani su tulumbası çalmak alışılmışın dışında bir şey değildi. Ne var ki işin yapılacağı günün seçimi yanlış olmuştu.
Sturup Havaalanı’nın doğu kesimindeki bölgeden işe başlamaya karar verdi. Österlen’e gitme düşüncesini kafasından attı. O gün her iki evden birinde mutlaka birileri olacaktı. Eğer bu işi yapacaksa Sturup, Hörby ve Ystad bölgelerinde gerçekleştirmesi gerekiyordu. Bu çevrede birkaç tane boş ev vardı ve şansı da yaver giderse işini buralarda halledebilirdi.
Krageholm’ün hemen arkasında, ormana doğru uzanıp sonra da Sövde ana yoluna çıkan bozuk yolda ilk tulumbayı buldu. Bakımsızlıktan neredeyse yıkılacakmış gibi duran ev, yoldan uzaktaydı. Tulumba paslanmıştı ama sağlamdı. Bir levyeyle tahta temelinden sökmeye girişti. Levyeyi bir kenara bırakıp kuvvetle çekmeye başladı, tulumbanın kuyunun içindeki diğer ucu gevşedi. Morell’in istediği dört tulumbayı bulmanın sandığından daha da kolay olacağını düşündü. Üç boş ev daha bulursa Malmö’ye tahmin ettiğinden çok erken, öğleden sonranın ilk saatlerinde dönmüş olurdu. Saat daha sekizi on geçiyordu. Hatta şansı yaver giderse akşamüstü Kopenhag’da bir şeyler atıştırıyor da olabilirdi.
Tulumbanın kuyunun içindeki ucu yerinden çıktı. Uzanıp kuyunun içine baktı.
Karanlığın içinde bir şey vardı. Açık sarı bir şeydi bu. Peter Hansson dehşetle bunun sarı saçlı bir insan kafası olduğunu gördü. Kuyunun dibinde bir kadın cesedi yatıyordu. Ceset ikiye katlanmış, bükülmüş ve deforme olmuştu.
Tulumbayı fırlatıp arabasına koştu. Terk edilmiş evden bir an önce uzaklaşmak için deliler gibi gaza basarak sürdü arabasını. Birkaç kilometre sonra, Sövde’ye gelmeden, frene bastı, arabanın kapısını açtı ve kusmaya başladı.
Sonra da sakin kafayla düşünmeye çalıştı. Hayal görmediğini biliyordu. Kuyunun dibinde bir kadın cesedi vardı. Kadın öldürülmüş olmalı, diye geçirdi içinden.
Sonra da birden kuyudan çekip çıkartmaya çalıştığı tulumbanın üstünde parmak izlerinin kaldığını düşündü. Parmak izleri zaten polis kayıtlarında vardı. Morell, diye geçirdi içinden, kafası iyice karışmış bir hâlde. Bu tür karışıklıkları ancak Morell çözebilirdi.
Arabasını çalıştırdı, Sövde’yi geçtikten sonra güneye, Ystad’a doğru kırdı direksiyonu. Aslında Malmö’ye gidebilir ve Morell’in her şeyi halletmesini bekleyebilirdi. İspanya’ya gidecek adamın bu kez tulumbasız yola çıkması gerekecekti.
Ystad çöplüğünün hemen yanındaki sapağa gelmeden yolculuğu sona erdi. Titreyen elleriyle sigarasını yakarken direksiyon hâkimiyetini yitirince araba kaydı ve bir dizi posta kutusuna çarptıktan sonra durdu. Peter Hansson’un emniyet kemeri bağlı olduğundan başını ön cama çarpmadı. Ama yine de geçirdiği bu kazanın şokuyla yerinden kalkamadı.
Çimlerini biçen adam olanları görmüştü. Önce yaralı olup olmadığını anlamak için telaşla sokağa koşmuş, sonra da eve dönerek polisi aramıştı. Polisle konuştuktan sonra direksiyondaki adamın kaçmasını engellemek amacıyla aracın yanına geri dönmüştü. Şoför sarhoş olmalı, diye geçirdi içinden. Aksi hâlde insan dümdüz ve boş bir yolda nasıl olup da direksiyon hâkimiyetini yitirir ki?
On beş dakika sonra Ystad polis merkezinin bir aracı olay yerine geldi. Bölgenin en deneyimli iki polisi Peters ve Norén aracın içindeydi. Kazada yaralanan olmadığını saptadıktan sonra Peters kaza yerinden geçen trafiği düzene sokmayı üstlendi. Norén ise polis arabasının arka koltuğunda Peter Hansson’dan olanları öğrenmeye çalışıyordu. Norén alkol kontrolü için adama balonu üflettirdi ama sonuç negatif çıktı. Yine de normal gözükmüyordu. Adamın kafası iyice karışmıştı, aslında kazanın nasıl olduğu onu pek ilgilendirmiyordu. Su tulumbalarından, Malmö’deki sahtekârdan ve kuyusu olan bir evden kesik kesik söz edip duruyordu. Norén adamın zihinsel sorunları olduğunu düşünmeye başlamıştı.
“Kuyunun içinde bir kadın var,” dedi bir ara.
“Ah, evet,” diye karşılık verdi Norén. “Kuyudaki kadın, ha?”
“Kadın ölmüştü,” diye mırıldandı Hansson.
Norén birden kendini tedirgin hissetmeye başladı. Bu adam ne söylemeye çalışıyordu? Boş bir evin kuyusunun dibinde bir kadın cesedi mi bulmuştu? Norén adama arabada beklemesini söyledikten sonra koşarak Peters’in trafiği yönettiği noktaya gitti.
“Kuyunun içinde bir kadın cesedi gördüğünü söylüyor,” dedi Norén. “Kadın sarışınmış.”
Peters’in kolları yanına düştü. “Louise Åkerblom mu?”
“Bilmiyorum. Adamın doğru söyleyip söylemediğini bile bilmiyorum.”
“Wallander’i ara,” dedi Peters. “Hemen şimdi.”
Ystad emniyetindeki polisler Walpurgis Gecesi’nin sabahında saat sekizde toplantı odasında günlük toplantılarına başlamışlardı. Björk hiç zaman yitirmeden yapılacakları özetlemişti. Böylesi bir günde kayıp bir kadını düşünmenin yanı sıra düşünecek başka önemli işleri de vardı. Bu, yılın en özgür günlerinden biriydi ve akşam oynanacak oyunların hazırlığıyla da ilgilenmeleri gerekiyordu.
Tüm toplantı Stig Gustafson’a ayrılmıştı. Wallander ekibini, perşembe öğle sonrasında ve bütün bir akşam, eski vapur makinistini bulmaya sevk etmişti. Papaz Tureson’la yaptığı konuşmayı anlattığında odadakiler artık gerçeğin eşiğinde durduklarını düşünmüştü. Hepsi de kesik parmakla havaya uçurulan evin bir süre daha beklemesi gerektiğinde görüş birliğine varmışlardı. Martinson da bu olayların Louise Åkerblom’la bir ilgisi bulunmadığını, yalnızca zamanlama açısından bir rastlantı olduğunu ileri sürdü.
“Bu tür şeyler hep olur,” dedi. “Yolu sormak için girdiğimiz evde yasa dışı bir şeyler bulduğumuz çok olmuştur.”
Cuma sabahı Stig Gustafson’un nerede oturduğunu henüz bulamamışlardı.
“Bunu bugün bir sonuca ulaştırmalıyız,” dedi Wallander. “Belki onu bulamayacağız. Ama adresini bulabilirsek hiç olmazsa onun telaşla oradan ayrılıp ayrılmadığını öğrenmiş oluruz.”
Tam o sırada telefon çaldı. Björk telefonu açtı, dinledikten sonra ahizeyi Wallander’e uzattı.
“Norén,” dedi. “Kentin dışında bir yerde trafik kazası olmuş, oradan arıyor.”
“Başka biri ilgilensin,” dedi Wallander sinirli bir sesle.
Ama yine de uzatılan ahizeyi aldı, Norén’in söylediklerini dinledi. Wallander’in tepkilerine alışık olan Martinson’la Svedberg, komiserin konuşmasından çok önemli bir şey olduğunu anlamışlardı.
Wallander ahizeyi yavaşça yerine koydu ve meslektaşlarına baktı. “Norén, çöplüğe giden yolun köşesinde,” dedi. “Önemsiz bir kaza olmuş ancak kazayı yapan adam bir kuyunun dibinde kadın cesedi gördüğünü söylemiş.”
Toplantı odasındakiler soluklarını tutmuş Wallander’in bundan sonra söyleyeceklerini bekliyorlardı.
“Eğer doğru anlamışsam,” dedi Wallander. “Bu kuyu Louise Åkerblom’un görmeye gideceği evden beş kilometre ötede. Ve onun arabasını bulduğumuz göle çok yakın.”
Odada kısa bir sessizlik oldu. Sonra da sanki sözleşmişçesine hepsi birden ayağa fırladı.
“Hemen bir arama ekibi oluşturmamı ister misin?” diye sordu Björk.
“Hayır,” dedi Wallander. “Öncelikle emin olmamız gerek. Norén aşırı heyecan yaratmamızı istemiyor. Kazayı yapan adamın kafasının iyice karışık olduğunu söyledi.”
“Onun yerinde olsaydım benim de kafam karışırdı,” dedi Svedberg. “Eğer kuyuda bir ceset bulduktan sonra araba kullanmak zorunda kalsaydım ben de bu kazayı yapardım.”
“Ben de aynı şeyi düşünüyorum,” dedi Wallander.
Polis araçlarına binerek Ystad’dan ayrıldılar. Svedberg’le Wallander aynı arabada, Martinson da başka bir arabada gidiyorlardı. Otoyolun kuzey çıkışına geldiklerinde Wallander sireni açtı.
Svedberg şaşkınlıkla baktı.
“Trafik yok ki,” dedi.
“Olsun,” diye karşılık verdi Wallander.
Çöplüğe giden köşede durdular, yüzü kireç gibi olmuş Peter Hansson’u arabaya alarak kuyunun bulunduğu eve doğru gittiler.
“Ben yapmadım,” dedi Peter Hansson defalarca.
“Neyi sen yapmadın?” diye sordu Wallander.
“Onu ben öldürmedim,” dedi.
“Peki, orada ne arıyordun?” diye sordu Wallander.
“Ben yalnızca su tulumbasını çalacaktım.”
Wallander ile Svedberg bakıştılar.
“Dün gece Morell telefon edip dört tulumba istedi,” diye mırıldandı Hansson. “Ama onu ben öldürmedim.”
Wallander adamın söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordu. Birden Svedberg’in jetonu düştü ve durumu açıklamaya koyuldu. “Ben galiba ne demek istediğini anladım,” dedi. “Malmö de herkesin tanıdığı Morell adında bir sahtekâr var. Bizim çocuklar onu bir türlü iş üstünde yakalayamadılar.”
“Peki ama neden tulumba?” diye sordu Wallander.
“Antika değerleri var da onun için,” diye cevap verdi Svedberg.
Arabayı terk edilmiş evin bahçesinde durdurdu Wallander. Havanın tatilde iyi olacağı görülüyordu. Gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu. Rüzgâr da durmuştu. Saat henüz dokuz olmasına karşın sıcaklık yirmi dereceyi bulmuş olmalıydı.
Kuyuya ve yanı başında duran kırık tulumbaya baktı. Sonra da derin bir soluk alarak kuyuya yaklaşıp içine baktı.
Martinson’la Svedberg, Peter Hansson’la birlikte bir kenarda durmuş bekliyorlardı.
Wallander cesedin Louise Åkerblom’a ait olduğunu hemen anladı. Cesedin yüzünde donup kalmış bir gülümseme vardı. Birden kendini çok kötü hissetti. Midesi bulanmaya başlamıştı. Kuyudan hızla uzaklaştı ve yere çömeldi.
Martinson ve Svedberg kuyuya yaklaştılar. Aşağı bakar bakmaz da dehşetle geri çekildiler.
“Lanet olsun,” dedi Martinson.
Wallander yutkundu ve derin soluklar almaya çalıştı. Louise Åkerblom’un kızlarını düşündü. Ve Robert Åkerblom’u. Genç kadının öldürülüp bir kuyuya atıldığını öğrendiklerinde mutlak güce sahip Tanrı’ya yine eskisi gibi inanıp inanmayacaklarını merak etti.
Yerinde doğrularak yeniden kuyuya yaklaştı.
“Bu o,” dedi. “Hiç kuşkum yok.”
Martinson arabasına koşup Björk’ü arayarak tam teçhizatlı acil yardım ekibinin derhâl gönderilmesini istedi. Louise Åkerblom’un cesedinin kuyunun dibinden çıkarılması için itfaiye gerekiyordu. Wallander kırık dökük verandada Peter Hansson’la oturdu, anlattıklarını dinledi. Ara sıra soru sordu ve Peter Hansson bu soruları yanıtladığında da başını onaylarcasına salladı. Hansson’un yalan söylemediğinden emindi. Aslında polisin, Peter Hansson’a eski tulumbaları çalmak için o sabah işe koyulmasına teşekkür etmesi gerekiyordu. Eğer işe koyulmasaydı Louise Åkerblom’un cesedini bulmaları çok daha uzun sürebilirdi.
Wallander, Peter Hansson’la konuşması bittiğinde Svedberg’e, “Adresini al,” dedi. “Sonra da gitmesine izin ver. Ama Morell de aynı şeyleri söylerse tabii.”
Svedberg başını evet dercesine salladı.
“Nöbetçi savcı kim?” diye sordu Wallander.
“Björk galiba Per Åkeson’un olduğunu söylemişti,” diye yanıtladı Svedberg.
“Onu ara,” dedi Wallander. “Kadınının cesedini bulduğumuzu söyle. Bugün öğleden sonra raporumu yazıp ona göndereceğim.”
“Stig Gustafson konusunda ne yapacağız?” diye sordu Svedberg.
“Şimdilik onu sen tek başına aramak zorundasın,” dedi Wallander. “Cesedi kuyudan çıkardığımızda ve ilk inceleme yapıldığında Martinson’un burada olmasını istiyorum.”
“İyi ki bu işlem sırasında burada olmayacağım,” dedi Svedberg.
Sonra da polis araçlarından birine binerek oradan uzaklaştı.
Wallander kuyuya yeniden yaklaşmadan önce birkaç kez derin derin soluk aldı. Robert Åkerblom’a karısını nerede bulduklarını söylediğinde yalnız olmak istemiyordu.
Louise Åkerblom’un cesedinin kuyudan çıkarılması iki saat sürdü. Bu işlemi de iki gün önce gölde arabayı çıkaran iki genç itfaiyeci gerçekleştiriyordu. Cesedi kuyudan çıkardıktan sonra kuyunun hemen yanında kurdukları çadıra götürdüler. Ceset kuyudan çıkarılırken Wallander genç kadının nasıl öldürüldüğünü fark etti. Alnından vurulmuştu. Bir kez daha bu araştırmada hiçbir şeyin açık seçik olmadığını düşündü. Eğer genç kadının katili gerçekten de Stig Gustafson’sa, onu hâlâ bulamamışlardı. Ama neden kadını alnından vurmuştu? Bu işte eksik olan bir şeyler vardı.
Martinson’a ne düşündüğünü sordu.
“Alnına sıkılmış bir kurşun,” dedi Martinson. “Kontrolsüz öfke ve mutsuz bir aşkın eseriymiş gibi gelmedi bana. Bana kalırsa bu, soğukkanlılıkla işlenmiş bir cinayet.”
“Ben de aynı şeyi düşünüyorum,” dedi Wallander.
İtfaiyeciler kuyunun suyunu boşalttılar. Sonra da yeniden aşağıya inip Louise Åkerblom’un cüzdanını, evrak çantasını ve ayakkabılarından birini aldılar. Diğer teki hâlâ ayağındaydı. Su plastik havuza boşaltılıp incelendi ama Martinson suda ilginç bir şey bulamadı.
İtfaiye erleri bir kez daha kuyuya indiler. Projektörler içeriyi aydınlatıyordu ama kuyuda bir kedi iskeletinden başka bir şey bulamadılar.
Çadırdan çıkan doktorun yüzü kireç gibiydi.
“Korkunç,” dedi Wallander’e.
“Evet,” diye onayladı Wallander. “En önemli şeyi, yani kadının tabancayla öldürüldüğünü öğrendik. Malmö’deki patalogların derhâl iki şeyi öğrenmelerini istiyorum: birincisi kurşun, ikincisi de kadının öldürülmeden önce dövülüp dövülmediğinin ya da bir odada kapalı kalıp kalmadığının anlaşılmasını sağlayacak yaraların olup olmadığı. Bulabilecekleri her şeyi öğrenmek istiyorum. Ayrıca cinsel tacize uğrayıp uğramadığı da çok önemli.”
“Kurşun hâlâ kafasında,” dedi doktor. “Çıkış deliğini bulamadım.”
“Bir şey daha var,” dedi Wallander. “El ve ayak bileklerinin incelenmesini istiyorum. Kelepçe takılıp takılmadığını bilmek istiyorum.”
“Kelepçe mi?”
“Evet,” dedi Wallander. “Kelepçe.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
