Читать книгу «Beyaz Aslan» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

7

Gün ağarırken Kurt Wallander bir rüya gördü. Ellerinden biri siyah olmuştu. Eline siyah bir eldiven giymemişti. Afrikalı bir siyahinin eli gibi derisi simsiyahtı.

Wallander rüyasında dehşet ve mutluluk arasında bocalıyordu. İki yıl önce ölen eski meslektaşı Rydberg bu kapkara ele şaşkınlıkla bakıyordu. Wallander’e neden yalnızca bir elinin siyah olduğunu soruyordu.

“Yarın bir şeyler olacak,” diye karşılık verdi Wallander rüyasında.

Uyandığında gördüğü rüyayı hatırlayıp Rydberg’e neden böylesi bir yanıt verdiğini düşündü. Ne demek istemişti acaba?

Sonra da yataktan kalkarak pencereden dışarı baktı. Saat sabahın altısıydı. Bu yıl Skåne’de mayısın ilk günü bulutsuz ve güneşliydi ama rüzgâr olanca hızıyla esiyordu.

Yalnızca iki saat uyumasına karşın kendisini hiç de yorgun hissetmiyordu. Louise Åkerblom’un büyük bir olasılıkla öldürüldüğü cuma günü öğleden sonra Stig Gustafson’un cinayetin işlendiği yerde mi yoksa üvey kız kardeşinin söylediği gibi Las Palmas’ta mı olduğunu bu sabah öğreneceklerdi.

Ancak cinayeti bu sabah çözersek bu çok basit bir cinayet olur, diye geçirdi içinden. İlk birkaç gün yapacak bir şeyimiz yoktu. Sonra her şey birdenbire hızlandı. Cinayet araştırmaları günlük, sıradan işlere hiç benzemez. Onun kendi dünyası, kendi enerjisi vardır. Cinayet araştırmalarının saati ya durur ya da son derece hızlı işler. Bunu önceden kimse kestiremez.

Saat tam sekizde toplantı odasında buluştular ve Wallander hemen konuya girdi. “Danimarka polisinin işine karışmamıza gerek yok,” diye söze başladı. “Stig Gustafson’un üvey kız kardeşinin söylediği eğer doğruysa Stig saat onda Kopenhag’a gelecek. Svedberg, bunu kontrol et. Kopenhag’a geldikten sonra Malmö’ye gitmesi için üç seçeneği var. Limhamn’a feribotla, deniz otobüsüyle ya da SAS’ın hızlı teknelerinden biriyle gidecektir. Her üçünü de denetleyeceğiz.”

“Bu mühendis bence feribotla gidecektir,” dedi Martinson.

“Teknelerden sıkılmış olabilir,” diye görüşünü belirtti Wallander. “Her noktada iki adamımız olacak. Kendisine kibar davranılacak. Biraz dikkatli davranmanın bir zararı olmaz. Sonra onu buraya getireceğiz. Ve oturup onunla konuşmaya başlayacağım.”

“İki adam az değil mi?” dedi Björk. “Bir de polis arabasının hazırda beklemesi gerekmez mi?”

Wallander karşı çıkmadan kabul etti.

“Malmö’deki meslektaşlarımızla konuştum,” diye sürdürdü konuşmasını Björk. “İhtiyacımız olan tüm yardımı alacağız. Ortaya çıktığında pasaport polisinin size nasıl işaret vereceğini aranızda kararlaştırın.”

Wallander saatine baktı. “Eğer hepsi bu kadarsa yola koyulsak iyi olacak,” dedi Wallander. “Gecikmeden Malmö’de olmalıyız.”

“Uçak yirmi dört saate kadar rötar yapabilir,” dedi Svedberg. “Ben bunu kontrol edinceye kadar bekleyin.”

Svedberg on beş dakika sonra Las Palmas’tan gelecek olan uçağın Kastrup Havaalanı’na dokuzu yirmi geçe inmesinin beklendiğini öğrendi. “Uçak kalkmış, yolda,” dedi Svedberg. “Ve rüzgâr da arkadan esiyormuş.”

Hemen Malmö’ye gitmek üzere arabalarına bindiler, oradaki meslektaşlarıyla görüşerek iş bölümü yaptılar. Wallander kulağı delik bir polis olarak tanınan Engman’la birlikte hava yastıklı tekne terminaline gidecekti. Engman, Wallander’in uzun yıllar birlikte çalıştığı Näslund adlı polis memurunun yerine gelmişti. Näslund Gotland adasındandı ve adadaki polis teşkilatında işe başlamak için kadronun açılmasını beklerken Visby’de bir kadro boşalmış ve hemen orada işe başlamıştı. Wallander onu, özellikle de esprilerini özlemişti. Martinson’la başka bir polis Limhamn’da nöbet tutuyordu ve Svedberg de deniz otobüsleri terminalinde bekliyordu. Birbirleriyle telsizle bağlantı kuruyorlardı. Saat dokuz buçukta tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Wallander hem kendisi hem de terminaldeki meslektaşları için kahve aldırdı.

“Bu yakalayacağım ilk katil olacak,” dedi Engman.

“Onun katil olup olmadığını bilmiyoruz,” dedi Wallander. “Bu ülkede suçlu olduğun kanıtlanıncaya değin suçsuzsun, biliyorsun. Bunu asla unutma.”

Sesindeki eleştiri dolu ton hoşuna gitmemişti. Engman’ın gönlünü almak için olumlu bir şeyler söylemenin iyi olacağını düşündü ama aklına hiçbir şey gelmedi.

Saat on buçukta Svedberg’le meslektaşı deniz otobüsleri terminalinde sıradan bir gözaltı gerçekleştirdiler. Stig Gustafson kısa boylu, zayıf, saçları dökülmeye başlamış bir adamdı. Svedberg cinayetten söz etmiş, kelepçeleri takmış ve Ystad’a götürüleceğini söylemişti.

“Neden söz ettiğinizi anlamıyorum,” dedi Stig Gustafson. “Beni neden kelepçelediniz? Beni neden Ystad’a götürüyorsunuz? Ben kimi öldürmüşüm?”

Svedberg adamın gerçekten de şaşırdığını fark etti. Birden deniz mühendisi Gustafson’un masum olabileceği geldi aklına.

On ikiye on kala Wallander, Ystad polis merkezinde Gustafson’un karşısında oturuyordu. Savcı Per Åkeson’a da gözaltı haberi verilmişti. Sorgulamaya Stig Gustafson’a kahve içmek isteyip istemediğini sorarak başladı.

“Hayır,” dedi. “Evime gitmek istiyorum. Ve buraya neden getirildiğimi öğrenmek istiyorum.”

“Sizinle konuşmak istiyorum,” dedi Wallander. “Ve verdiğiniz yanıtlara göre eve gidip gitmemenize karar vereceğiz.”

En başından başladı. Gustafson’un kişisel bilgilerini yazdı, ikinci adının Emil olduğunu ve Landskrona’da doğduğunu öğrendi. Adam bir hayli tedirgin olmuştu, Wallander adamın saç diplerinin ter içinde kaldığını gördü. Fakat bunun bir anlama gelmediğini biliyordu. Polis fobisi, yılan fobisi kadar gerçekti.

Sonra da gerçek sorgulama başladı. Wallander adamın nasıl bir tepki göstereceğini görmek için hemen konuya girdi.

“Çok korkunç bir cinayet hakkında bilgi vermek için buraya getirildin,” dedi. “Louise Åkerblom cinayeti.”

Wallander adamın kaskatı kesildiğini gördü. Cesedin acaba bu kadar çabuk bulunmasına mı şaştı, diye geçirdi içinden Wallander. Yoksa gerçekten bir şok mu yaşıyordu?

“Louise Åkerblom geçen cuma günü kayboldu,” diye sürdürdü konuşmasını. “Cesedi birkaç gün önce bulundu. Büyük bir olasılıkla cuma günü akşama doğru öldürüldü. Bu konuda ne söyleyeceksin?”

“Benim tanıdığım Louise Åkerblom’dan mı söz ediyorsunuz?” diye sordu Gustafson.

Wallander adamın korktuğunu fark etti. “Evet,” dedi. “Metodist kilisesinden tanıdığın Louise Åkerblom’dan söz ediyoruz.”

“Öldürüldü mü?”

“Evet.”

“Bu çok korkunç!”

Wallander birden midesinde bir sancı hissetti, ortada yanlış bir şeyler vardı. Stif Gustafson’un şaşkınlığı tamamen gerçek görünüyordu. Wallander deneyimlerinden en korkunç cinayetleri işleyen katillerin oldukça inandırıcı bir şekilde masum rolünü oynadıklarını çok iyi bilirdi. Ama yine de midesindeki o garip sancıyı hissediyordu. Yoksa en başından beri izledikleri yol yanlış mıydı?

“Geçen cuma günü ne yaptığını öğrenmek istiyorum,” dedi Wallander. “Anlatmaya öğleden sonradan başla.”

Aldığı cevap Wallander’i çok şaşırttı.

“Emniyet müdürlüğündeydim,” dedi Gustafson.

“Emniyette mi?”

“Evet. Malmö Emniyet Müdürlüğü’nde. Ertesi gün Las Palmas’a uçacaktım ve birden pasaportumun süresinin dolmuş olduğunu fark ettim. Malmö’deki pasaport dairesinde yeni pasaportumu alıyordum. Oraya gittiğimde çalışma saati sona ermişti ama memurların hepsi çok kibar insanlardı. Bana yardımcı oldular. Yeni pasaportumu saat dörtte aldım.”

Wallander o anda yüreğinin derinliklerinden Stig Gustafson’un masum olduğunu hissetti. Buna karşın yine de onu serbest bırakmak istemiyordu. Bu cinayeti mümkün olabilecek en kısa zamanda çözme niyetindeydi. Hem zaten sorgulamayı duygularıyla yapması görevini yerine getirmemek anlamına gelirdi.

“Arabamı tren istasyonuna park etmiştim,” diye ekledi Gustafson. “Sonra da bir bira içmek için bara gittim.”

“Geçen cuma günü öğleden sonra saat dört civarında barda olduğunu kanıtlayacak biri var mı?” diye sordu Wallander.

Stig Gustafson bir an düşündü. “Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Barda tek başıma oturdum. Belki de barmenlerden biri beni hatırlar. Öyle çok sık bara gitmem ben. Yani düzenli bir müşteri değilim.”

“Barda ne kadar kaldın?” diye sordu Wallander.

“Bir saat galiba. Fazla değil.”

“Beş buçuğa kadar? Öyle mi?”

“Sanırım. Kapandıktan sonra tekele gitmeyi düşünmüştüm.”

“Hangisine?”

“NK mağazasının arkasındakine. Caddenin adını bilmiyorum.”

“Oraya gittin öyle mi?”

“Birkaç şişe bira almak için gittim, evet.”

“Orada olduğunu kanıtlayacak biri var mı?”

Stig Gustafson başını iki yana salladı. “Bana biraları satan adam kızıl sakallı biriydi,” dedi. “Belki dükkânın fişi hâlâ yanımdadır. Fişlerde tarih de vardır, değil mi?”

Wallander başını evet dercesine sallayarak, “Devam et,” dedi.

“Sonra da gidip arabama bindim,” diye anlatmayı sürdürdü Stig Gustafson. “Jägersro’nun dışındaki indirimli satış yapan B&W mağazasına valiz almaya gittim.”

“Oraya gittiğini kanıtlayacak biri var mı?”

“Valiz almadım,” dedi Stig Gustafson. “Çok pahalıydı. Eskisiyle idare etmeye karar verdim. Buna üzülmüştüm.”

“Sonra ne yaptın?”

“McDonald’s’a girip bir hamburger yedim. Çalışanlar çok gençti. Onların bir şey hatırlayacaklarını sanmıyorum.”

“Gençlerin bellekleri bizden çok daha iyidir,” dedi Wallander birkaç yıl önce bir araştırmada kendisine çok yardımcı olan genç banka memurunu hatırlayarak.

Stig Gustafson birden heyecanla, “Bir şey hatırladım,” dedi. “Bardayken bir şey olmuştu.”

“Anlat.”

“Tuvalete gitmiştim. Orada birkaç dakika kadar bir adamla konuştum. Ellerini kurulamak için kâğıt havlu olmadığından şikâyet ediyordu. Biraz çakırkeyifti. Fazla değil. Adının Forsgård olduğunu, Höör’de çiçekçi dükkânı işlettiğini söylemişti.”

Wallander gerekli notu aldı. “Onu bulup konuşuruz,” dedi. “Jägersro’daki McDonald’s’tayken saat altı buçuk olmuş muydu?”

“Olabilir,” dedi Stig Gustafson.

“Sonra ne yaptın?”

“İskambil oynamak için Nisse’nin evine gittim.”

“Nisse de kim?”

“Yıllarca denizlerde yelken açtığım eski bir marangoz. Adı Nisse Strömgren. Förening Caddesi’nde oturuyor. Ara sıra bir araya gelip iskambil oynarız. Orta Doğu’da öğrendiğimiz bir oyunu oynarız. Oldukça karışık bir oyun ama öğrendikten sonra eğlenceli oluyor. Oyunu kazanman için valeleri toplaman gerekiyor.”

“Orada ne kadar kaldın?”

“Eve geldiğimde saat gece yarısını geçiyordu sanırım. Ertesi sabah erkenden kalkacağım için aslında eve dönmekte biraz geç kalmıştım. Otobüsüm gardan saat altıda kalkacaktı. Kastrup’a giden otobüs, demek istiyorum.”

Wallander başını evet dercesine salladı. Stig Gustafson cinayet saatinde başka yerlerde olduğunu kanıtladı, diye geçirdi içinden. Tabii eğer söyledikleri doğruysa. Ve Louise Åkerblom gerçekten de geçen cuma günü öldürülmüşse. O anda Stig Gustafson’u tutuklayabilecek yeterince neden ve delil yoktu. Savcı bu tutuklamaya karşı çıkardı.

Katil o değil, diye geçirdi içinden Wallander. Louise Åkerblom’u öldürdüğü konusunda ısrar edecek olursam bir yere varamayız.

Ayağa kalktı.

“Burada bekle,” dedikten sonra odadan çıktı.

Toplantı odasında bir araya gelip Wallander’in anlattıklarını dinlediler.

“Anlattıklarını kontrol edelim,” dedi Wallander. “Ama dürüst olmam gerekirse, onun aradığımız adam olmadığını düşünüyorum. Şu anda tam olarak çıkmazdayız.”

“Bence çabuk karar veriyorsun,” dedi Björk. “Kadının cuma günü öldüğünden bile henüz emin değiliz. Stig Gustafson iskambil oynadığı arkadaşının yanından ayrıldıktan sonra Lomma’dan Krageholm’a gitmiş olabilir.”

“Sanmıyorum,” diye karşılık verdi Wallander. “Peki, Louise Åkerblom o saate kadar ne yaptı dersin? Telesekretere saat beşte evde olacağının notunu bırakmıştı, hatırlarsan. Buna inanmak zorundayız. Ne olduysa beşten önce olmuş olmalı.”

Kimse konuşmadı. Wallander çevresine bakındı.

“Savcıyla konuşmalıyım,” dedi. “Eğer kimsenin söyleyecek bir şeyi yoksa Stig Gustafson’u serbest bırakacağım.”

Kimse karşı çıkmadı. Wallander savcı odalarının bulunduğu, emniyetin diğer tarafına doğru gitti. Per Åkeson’un odasına girerek sorgulama raporunu sundu. Wallander bu odaya her girişinde odanın nasıl bu kadar dağınık olduğuna şaşardı. Kâğıtlar masanın ve sandalyelerin üstüne atılmış, çöp kutusu tepesine kadar dolu olurdu. Ama işin ilginç yanı, Per Åkeson bu dağınıklık ve karmaşa içerisinde hiçbir evrakı kaybetmezdi.

“Onu tutuklayamayız,” dedi savcı, Wallander sözünü bitirdiğinde. “Bana kalırsa sen ondan biraz çabuk kuşkulanmışsın.”

“Evet,” dedi Wallander. “Doğruyu söylemek gerekirse bu cinayeti onun işlediğini sanmıyorum.”

“Başka bir şey mi var?”

“Bilmiyorum,” dedi Wallander. “Kadını öldürmesi için bir kiralık katil tutup tutmadığını merak ediyoruz. Daha ileriye gitmeden önce bugün öğleden sonra geniş kapsamlı bir araştırma yapacağız. Ama peşine düşeceğimiz başka kimse yok. Şimdilik geniş kapsamlı araştırmayı sürdürmekle yetineceğiz. Gelişmelerden haberdar ederim.”

Per Åkeson başını evet dercesine sallayıp kaşlarını çatarak Wallander’e baktı.

“İyi uyuyamıyor musun?” diye sordu. “Ya da hiç mi uyumuyorsun? Bugünlerde aynada kendine baktın mı? Korkunç görünüyorsun!”

“Duygularımla kıyaslandığında görüntümün hiç önemi yok, inan bana,” dedi Wallander ayağa kalkarken.

Koridora çıktı, sorgu odasının kapısını açarak içeri girdi.

“Seni Lomma’ya geri götürecek bir araba ayarlayacağız,” dedi. “Ama yakında yine görüşeceğiz.”

“Özgür müyüm?” diye sordu Gustafson.

“Zaten özgürdün,” diye karşılık verdi Wallander. “Sorguya çekilmekle suçlanmak bir değildir.”

1
...
...
15