Читать книгу «Beyaz Aslan» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

Ceset kuyudan çıkarılırken Björk bir kenarda durmuş onları izliyordu. Ceset sedyeyle ambulansa konarak adli tıbba gönderildikten sonra Wallander’in yanına yaklaştı.

“Kocasına haber vermek zorundayız,” dedi.

Zorundayız, diye geçirdi içinden Wallander. Yani, zorundasın demek istiyorsun.

“Papaz Tureson’la birlikte giderim,” dedi.

“Bütün akrabalarını haberdar etmesinin ne kadar zaman alacağını öğrenmeye çalış,” dedi Björk. “Bunu uzun bir süre gizli tutabileceğimizi sanmıyorum. Ayrıca, o hırsızı nasıl olup da serbest bıraktığınızı anlayamadım doğrusu. Akşam gazetelerinden birine gidip bu durumu anlatabilir.”

Wallander, Björk’ün azarlayıcı ses tonuna sinirlenmişti. Ama öte yandan da, böylesi bir tehlikenin söz konusu olduğunu kabul ediyordu.

“Evet,” dedi. “Aptallık ettim. Hatalıyım.”

“Adamın gitmesine Svedberg’in izin verdiğini sanıyordum,” dedi Björk.

“Svedberg izin verdi,” dedi Wallander. “Ama sorumlu ben olduğuma göre, benim hatam sayılır.”

“Bu şekilde konuştuğum için lütfen bana kızma,” dedi Björk.

Wallander omuz silkti.

“Bunu Louise Åkerblom’a, kızlarına ve kocasına kim yaptıysa, tüm kızgınlığım ona,” dedi.

Evi kordon altına aldılar, araştırma sürdü. Wallander arabasına giderek Papaz Tureson’u aradı. Tureson telefona hemen yanıt verdi. Wallander ona olanları anlattı. Papaz Tureson karşılık vermeden önce bir süre sustu. Sonra da Wallander’i kilisenin önünde bekleyeceğine söz verdi.

“Kendini kaybeder mi?” diye sordu Wallander.

“Tanrı’ya inanır,” diye karşılık verdi Papaz Tureson.

Göreceğiz bakalım, diye geçirdi içinden Wallander. Tanrı’ya inanmanın yeterli olup olmadığını göreceğiz.

Ama Papaz Tureson’a düşündüklerini söylemedi.

* * *

Papaz Tureson başı eğik, kilisenin önünde bekliyordu.

Wallander kasabaya giderken yolda düşüncelerini toplamakta zorlandı. Bildiği en ağır şey, aniden ölen birinin yakınlarını haberdar etmekti. Söz konusu kişinin kazada ölmesinin, intihar etmesinin ya da korkunç bir cinayete kurban gitmesinin bir önemi yoktu. Sözcükler ne denli özenle ve düşünceli bir tavırla seçilirse seçilsin yine de acımasız olurdu. Bu korkunç trajedinin habercisi olduğunu fark etti. Hem arkadaşı hem de meslektaşı olan Rydberg’in, ölümünden birkaç ay önce söyledikleri aklına geldi. “Bir polis için birinin ölümünü haber vermenin uygun bir yolu asla yoktur. Bu yüzden de bu işi bizzat kendimiz yapmalıyız, başkasına vermemeliyiz. Bizler başkalarına oranla görülmemesi gereken hemen her şeyi gördüğümüzden büyük olasılıkla bu görevi başkalarından daha iyi yerine getirebiliriz.”

Kasabaya yaklaşırken bir şeylerin doğru olmadığı, anlaşılmaz bir boyuta yöneldiği duygusuna kapıldı; içinden bir ses tüm araştırmanın yanlış yolda olduğunu ve er ya da geç bunun bir açıklamasının ortaya çıkacağını söylüyordu. Martinson’la Svedberg’e de bu şekilde hissedip hissetmediklerini soracaktı. Kesik parmakla Louise Åkerblom’un kayboluşu ve sonra da öldürülüşü arasında bir bağlantı var mıydı? Yoksa bunlar rastlantı mıydı sadece?

Birden bir başka olasılık yani birinin bu karışıklığı kasıtlı olarak yaratabileceği aklına geldi.

Ama neden bu cinayet işlendi, diye sordu kendi kendine. Şu âna dek elimizdeki somut tek sebep karşılıksız aşk. Tamam ama, bu, cinayet nedeni olabilir miydi? Katilin soğukkanlılıkla arabayı gölün altına ve kadının cesedini de kuyunun dibine atmasına neden olabilir miydi aşk?

Kim bilir, belki de; daha tek bir delil bile bulamadık, diye düşündü. Ya Stig Gustafson izlenmeye değer biri değilse, o zaman ne yapacağız?

Birden aklına kelepçeler geldi. Louise Åkerblom’un sürekli gülümsemesini hatırladı. Bu mutlu aile artık paramparça olmuştu. Paramparça olan sadece imajları mıydı? Yoksa gerçekten mi paramparça olmuştu bu mutlu aile? Papaz Tureson arabaya bindi. Gözleri yaşlıydı. Wallander birden boğazına bir yumru tıkandığını hissetti.

“Louise Åkerblom öldü,” dedi Wallander. “Cesedini Ystad’ın dışındaki boş bir evde bulduk. Bu konuda şimdilik daha fazla bir şey söyleyemem.”

“Nasıl ölmüş?”

Wallander yanıt vermeden bir süre düşündü.

“Vurulmuş,” dedi.

“Bu cinayeti kimin işlediğini öğrenmek istemem dışında bir sorum daha var,” dedi Papaz Tureson. “Ölmeden önce çok acı çekmiş mi?”

“Bunu henüz bilmiyorum,” diye cevap verdi Wallander. “Ama acı çektiğini bilsem bile kocasına hiçbir şey hissetmeden, hemen öldüğünü söyleyeceğim.”

Evin önünde durdular. Metodist kilisesinin önünde papazla buluşmaya giderken Wallander merkeze uğrayıp kendi arabasını almıştı. Åkerblom’ların evine polis aracıyla gitmek istememişti.

Robert Åkerblom kapıyı hemen açtı. Bizi görmüş olmalı, diye geçirdi içinden Wallander. Gerçekten de sokakta duran her arabayı görmek için hemen en yakındaki pencereye koşuyordu son zamanlarda Robert Åkerblom.

Konuklarını oturma odasına aldı. Wallander çocukların evde olup olmadıklarını anlamak istercesine kulak kabarttı. Ama evde olmadıkları anlaşılıyordu.

“Karınızın öldüğünü söylemek zorundayım,” diye söze başladı Wallander. “Kasabanın dışında terk edilmiş bir evde bulduk onu. Öldürülmüş.”

Robert Åkerblom ifadesiz bir yüzle ona baktı. Başka şeyler söylemesini bekler gibiydi.

“Çok üzgünüm,” diye devam etti Wallander. “Ama bunu size söylemek zorundaydım. Cesedi teşhis etmeniz gerekecek. Bugün yapılması şart değil. Papaz Tureson da bunu yapabilir.”

Åkerblom ifadesizce bakmaya devam etti.

Wallander dikkatli bir sesle, “Kızlarınız evde mi?” diye sordu. “Bu durum onlar için çok zor olacak.”

Yardım etmesini beklercesine Papaz Tureson’a döndü.

“Elimizden geleni yapacağız,” dedi Tureson.

Robert Åkerblom birden, “Haber verdiğiniz için teşekkür ederim,” dedi. “Tüm bu belirsizliklere dayanmak çok güçtü.”

“Olayların bu şekilde gelişmesine çok üzüldüm,” dedi Wallander. “Hepimiz karınızın kaybolmasının basit bir açıklaması olmasını ümit ediyorduk.”

“Kim öldürdü?” diye sordu Åkerblom.

“Bilmiyoruz,” diye yanıtladı Wallander. “Ama inanın, öğrenmeden asla peşini bırakmayacağız.”

“Öğrenemeyeceksiniz,” dedi Robert Åkerblom.

Wallander şaşkınlıkla baktı.

“Neden böyle düşünüyorsunuz?”

“Kimse Louise’i öldürmek istememiştir de ondan,” dedi Åkerblom. “Onun için de suçluyu bulmanız olanaksız!”

Wallander ne diyeceğini kestiremedi. Robert Åkerblom en büyük soruna parmak basmıştı.

Birkaç dakika sonra ayağa kalktı. Papaz Tureson da onunla birlikte hole gitti.

“Birkaç saat içinde tüm yakın akrabalarıyla bağlantı kurmanızı istiyorum,” dedi Wallander. “Onları bulamazsanız bana haber verin. Bu sırrı sonsuza dek saklayamayız.”

“Anlıyorum,” diyerek başını salladı Tureson.

Sonra da sesini alçalttı. “Stig Gustafson’u buldunuz mu?”

“Hayır, arıyoruz,” dedi Wallander. “Yine de katilin o olduğundan emin değiliz.”

“Başkası olabilir mi?”

“Olabilir,” diye cevap verdi Wallander. “Ama ne yazık ki bu sorunuzu yanıtlayamam.”

“Teknik nedenlerden ötürü mü?”

“Evet.”

Wallander, Tureson’un bir soru daha sormak istediğini görüyordu. “Evet,” dedi. “Sorun.”

Papaz Tureson, Wallander’in bile güçlükle duyabileceği kadar alçalttı sesini. “Tecavüze uğramış mı?”

“Henüz bunu da bilmiyoruz,” dedi Wallander. “Ama elbette bu da olanak dışı bir şey değil.”

Wallander, Åkerblom’ların evinden ayrıldığında içinde açlık ve tedirginlik karışımı garip bir eziklik hissetti. Österleden karayolunun üstündeki hamburgercide durarak bir şeyler yemek için kendini zorladı. En son ne zaman yemek yediğini hatırlamıyordu bile. Sonra da hiç zaman kaybetmeden merkeze geri döndü. Kapıda kendisini karşılayan Svedberg, Björk’ün basın toplantısı yapmak zorunda kaldığını haber verdi. Wallander ’in Louise Åkerblom’un kocasına acı haberi verdiğini bildiğinden ve onu rahatsız etmek istemediğinden Martinson’dan kendisine yardım etmesini istemişti.

“Haberi kimin sızdırdığını tahmin edebilir misin?” diye sordu.

“Evet,” diye yanıtladı Wallander. “Peter Hansson?”

“Hayır! Bir kez daha dene.”

“Bizden biri mi?”

“Bu kez değil. Morell’miş. Eğer sızdırırsa akşam gazetelerinden para alabileceğini fark edince haber vermiş. Gerçek bir baş belası o adam. Malmö’deki çocukların hiç olmazsa artık onu izleyebilecek bir nedenleri var şimdi. Tulumba çalması için birini görevlendirmek bir suçtur.”

“Bir süreliğine gözaltına alınır, o kadar,” dedi Wallander.

Kantine giderek birer fincan kahve aldılar.

“Haberi Robert Åkerblom nasıl karşıladı?” diye sordu Svedberg.

“Bilmem ki,” diye cevap verdi Wallander. “İnsana yaşamının yarısı elinden alınmış gibi gelir, herhâlde. Kimse böylesi bir şeyi yaşamadıkça nasıl bir duygu olduğunu bilemez. Ben tahmin bile edemiyorum. Basın toplantısı biter bitmez toplantı yapmamız gerektiğini düşünüyorum. O vakte kadar da odamda olup çalışacağım.”

“Cuma günü Louise Åkerblom’u Stig Gustafson’la birlikte gören birileri vardır belki,” dedi Svedberg. “Elimizdeki ipuçlarını yeniden gözden geçirmek istiyorum.”

“Tamam,” dedi Wallander. “Adam hakkında bildiklerini toplantıda en ince ayrıntısına dek dinlemek istiyorum.”

Basın toplantısı bir buçuk saat sonra bitti. O vakte kadar Wallander düşüncelerini farklı başlıklar altında toplamış ve araştırmanın bundan sonra nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin bir plan çizmişti.

Björk ile Martinson, Björk’ün odasındaki toplantıya geldiklerinde çok yorgundular.

“Şimdi senin nasıl hissettiğini çok daha iyi anlıyorum,” dedi Martinson, bir sandalyeye çökercesine otururken. “Gazetecilerin sormadığı kadının iç çamaşırının rengi kaldı.”

Wallander hemen tepkisini gösterdi. “Zaten bu toplantıya hiç gerek yoktu,” dedi.

Martinson özür dilercesine kollarını iki yana açtı.

“Sana olanları kısaca anlatacağım,” dedi Wallander. “Olayın nasıl başladığını hepimiz biliyoruz, onun için biraz kısa geçeceğim. Her neyse, Louise Åkerblom’u buldum. Öldürülmüş, alnından vurulmuş. Benim tahminim, kadına yakından ateş edildiği doğrultusunda. Bu, daha sonra kesinlik kazanacak. Cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığını bilmiyoruz. İşkence yapılıp yapılmadığını, bir odaya hapsedilip edilmediğini de. Nerede, ne zaman öldürüldüğünü de bilmiyoruz. Ama kuyuya öldükten sonra atıldığını biliyoruz. Arabasını da bulduk. Hastanenin bir an önce otopsi raporunu göndermesi çok önemli. Hiç olmazsa tecavüze uğrayıp uğramadığını öğrenmiş oluruz. Böylece bu konudaki sabıkalıları araştırmaya başlarız.”

Wallander sözlerine devam etmeden önce uzanıp kahvesinden bir yudum aldı.

“Katile gelince, şimdilik elimizde yalnızca bir aday var,” diye sürdürdü konuşmasını. “Uzunca bir zamandan beri genç kadının peşine düşen, ona umutsuzca âşık olan mühendis Stig Gustafson. Henüz onu bulamadık. Svedberg, sen bu konuda bazı şeyler öğrendin. Bize ayrıca elimizdeki ipuçlarına ilişkin bilgi de verebilirsin. Bu araştırmadaki diğer bilgiler kesik parmakla bir evin havaya uçurulması. Nyberg küllerin arasında gelişmiş bir telsiz cihazının bazı parçalarıyla, daha çok Güney Afrika’da kullanılan bir tabancanın kabzasını buldu. Bir bağlamda kesik parmakla tabanca arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ama bunun da araştırmamıza bir yararı olacağını sanmıyorum. İki olayın birbiriyle ilişkisi olup olmadığını da hâlâ bilmiyoruz.”

Wallander sözlerini tamamlamıştı, önündeki kâğıt yığınını karıştıran Svedberg’e baktı. “İpuçlarıyla başlayacağım,” dedi. “Polise Yardım Etmek İsteyen İnsanlar başlıklı bir kitap yazmayı düşünüyorum bugünlerde. Bu kitap sayesinde çok zengin olabilirim. Her zamanki gibi elimizde karmaşık duygular, hayaller, itiraflar, teşekkürler ve küfürler var. Şimdilik ilginç olan tek bir şeye rastladık. O da Rydsgård arazisinin bekçisi cuma günü öğleden sonra Louise Åkerblom’u gördüğünden emin. Verdiği zaman da elimizdekilere uyuyor. Böylelikle kadının hangi yoldan gittiğini artık biliyoruz. Bunun dışında elimizde fazla bir şey yok. En iyi ipuçlarının bir ya da iki gün sonra geldiğini artık hepimiz biliyoruz. Bu ipuçları polisi arama konusunda önce kararsız olan duyarlı kişilerden gelir. Stig Gustafson’un ise nereye taşındığını hâlâ bulamadık. Ama Malmö’de bekâr bir kadın akrabası olduğunu öğrendik. Ne yazık ki kadının ilk adını bilmiyoruz. Malmö telefon rehberi Gustafson’larla dolu. Yüzlerce Gustafson var. Kadını bulmak için listeyi paylaşmak zorundayız. Söyleyeceklerim bu kadar.”

Wallander bir süre konuşmadı. Björk devam etmesini beklercesine ona baktı. “Neler yapabileceğimizin üstünde yoğunlaşalım,” dedi Wallander sonunda. “Öncelikle Stig Gustafson’u bulmak zorundayız. Eğer onunla aramızdaki tek bağ Malmö’deki akrabasıysa o zaman biz de o akrabayı bulmak zorundayız. Bu merkezde telefon edebilecek herkesin bize yardım etmesi gerekiyor. Hastaneyle görüşür görüşmez ben de telefon etmeye başlayacağım.” Başını çevirip Björk’e baktı. “Bu akşam çalışmak zorundayız,” dedi. “Bu gerekli.”

Björk onaylarcasına başını salladı. “Peki,” dedi. “Önemli bir şey bulursanız bana da haber verin, buralarda olacağım.”

Svedberg, Stig Gustafson’un Malmö’deki akrabasını arama hazırlıklarına başlarken Wallander de kendi odasına gitti. Hastaneyi aramadan önce babasına telefon etti. Telefon uzun zaman sonra açıldı. Babasının stüdyosunda resim yaptığını düşündü. Yaşlı adamın sesini duyar duymaz canının bir şeye sıkıldığını anladı.

“Selam! Benim,” dedi.

“Benim de kim?” diye sordu babası.

“Kim olduğumu gayet iyi biliyorsun,” diye karşılık verdi Wallander.

“Sesini unutmuşum,” dedi babası.

Wallander dişlerini gıcırdattı ve telefonu kapatmamak için kendini güç tuttu. “Bugünlerde işler çok yoğun,” dedi. “Az önce bir kuyunun dibinde cinayete kurban gitmiş bir kadın cesedi buldum. O yüzden seni görmeye gelemeyeceğim. Umarım beni anlayışla karşılarsın.”

“Anlıyorum,” dedi. “Tatsız bir işe benziyor.” Babasının samimi bir sesle konuşmasını şaşkınlıkla dinledi.

“Öyle,” diye yanıtladı Wallander. “Sana iyi bir akşam geçirmeni dilerim. Yarın gelmeye çalışacağım.”

“Tabii zamanın olursa,” dedi babası. “Kapatıyorum. Daha fazla konuşamayacağım.”

“Neden?”

“Birini bekliyorum.”

Babası telefonu kapadı. Wallander elindeki ahizeye şaşkın gözlerle baktı.

Biri gelecek ha, diye geçirdi içinden. Çalışmadığı akşamlarda Gertrud Anderson babamı görmeye mi gidiyor acaba? Başını şaşkınlıkla iki yana salladı. Bir an önce zaman yaratıp onu görmeye gitmeliyim, diye geçirdi içinden. O kadınla evlenecek olursa hayatı kayacak.

Yerinden kalkarak Svedberg’in yanına gitti. Bir dizi isim ve telefon numarasını alarak odasına geri döndü, listedeki ilk numarayı çevirdi. Birden nöbetçi savcıyı araması gerektiğini hatırladı.

Saat dört olduğunda hâlâ Stig Gustafson’un akrabasına ulaşamamışlardı. Saat dört buçukta Wallander, savcı Per Åkeson’u evinden aradı. O âna dek olanları anlattı ve artık Stig Gustafson’un peşinde olduklarını söyledi. Savcı karşı çıkmadı. Wallander’e herhangi bir şey bulduklarında kendisine haber vermesini söyledi.

Beşe çeyrek kala, Wallander, Svedberg’ten üçüncü isim listesini aldı. Şansı yaver gitmiyordu. Walpurgis Gecesi’nde bu tür şeylerle uğraştığı için içinden küfretti. Oysa herkes dışarıda eğleniyordu. Birçok kişi de tatile gitmişti.

Aradığı ilk iki numara cevap vermedi. Üçüncü telefonu açan yaşlıca bir kadınsa ailesinde Stig adında kimsenin olmadığından emindi.

Wallander pencereyi açtı, baş ağrısının başlamak üzere olduğunu hissediyordu. Masasına geri dönerek listedeki dördüncü numarayı çevirdi. Bir süre çaldı, Wallander tam telefonu kapatmak üzereyken açıldı. Sesin genç bir kadına ait olduğunu fark etti. Kendisini tanıtarak arama nedenini söyledi.

Adının Monica olduğunu söyleyeyen genç kadın, “Üvey kardeşimin adı Stig ve deniz mühendisi. Başına bir şey mi geldi?”

Wallander tüm yorgunluğunun ve bıkkınlığının birden yok olduğunu hissetti. “Hayır,” dedi. “Ama en kısa zamanda onunla görüşmek istediğim bir konu var. Nerede oturduğunu biliyor musunuz?”

“Elbette biliyorum,” dedi. “Lomma’da. Ama şu anda evde değil.”

“Nerede peki?”

“Las Palmas’ta. Yarın dönecek. Sabah saat onda Kopenhag’da olacak. Galiba Spies turlarından biriyle gitmişti.”

“Harika,” dedi Wallander. “Kardeşinizin adresini ve telefon numarasını verirseniz çok minnettar olurum.”

Monica ona kardeşinin adresiyle telefon numarasını verdi, Wallander rahatsız ettiği için özür diledikten sonra telefonu kapattı. Sonra da koşar adım odasından çıkarak Martinson’u alıp Svedberg’in odasına gitti. Kimse Björk’ün nerede olduğunu bilmiyordu.

“Malmö’ye biz gidelim,” dedi Wallander. “Oradaki meslektaşlarımız bize yardımcı olur. Feribotla ülkeye giren herkesin pasaportunun denetlenmesini istiyorum. Bunu Björk ayarlar.”

“Kardeşinin ne zamandan beri ülke dışında olduğunu söyledi mi?” diye sordu Martinson. “Eğer bir haftalık bir tatile çıkmışsa bu da geçen cumartesiden beri burada olmadığı anlamına gelir.”

Bakıştılar. Martinson’un belirttiği görüşün ne denli önemli olduğu açıkça ortadaydı.

“Eve gitsen iyi olacak,” dedi Wallander. “Hiç olmazsa yarına kadar bazılarımız bir güzel uyku çeksin. Sabah saat sekizde burada buluşalım. Sonra da Malmö’ye doğru yola çıkarız.”

Martinson’la Svedberg evlerine gittiler. Wallander de Malmö’deki meslektaşını arayacağının ve her şeyin isteği doğrultusunda olmasını sağlayacağının sözünü veren Björk’le konuştu.

Altıyı çeyrek geçe Wallander hastaneyi aradı. Doktorun yanıtları pek kesin değildi. “Cesette belirgin yara izleri yok,” dedi doktor. “Çürük ya da kırık yok. Cinsel saldırıya uğradığına ilişkin bir belirti de yok. Bunu biraz daha araştıracağım. El ve ayak bileklerinde de morluk yok.”

“Teşekkür ederim,” dedi Wallander. “Yarın görüşürüz.”

Kåseberga’ya gitti, tepenin üstünde bir süre oturarak aşağıda uzanan denizi seyretti. Dokuzu biraz geçe de yerinden kalkarak evine gitmek üzere arabasına bindi.

1
...
...
15